31 Ara 2007

2007

Devlet dairelerinden, cümle daireden aslında, imtina ederek geçen 2007 senesinin devrettiği gün, 13 artı 1 bilen yok yine. 13 bilen bir kişi ikramiyeyi hamurlu bir tatlı sanıyor, 12 bilen binlerce kişi ise konuşmayı özlüyor, yürümeyi özlüyor, 'eve dönüş' hayalinin sarih, sahtekâr avutuculuğuna sığınıyor. Bize bizden gayrı selâ verecek yok herhâl, bas ganyanı Kurt gittiğin yerden: So it goes...

Turgut Uyar neyin sonu olsun istiyor?

"Hiç değilse bu taş basamakların"

Leonard Cohen'e göre ışık nasıl vuruyor?

"There is a crack in everything
That's how the lights gets in"

Vüs'at O. Bener'i hıçkırıklara boğan ne?

"Altta kalanın canı çıksın kısır döngüsüne hep birlikte katkımızın aymazlığı, bireysel, dönek mutluluğumuzun soysuzluğu, bile bile körlüğümüzün sıkılmazlığı..."

Otis Redding neyi beceremiyor?

"I can't do what ten people tell me to do
So I guess I'll remain the same, yes"

şurada

Edip Cansever kiminle söyleşmek istiyor?

"yağmur sonraları

loş bahçeler

akşam sefaları"

şurada

30 Ara 2007

Gökova'da kaybolan tıfıl

Ormanın göbeğine doğru ilerliyoruz. Uykumuz var, içesimiz var, hevesimiz yok; genciz ama ortamın ihtiyarı. Ekipbaşının başında duman, en önde, başın sözde yardımcısı en arkada; o benim. Üç de tıfıl katmışlar bizim ekibe; atsan atılmaz, satsan para etmez. Huzur içinde gecenin huzrunun ırzına geçerken, tıfıllardan birinin ayakkabasının bağı çözülüyor. Hemen benim önümde yürüyor şopar, acıyarak bakıyorum ona. Ayakkabısını bağlayınca yetişir herhalde, boşvermişlik o zamandan işlenmiş defterimize. İstikâmet, milyonlarca yıllık tarihi boyunca ilk kez istikâmet olma şerefine erişmiş bir kara parçası, matematikte 'boş küme' diyorlar böylesine, Türkçe'de 'anlatım bozukluğu', fizikte ise 'kara delik'. Sayım yapılıyor, belirgin bir tıfıl eksikliği var; yüz yıllık çam ağaçları bile hissediyor bunu, yarma deyip geçmeyin. Boşvermişliğin şeytanî çekiciliği işte o ulu çamların uğultusunda dank ediyor kafama; ekibimdeki adamı kaybetmişim, ben ondan sorumluymuşum, hani masalmış bu ya. Biliyoruz, orospu çocuklarından biri derdest etti mahdûnu, sakladı kimbilir hangi asırlık karaçamın gövdesine; acı çektirecekler bize, hesapça sorumluluğun ne demek olduğunu dank ettirecekler kafamıza. 'Bulun adamınızı ormanda, tıfıl ayılara yem olmasın.' Ormana kırmızı tuborg tenekesi taşıyacak değiliz de, kırmızı malbora kutusu yoldaşlık etsin bu seferlik. Oraların ormanında gecenin gizemli bir evresi var, çamların çamlığından utandığı, korkunun reçineleştiği, kaygıların çam iğnesini kıskandıracak denli inceldiği. Bizim kendini aramaktan aciz arama-kurtarma timi, tam da gecenin o kutlu evresinde yola çıkacak oluyor; bir saatlik arayışın hakkını veriyoruz, en son Diomedes'le dertleşen sinirli çamın dibinde. Ucu ucuna ekleyerek cigaraları, bizim tıfılın kayboluşundan alıyoruz gençliğimizin intikâmını. Döndüğümüzde elimiz boş ama döşümüz dolu. Diğer ekiplerin ve aklımızı alan Aydınlı'nın önünde rezil oluşumuz, her şeyi bilen çam iğnelerinin şeref defterlerine selatin harflerle kazanınıyor. Bugün gidin Gökova'ya hâlâ anlatırlar, ekipteki tıfılı ararken kendini bulan genç eskilerini. Bizim şoparı derdest eden orospu çocuğu sırıtarak çıkıp geliyor yarım saat sonra, karaktersiz bir çalı gövdesinin ardından. Biz ona sırıtıyoruz, o bize sırıtıyor. Ertesi gün, Gökova'nın kumu daha bir incelmiş sanki...

29 Ara 2007

Kovalamaca


Hollanda'da gerçekleştiği sanılıyor, arabalı takibin Holivut'takilerin bile aklını alacak şekilde vukû bulmuş olanı. Tarlanın sahibi Ege kökenli bir göçmenmiş, 'Ben oraya buyday ekecedim, maymunun götüne çevirivedile dilberim tarlayı, ocağı sönesice deyyuslar' demiş.

28 Ara 2007

Caché

Haneke'nin 'Caché'sine, kaşeyi basmak için geç kalmışım, üzüldüm.

Tesadüf etti şimdi, hiç düşünmemiştim ama filimin çatışmasını aşağıdaki Peyami Safa alıntısı bağlamında da yeniden yorumlayabiliriz. Burada da ölesiye "pasif" dövüşen ve son "aktivite"siyle ebediyyen muzaffer olan bir Şarklı var, elit-seçkin-rafine Fransız burjuvasının karşısında. Film bir yandan röntgencilik, izleme-izlenme, özel hayat kavramları etrafında dolanıyor, bir yandan da, kusursuzca kurulmuş düzeneğiyle son yılların en siyasi filmlerinden biri olup çıkıyor.

Vagona atlayıp, ikiyüzlü burjuvazi eleştirisi, otsu üst-orta sınıf yaşantısının tefe konulması, sömürgeci geçmişiyle yüzleşmeyen Fransa'ya sumsuk atılması falan demeyeceğim. Filmi izlemeyen, konusunu bilmeyenlere şu alttaki kare ne çağrıştıracaksa, film de onun hakkında. Haneke de böyle usta bir yönetmen işte, tek bıçakla tulum çıkarıyor:


* Şu ilgimi çekti, seyrettikten sonra eleştirilere göz atarken: Guardian'ın eleştirmeni mesela, tüm yazısını Fransa-Cezayir gerilimi, 1961 Paris olayları ve Fransa'ın sömürgeci geçmişi üzerine kurarak, filmi bu gözle değerlendirmiş. ABD'nin sünger kafalı duayen (duayen sıfatını gördün mü kaçacaksın o adamdan) eleştirmeni Roger Ebert ve aslında sevdiğim bir eleman olan Berardinelli ise işin bu veçhesinden tek kelimeyle dahi söz etmeden bitirmişler yazılarını. Sosyolog ağabeylerim habitus mabitus bi şeyler diyorlardı, bununla alâkası var mıdır acep?

Hakikî şarklı

Peyami Safa'nın adı geçti aşağıda bir yerlerde, dakika ve skor almamak olmaz şimdi:

"Daima "pasif" dövüşüp yenmesini isteyen bir mizacı vardı. Hücumu ekseriya karşı tarafa bırakarak sarsılmaz ve sessiz bir müdafaâ ile muzaffer olmayı sevenlerdendi. Bir şarklı, hakikî şarklı."

* Peyami Safa, Fatih-Harbiye, Ötüken, s.88

25 Ara 2007

Maymun iştahlı

Bu başlık beni anlatıyor. Blogun son 4-5 gündür ıssızlaşması bağlamında, gerek görüldü. Yakında buralar yeniden kayısı bahçesine dönecek, kayısılar daha olgunlaşmadan kütür kütür yiyecez tuza banarak.

Takip eden bir avuç kişiye ölmediğimi haber vermek içindi bu!

Fransız teğmenin kadınından tutun da, boğazını bir hışımla kesiveren Macid'e dek; daha anlatacak çok şeyim var. Ayrıca bahar gelsin artık, sokakta top oynamak istiyorum...

Foto: Oliver Douliery

19 Ara 2007

İtalyanlar ve biz

Daha önce de yazmıştım bu Akdeniz duyarlılığı, 'ne kadar da benziyoruz birbirimize' muhabbeti hoşuma giden bir şey değil. Ortak yönlerimiz yok mu İtalyanlar'la ya da Yunanlar'la, elbette var! Ancak beni rahatsız eden şey bütün bu Akdenizlilik muhabbeti üzerinden kendimize çıkardığımız şişinme payı. Yoksa, Araplar'la da çok ortak yönümüz var, İranlılar'la da. (Hattâ İran'da, bizim Laz fıkralarını, 'Türk'ün biri bir gün...' diye anlatıyorlar. Abbas Rüstem abimizin bir filminde de vardı, 'Kirazın Tadı' olabilir.)

Neyse tıraşı keseyim, videomuza geleyim. Bir ara pek popülerdi, o dönemde izlemiştim, aklımdan çıkmış. Geçenlerde bir yerde yeniden denk geldi, hem çok eğlendim bir kez daha, hem de bakakaldım bize ne kadar uyduğuna İtalyanlar'a atfedilen yaşam alışkanlıklarının. Buyrun kendiniz görün, Bruno Bozzetto adında bir abimiz hazırlamış:

18 Ara 2007

Aha burda

Buraya kadar bir anormallik yok değil mi. Google Earth'ten Berlin'in Friedrichsain semtindeki Gubener Strasse'nin görünümü. Şimdi aşağıya bakın:

Kim yapmış, niye yapmış falza bir bilgi bulamadım haklarında. Muhtemelen yapacak işi gücü olmayan, havaî güncel sanatçıların "iş"idir. İlk gördüğümde sinirli bir günümdeydim herhalde, 'arayışınıza sokayım, işiniz gücünüz yok mu lan sizin' diye yorumlamıştım. Şimdi bakıyorum da, eğlenceli olmuştur herhalde. Ha 'neye yaradı' derseniz, bizim blog neye yarıyor ki?




Av

Karlara bata çıka ilerliyordum ormanda. Tüfeğim omzumda, yolunu şaşırmış bir tavşana rast gelme umuduyla. Beklenmedik bir anda karşıma çıkan yüzsüz, devasa adam, "Ne işin var burada?" dedi. Korktum ister istemez. "Avlanmaya çıkmıştım," dedim. Tüfeğini doğrulttu, "Hay hay" dedi. İyi nişancıymış, öldüm.

17 Ara 2007

Götüyle köy yıkmak

Biraz kaba bir tabir oldu ama şu eylem, bizim oralarda, tam da böyle adlandırılır işte. Ben henüz bu denli hayvanca bir sakarlığa imza atmamış olsam da, özellikle misafir olduğum evlerde çok sayıda halı ve koltuğu çay, kahve, muz likörü, karadut suyu, bira ve sahleple haritaya çevirmişimdir. Bir de Pınfıdi adında bir arkadaşım var ki, onun sakarlığı dillere destandır. Kocası olacak kişi, bebeklerini teslim etmekten korkardı mesela. Söz konusu Pınfıdi'nin tıp sektöründe görev alması ise, sağlık sistemimizi sorgulamak için tek başına yeterli sebeptir kanımca. (ahahaha)

15 Ara 2007

Walter Benjamin öte yandan Fevri'ye sesleniyor

"Büyük insanı, bitmiş eserlerden çok, çalışmalarının ömürleri boyunca izini taşıyan fragmanlar belirler. Çünkü ancak daha zayıf, daha dağınık olan kimse bir şeyi bitirmekten kıyas kabul etmez bir sevinç duyar, hayat kendisine yeniden bağışlanmışçasına."

Rehavet bu yandan not düşüyor: "Sokucam lan senin radikal kararlarına. Yeter artık Allum! Çabuk bloğa dön, bloktaki Jenny ol!"

14 Ara 2007

Saat kaç?

Lou

Derlermiş ki üstad hakkında:

"Ya Lou Reed'i severseniz, ya da onunla tanışmışsınızdır!"

Ben henüz tanışmadığım için kendimi bahtiyar sayanlardanım. Birçoklarının aksine önce solo kariyerini öğrenerek vuruldum Lou Reed'in şiirine ve şarkısına, Velvet dönemine çok sonra girebildim. Çıtayı yükseğe koymuş bir ağabeyimizdir kendisi, "You can't be Sheakspeare / You can't be Joyce / So what is left instead?" der mesela. (Sheakspeare olaman / Joyce hiç olaman / Eee ne kaldı geriye?)

Magic and Loss'u ve Velvet döneminin bazı şarkılarını dinlemekten hiç bıkmadım, özellikle Magic and Loss'un sözleri sayesinde İngilizce'mi bile geliştirdim zamanında, derinden derine kafa patlatarak. Kahve telvesi gibi adamdır Lou Reed, nereden aklıma geldiyse kendi kendime bir saygı duruşu çekeyim dedim.

İşte şu da ortağı John Cale'le birlikte Warhol'a vedaları:

12 Ara 2007

Klüft

Vurguyu, kaynağını bulamadığım bu güzel spor fotoğrafına versem, yoksa yıkılmış rakibinin yanında birincilğini kutlayan İsveçli Carolina Klüft'e mi bilemedim.

Dünyada faal sporcular içinde heptathlon dediğimiz yedili yarışların en büyüğü olan Klüft, çocukluğunda okul arkadaşları tarafından hep aşağılanmış, alay edilmiş, fiziksel görünümünün kurbanı olmuş. Ama birçoklarının aksine bu travmayı seri cinayetlere değil, seri atletizm yarışlarına yönlendirmeyi tercih etmiş ve sonuç: Olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonu bir heptathloncu.

Onun için dünyanın en iyi kadın atleti diyorlar, o da şöyle diyor:

"Evde oturup, `Abooov, dünyanın en iyisi ben miyim?' diye düşünmüyorum. Mümkün değil. Asla. Asla. Ben sadece büyük bir dünyadaki küçük bir kızım ve hepsi bundan ibaret."

Ve Klüft henüz 24 yaşında...

En kötü aşk tarifi

Atari salonu açanın paraya para demediği, en yakışıklı futbolcu anketlerinde Semih Yuvakuran'a yağmur gibi oy gönderdiğimiz o apolotik günlerde, beş teneke löwenbrau'yu iç ettiği gibi, pantolon paçalarını birbirine sürtüp çamurdan arındıran bir kardeşimizin sahte müritlerinden esirgemediği dumanı yıllarca tütmüş bir tarifdi bu; burun delikleri o zaman da şimdiki kadar büyüktü, 'Bıraksan tayyare yanaşacak canını yediğim' derdi Salim Abi. Salim Abi de ince adamdı, 4 sene yatmıştı içeride. 'Ulan şu taş duvarlar anladı benim derdimi, siz anlamadınız be deyyuslar' derdi çok üstüne varınca. Artık bu öylesine bir tesadüf mü, yoksa kaderin bir oyunu muydu Salim Abi'ye bilmiyorum ama, cezaevi fabrikaya giden yolun üzerindeydi ve oradan her geçişimizde fabrikanın servisiyle, Salim Abi sektirmez, 'Mahpusluğun en çok da gecesi zordur be Raif,' derdi. Salim Abi, Raif'in çoğu zaman anlatmaya başladığı şeyi bitiremediğini, bitirdiği zamanlarda da eşantiyon niyetine on sekiz şey daha anlattığını iyi bilirdi tabii, bilirdi de umursamazdı. İşte o hangar burunlu kardeşimizdir ki, nohut oda evinde salça sofa yemeğini zıkkımlandıktan on beş fevzipaşa birahanesi dakikası sonra pantolon paçalarını dahi sürtmeden birbirine, Salim Abi'nin deyimiyle 'pervazını siktiğimin penceresi'nden içeri dalmış, gelirken lambası pır pır eden tırt direğin dibinden topladığı malbora izmaritlerinden birini, anadolu kilim motifli kibrit kutusunun vasat çöplerinden biriyle evermiş ve şu fevzipaşa atasözünü sulara sellere kazımıştı; ileride kendisinin de bir ata olarak anılacağını zerrece tahayyül edemeden: 'Arkadaş aşk son bira tenekesinin dibindeki son yudum gibidir; içsen bi türlü içmesen bi türlü!'

10 Ara 2007

Ah be İzmirli!


Almanya'daki Türkler'in Türkçe hatalarını derlemeye kalksam, sayfalar yetmez, 'server'lar illallah der. Ama bu kadar âleni de olmaz ki benim güzel kardeşlerim. Bu bizim mahalledeki bir mekânın evlere dağıttığı ilandan. Neyse ki dükkân tabelasında doğru yazmışlar. (Ayrıca İtalyan mutfağı üzerinden Akdeniz bağlantısına da dikkat çekerim. Bizim memlekette Akdeniz Pop diye bi şey var değil mi, böyle gitarlı mitarlı, içinde de mutlu aşıklar, gemiler memiler olunca Akdeniz pop oluyor. Öyle ki bunu yapanlardan birinin adı bile Ege'ydi...)

Bu arada mekânın gerçek adı "Meşhur İzmir" tabii ki.

"Gülüm saraya iki çay çek!"


Reuters'in 2007 yılında servise sunduğu en iyi fotoğraflardan biri.

15 Haziran 2007. Hamas üyeleri, Gazze'de, Filistin cumhurbaşkanı Mahmud Abbas'ın sarayında taşak muhabbeti yapıyor.

9 Ara 2007

Kurt yazar Kurt

Çağımızın en büyük değilse de en kıyak yazarlarından Kurt Vonnegut, öbür taraftan dakika ve skor veriyor:

7 Ara 2007

Yılbaşında ne yapıyorsun diye soranlara...

Sorulur mu be arkadaşım, Tomakinler nerede, ben oradayım. Hem yiyecek içecek getirmek de serbestmiş.

Panama Terzisi Sabahattin Ağbi ve Yancıları

Panama Terzisi Sabahattin Ağbi'nin 30 metrekare dükkânında sıradan bir gün:

- Terzi, bi' çayını içelim lan.
- İçin amına koyiim için.. Yavrum kalk iki çay, bi çiçek söyle. Kendine de kola söyle olmuşken..
- Niye küfrediyosun lan, iki çayla eksilecen sanki.
- Oğlum söyledim işte çayınızı, daha ne tantana yapıyosun?
- Abicim söyledin de, böyle olmaz ki; kursağımızda kalır şimdi o çay, di mi Necat?
- Bırak şimdi Necat'ı da ortak etme yüzsüzlüğüne, hem sendeki kursak baba hindide yoktur lan...
- Valla Sabahattin ağbi, böyle yapacağını bilsem hiç uğramazdım; çağır bari çırağı, getirmesin çay may.
- Otur lan oturduğun yerde, Necat sen de otur. İçin çayınızı öyle gidin.
- Ağbi kaç marka verdiysen çocuğa söyle de, bırakalım bari parasını.
- Lan oğlum bak Allah'ın adını veriyorum sus lan, 2 santim geriden kestim bak heba oldu kumaş senin yüzünden.
- Ağbi bu hazır giyimciler bitirdi değil mi sizi? İşler kesat herhalde?
- Hazır giyimcilerin çuluna çombalağına sokayım Hayri, bi sus Allahaşkına be koçum.
- Tamam be ağbi sinirlenme, çayımızı içip kalkalım biz.
- Kalkın!
- Ağbi sen tanırsın ya, bizim Necat'ın oğlanı dersaneye yazdırcaz da, bir gidip konuşsak hoacalarla.
- Oğlum nerden tanıyayım ben lan, dersanenin terzisi miyim ben?
- Ağbi hemen iki sokak altta yav, hocalar gelmiyo mu buraya yelek diktirmeye falan?
- Yelek giyen hoca mı kaldı lan dangalak?
- Aman be terzi, keskin sirkeden betersin valla sen de. Yanına varılmıyor!
- Hayri bak şu elimdeki Defterdar Bey'in ceketi, senin yüzünden bir zarar gelirse ödetirim şerefsizim bak.
- Amma yaptın be ağbi, ne zararı gelecek benim yüzümden. Bir defterdara harcadın bizi...
- Öyle ya sen yarım defterdar dahi etmezsin!
- Öyle olsun be Sabahattin ağbim, öyle olsun. Maçta yanıma gelme Pazar günü, tanımam seni.
- Ulan sen benim yanıma geliyorsun maçta be, gerzek.
- Ağbi hiçbi' şey demiyorum ben sana, hiç... Kırdın bugün kalbimi.
(...)
- Neyse Sabahattin Ağbi, biz ufaktan kalkalım, daha pideciye uğrıycaz. Kesene bereket, hayırlı işler...
- Sağolun gülüm, hadi geç bile kaldınız. Pidecinin markaları kudurmuştur, hadi...

* Bunu, sıkıntılı Uşak yıllarımızda, birlikte "yancı" olarak bir kariyer düşlediğimiz kıymetli arkadaşım Viking Nevabodrumda'ya adıyorum.

6 Ara 2007

David'i az daha Lynch edeceklerdi


Doğan Yayın İlkeleri'ne bağlı kalarak attığım başlıktan ötürü af dileyerek konuya giriyorum.

David Lynch bugüne kadar severek izlediğimiz Amerikalı bir yönetmen ağabeyimiz. "The Elephant Man / Fil Hamdi", "Lost Highway / Otoban'da 270 Bastım", "Mullholland Drive / Hollanda Baharat Sürüşü" gibi filmleriyle aklımızı alan Lynch, son zamanlarda Transandantal Meditasyon denen naneye merak salmış, sağda solda bu işin okullarını açıyor, parayı su gibi akıtıyormuş. Akıtsın, dert değil.

Lynch, Kasım ayında da Berlin'deydi. Berlin'in Grünewald ormanındaki Teufelsberg (Şeytan Tepesi: 2. Dünya Savaşı'nda toplanan moloz ve çöplerden varedilen bu yapay tepe, dümdüz bir coğrafyası olan Berlin'in en yüksek noktası oluyor.) yöresinde bir arazi satın alan Lynch, burada kuracağı TM Üniversitesi'nin tanıtımı için teşrif etti şehrimize ancak tanıtımın yapıldığı basın toplantısında her şey boka sardı. (İlgili üniversite binasının iğrenç projesi yan tarafta.)

(Bu arada, bizde de bir aralar Doğan Canku merak sarmıştı değil mi bu Transandantal Meditasyon muammasına? Boy boy ilanlar verirdi gazetelere. Hiç anlamadığım, meraklanmadığım, umursamadığım bir şeydir bu alternatif dinler, tarikatlar, akımlar falan. 'Arayışınızı yiyim,' der, geçerim. Ama muhattabım güçlü kuvvetli, koydu mu oturtan cinsten bir müritse, 'evet abi sizinki de güzel tabii kendine göre, değişik bir yaşam felsefesi' falan diyerek ayak yaparım. Zira ben de Orçunkünekiyet dinine mensûbum.)

Her şeyin nasıl boka sardığına geçmeden önce hafiften bir fılaşbek yapalım. Tom Cruise, kaç zamandır Berlin kırsalındaki Babelsberg Stüdyoları'nda film çekiyor ve filmde Hitler'e suikast girişiminde bulunan Klaus von Stauffenberg'i oynuyor. Bu gıcık herifin bir Scientology müridi olması hasebiyle, Berlin'de örgütlenmeye çalışan bu tarikat bir hayli ilgi çekti son zamanlarda. Çoğunlukla negatif bir ton takınıldı bu Amerikan işi tarikata karşı ve gerek kilise, gere bazı sivil-toplum örgütleri, gerekse de yerel politikacılar bir hayli tatava yaptı Scientology tayfasının niyetleri hakkında.

Tam da bu sırada çıkıp gelen Lynch, zaten 1-0 yenik başlamıştı maça. Ama Lynch'in asıl başını yakan adam Almanya'daki işlerini emanet ettiği gurusu Emanuel Schiffgens oldu.

Aşağıdaki videoda görebileceğiniz gibi, sayın gurumuz Schiffgens, basın toplantısında konuşurken bir ara kendinden geçerek, "Unbesiegbares Deutschland / Yenilmez Almanya" diye sayıklamaya başladı ve milleti de gaza getirme uğraşına girdi. Olayı daha çok bir stand-up gibi takip eden izleyiciler, 'koskoca adamın düştüğü zavallı hallere bak' diye düşünüp gülüyorlardı ki; savaşın uğursuz mirası yüzünden apaçık bir milliyetçiliğin neredeyse ayıp sayıldığı Almanya'nın ruh iklimini yansıtan bir izleyici dayanamayıp, "Ne demek lan yenilmez Almanya?" diye sordu. Başka biri de, "Hitler de bunu istiyordu!" diye kükredi.

Sözde guru hayatının hatasını işte burada yaptı ve, "Hitler de istiyordu ama ne yazık ki başaramadı," deyiverdi. Haliyle ondan sonra kıyamet koptu. Salonda müthiş bir nümayiş baş gösterdi, Almanca bilmediği için olanları şaşkın şaşkın takip eden David Lynch yerinden kalkıp, milleti sakinleştirmek zorunda kaldı ve Lynch'in basın toplantısı bir skandalla sona erdi. (Videoyu 2. dakikadan itibaren izleyin. İngilizce altyazılı.)



Bundan sonra ne olur, Lynch üniversitesini açabilir mi, açarsa da aynı adamla yola devam etmesi mümkün olur mu bilemiyorum ama; bizim memleketin kör bir milliyetçiliğin boyunduruğunda sıkıştığı şu tarih kesitinde, o salondaki bir avuç Alman'ın tepkisi bana iyi geldi. 'Ah şu çılgın Almanlar,' dedim kendi kendime, sonra da bir duble daha rakı içip erkenden yattım.

31 yıl sonra

Sene 1976, New Yorker bu kapakla çıkıyor. 31 uğursuz yılın ardından değişen fazla bir şey yok sanki.

5 Ara 2007

Knut 1 yaşında

Dünyanın en meşhur kutup ayısı Knut'tan daha önce de söz etmiştim. Knut bugün bir yaşına bastı ve doğum gününü dünyanın dört bir yanından ipini koparıp gelen ziyaretçilerle birlikte kutladı. Yerel tabloidlerden BZ, "Happy Baersday, Knut / Ayıgünün Kutlu Olsun, Knut" manşetiyle çıktı. Knut, 100 kiloluk gerçek bir ayı haline gelmiş olabilir ama bebekliğindeki şirinliği sayesinde hâlâ manşetlere çıkmayı başarıyor, Almanlar'ın ayı sevgisi üzerine düşündürüyor beni. Bu arada ayı demişken, İngiltere'nin meşhur sanat ödülü Turner'ı da ayı kılığında dolaşarak sanat yapan bir sanatçı ağabeyimize verdiler, o meseleye de giresim var ayrıca.

Foto: Getty

CÖNK - 1

* Ne bunu anlatan, ne de hikâyesi anlatılan arkadaşın adını vereyim: Rivayete göre, bir arkadaşın arkadaşı, hamamın kadınlara ayrıldığı günün ertesinde ilk iş hamama gidip göbek taşını yalarmış.

* Bir başka arkadaş, ki bunu ben de tanıyorum. Bir gece vakti, iri iri apartmanların göğe yükseldiği bir toplu konut sitesinin önünden geçerken demiş ki: "Abi şimdi ne sikiş dönüyordur bu evlerde biliyor musun?" Şimdi ne zaman o evlerin önünden geçsem, benim de aklıma aynı şey geliyor. Söz konusu elemanın lâkabının "Porno" olduğunu da belirteyim.

* Bir de zamanında porno seyrederken, Matematik Seti'nden trigonometri testi çözen bir arkadaşımız vardı ki, acısını şimdi çıkarıyor.

* Shortbus adından bağımsız bir Amerikan filmi seyrettim ki, akıllara zarar. 11 Eylül'den sonra ABD'ye damgasını vuran paranoya kültürünün, bağımsızlar da dahil, Amerikan sinemasını körelttiği tespitini yapmak istiyorum ama sinemacı abilerim döver diye korkuyorum.

* Amerikan sinemasından laf açılmışken, Matthew McConaughey diye bir herif var, zerrece sevemedim yavrukurdu. Hayır bir de Keanu Reeves ölçüsünde yeteneksiz bir arkadaş, nasıl kapıyor o rolleri şaşıyorum. Ben aslında Jude Law'ı da sevmezdim ama kızlar bayılıyor diye vazgeçtim. Karakterim henüz olgunlaşmadı sanırım.

* Afrika edebiyatının ağababası Chinua Achebe, zamanında Joseph Conrad'ın "Heart of Darkness/Karanlığın Yüreği" romanında ırkçılık yaptığını iddia etmiş. Daha geçen hafta Conrad'ın "Secret Agent" romanını okudum, öyle bir şeye rastlamadım. Belki romanın tamamı İngiltere'de geçtiği içindir.

* Milliyet ve Hürriyet, DTP'li politikacıları hedef göstermeye, karakamuyu kışkırtmaya devam ediyor. Web sitelerine girmemeye davet ediyorum.

* Okay Karacan'ın NTV'yi bırakması Avrupa futbolu sevenleri pek üzdü. Geçen sene Dünya Kupası sırasında görmüştüm, acele acele bir yerlere gidiyordu, iki çift laf etsem iyiymiş.

* Boston'u fetheden, Ortaçgil'den sonra yeryüzünün en sanatçı ruhlu mühendisi, radikal kararlarını artık bloğunda alıyor, fevri tepkilerini internet üzerinden dile döküyor. FevRi HaReket'i şiddetle tavsiye ediyorum.

4 Ara 2007

Bayrak

"Veda edenin sevilmesi ne kadar daha kolaydır! Çünkü uzaklaşan kişi için, gemiden ya da trenin penceresinden sallanan o varla yok arası bez parçasının beslediği alev daha saftır. Uzaklık, gözden kaybolmakta olanın içinde bir boya gibi işler ve onu munis bir kora çevirir."

Metin: Walter Benjamin, Tek Yön
Foto: Ben

Dönme dolap dönme!

Avrupa'nın en yüksek dönmedolabı Berlin'de inşa edilecek.

Batı Berlin'in orta yerinde, meşhur Zoologischer Garten yakınlarında inşa edilecek olan dönmedolabın temeli, Pazartesi günü, İzzet Altınmeşe ve Ricky Martin'in de hazır bulunduğu görkemli bir törenle atıldı.

185 metre uzunluğunda olması planlanan dönmedolap, Londra'nın meşhur "London Eye" dönmedolabından 50 metre kadar yüksek olacak ve Televizyon Kulesi'nin (Berlin'in tele-kuşkonmazı 368 m. uzunluğunda) ardından şehrin en yüksek binası olacak. 120 milyon € tutan maliyetin bir kısmı ufak tefek bağışlarla karşılandı. Projeyi yürüten Singapur merkezli şirket, dönmedolap işinin ağababası. Çin'de, Dubai'de, Orlando'da da benzer projeler yürütüyorlar.

2009'da bitmesi beklenen dönmedolabı, hesapça, yılda 2 milyon kişi ziyaret edecek ve adam başı 11 avro bırakmak suretiyle mekanizmanın 6 yılda kendini amorti etmesini sağlayacak.

Lunaparkmış, tatilyaymış, sirkmiş, disneylandmış; bunlara hiçbir zaman iyi gözle bakmamış ve kıllanan adam misali, elde çay bardağıyla yukarıda böğürmekte olan arkadaşlarını izlemiş bir insan olarak, herhangi bir dönmedolap projesinin beni heyecanlandırması mümkün değil; hem bu bloğumuzun şânına da ters düşer.

Ancak bu projenin bir Berlin-sever olarak canımı sıkan, yer yer kendimi tekerlekli sandalyedeki dizleri ekose battaniyeli Kartal Tibet gibi hissetmeme neden olan bir yönü de var.

Berlin tarihinin bir cilvesi ya da lütfû olarak; hâlen "turistik"leşmemiş bir şehir ve biricik karakterini inatla muhafaza eden az sayıda Avrupa başkentinden biri. Lâkin, birleşmeden sonra kotarılan bütün o devasa projelere ve tanıtım hamlesine rağmen; şehrin göbeğinde bile arazi ve emlak fiyatlarının yer yer İstanbul'dan dahi ucuz olması uluslararası sermayenin iştahını kabartıyor ve meteliğe kurşun atan belediye de ister istemez bu geliştirici-güzelleştirici abilere direnemiyor.

Sözgelimi, içerdiği yüksek oranda asbestten ötürü yıkılacak olan Doğu Alman Cumhuriyet Sarayı'nın (Palast der Republik) yerine park, müze ya da sanat merkezi yapılmasına ilişkin öneriler kabul görmedi ve hükümet parayı denkleştirdiği anda; şu anda yıkılmakta olan (bkz. yandaki foto) çirkin yapının yerine Prusya döneminden kalma bir başka sarayın replikasını inşâ edecek, ne gerek varsa.

Tüm bunlar haliyle, Berlin'e daha çok turist çekmek, şehrin ekonomisini canlandırmak için yapılıyor. Ama bu arada, Berlin yavaş yavaş fakir turistler için bir Paris replikası (Potsdamer Platz'a bakarsan "poor man's New York", yeni yapılacak saraya bakarsan "poor man's Paris") ya da yetişkinler için Disneyland haline geliyormuş ne gam!

Dönmedolap projesine çevredeki hayvanların habitatını tarûmar edeceği gerekçesiyle, hayvanseverlerin de karşı çıktığını belirtelim.

Foto: DDP ve ben

Yapma Adnan!

Teknik direktör Samet Aybaba'nın, kardeşi ve TV yorumcusu Adnan Aybaba hakkındaki yorumları günüme neşe kattı:


"Adnan'la hiç işim olmaz. Adnan futboldan anlamaz. Bu işe başlarken bana bir şey söylemedi, haberim yoktu. Sonradan defalarca bu konuda bana zarar verdiğini söyledim ama o seviyor bunu. Hatta bir ara, 'Adnan kaç para alıyorsun? Oradan aldığını ben vereyim, hatta daha fazlasını vereyim ama oraya çıkma. Benim nelerime malolduğunu bir bilsen' dedim. Sonuçta 40 yaşında adam, yapabileceğim bir şey yok. Ama bana zarar verdiği kesin. Adnan futbol dışında her şey konuştuğu için insanlar beni de onun gibi değerlendiriyor. 'Kardeşi bu, ağabeyi de budur' diyorlardır. Tabii ki futbolu yorumlama açısından söylüyorum. Yoksa Adnan özünde çok iyi çocuktur. Ona 'Oğlum evde beş yüz tane kitap var, git oku' dedim; ama programın kitapla alakası yok ki..."

Nasıl dertliymiş be Samet Hocam. Ayrıca evdeki 500 kitap olayına da bayıldım. Yok ki şöyle bir ağabeyimiz, bassın parayı, "git lan evde kitap oku" desin.

3 Ara 2007

Ortaçağ'da Fast-food


Yer: Dresden
Tarih: 2006 yazı
Sebep: Dresden şehrinin 750. doğumgünü kutlamaları
Yayla lezzet testi: Patates şahaneydi

Şerefsizim aklıma gelmemişti: Sprey prezervatif


Almanlar'a bizdeki "yüksek Alman teknolojisi" deyimini ve Alman malı ürünlerin memleketteki itibarını anlattıktan hemen sonra; Alman turistlerin beyaz çorap-sandalet ikilemesinin dimağımızda yarattığı kirlilikten de söz ediyorum ki götleri fazla kalkmasın. Ama yüksek Alman teknolojisi de yükseldikçe yükseliyor, gökleri deliyor be arkadaş.

Bakınız Jan Vinzenz Krause adında bir Alman kâşifimiz neyi keşfetmiş: Sprey prezervatif.

Diyor ki, ürünü için patent başvurusunda bulunan Krause: "Piyasadaki kondomlar (buna da kondom mu diyeceğiz, prezervatif mi, kılıf mı bi karar versek) ortalama penis boyuna göre üretilmiştir. (Ortalama penis boyunu çok merak ettiniz değil mi? 14.5 cm.) Ama dünya sathında penisi ortalamadan küçük ya da büyük olan tonla beşer var. Ben de bu standartları saptıran sapkınları düşünerek, hazır prezervatif ürettim. Aleti yerleştiriyorsun içine, basıyorsun düğmeye; anında sarıveriyor etrafını latexle ve kılıfınız hazır. Hattâ ürünün tanıtımı aşamasında da Türk arkadaşlarımın önerisiyle, 'minareyi çalan kılıfını hazırlar' sloganını kullanmayı düşünüyorum."

Patent başvurusunu yapan Krause şimdi ürünü geliştirmeye çalışıyor. Mevcut haliyle mekanizma şöyle çalışıyor. Kamaşullahı içine yerleştirip, düğmeye basıyorsunuz ve makina doldurulabilir bir kartuş aracılığıyla babanın etrafına latex sıvısı pompalıyor. Sıvı birkaç saniye içinde kuruyor ve iş bittikten sonra da normal bir prezervatif gibi çöpe atılıyor. (Engin Ardıç parantezi: Çöpe atacaksın tabii lan çemiş, yoksa sen yeniden mi kullanıyorsun?)

Şu anda en büyük sorun kuruma işleminin yaklaşık 20-25 saniye alması. Krause Amca bunu 10 saniyeye indirebilirse, dünyanın en mesûd insanı olacağını söylüyor.

Fiyatı ise azıcık tuzlu. Aletin kendisi 15-25 € arası değişecekmiş. Sizdeki aletin büyüklüğüne göre, 10 ila 20 arası prezervatif çıkaran bir kartuşun fiyatı ise 7-10 € civarında olacakmış. Yani kabaca tanesi 1 avroya denk geliyor.

Alman teknolojisi iyi güzel ama, bu bazı Almanlar'ın hâlâ nefes kesen 'mullet' saçlarla ya da yeryüzünün en kabarık permalarıyla dolaşmasını engellemiyor. Dünyanın en yüzeysel ulusunun mensubu olarak, Almanya'dan bildirdim.

Foto: Reuters

30 Kas 2007

Hamilikart yakınımdır!


Hamilikart işinden sorumlu olan bağlantı sahibi kodaman abiler, böyle de demez aslında. İllâ ki ağdalı olacak ya Türkçe'leri; "hamîlî kart yakînimdır" derler ya da yazarlar, okuma-yazmaları varsa.

Henüz ben kart hamili olarak herhangi bir yere gitme şerefine erişmedim şu kısa hayatımda ama gideceksem de aşağıdaki kartlardan biriyle gideyim arkadaş. Bak ne yaratıcı müteşebbisler varmış âlemde:





Hepsi iyi güzel de, Bret Easton Ellis'in, "American Psycho" romanındaki kartvizit manyaklığına ne diyeceğiz. Buyrun başarısız film uyarlamasından konuyla ilgili bir sahne: (Büyük beklentilerle okuduğum söz konusu romanı beğendiğimi ama beklediğimi bulamadığımı da not düşeyim. 'Ne bekliyordun ki a deyyus?' diyecek olursanız, onu bilsem zaten ne bu blog olurdu, ne de ben ben olurdum.)

29 Kas 2007

TEFRİKA HİKÂYE: Özpeltekler / 1. Bölüm

Serkan Özpeltek 36 yaşına girdiğinde, çocukluğundan itibaren başından geçen büyük küçük tüm kazaları saymaya karar verdi. Hem talihsiz hem de sakar olmak gibi iki ölümcül özelliği bünyesinde barındırıyor olmasını kimi zaman babasının kötü bir adam olmasına yoruyordu, kimi zaman kendi gençlik günahlarına, kimi zaman genetik yapısına, kimi zaman da kendi yetiştiriliş şekline... Bu durumu hiçbir şeye yormayıp, ‘Yüce Rabbim bizi de böyle yaratmış, daha kötüleri de var’ diye düşünüp önemsemediği zamanlar da oluyordu ancak, bunlar hem çok nadir oluyor, hem de tamamen istemsiz şekilde gelişiyordu. Çoğunlukla da dertsiz, tasasız ve de Özpeltek soyadını taşıyan bir insan evladı ne kadar mutlu olabilirse işte o kadar mutlu olduğu zamanlarda geliyordu bu duruluk, bu tevekkül, bu sükunet nöbetleri.

Özpeltek Ailesi için mutluluk erişilmezdi. Erişilmesi mümkün olsa bile erişilmemesi gerekiyordu. Onların yasak meyvesiydi mutluluk. Nesilden nesile aktarılmış Özpeltek karakterinin yapıtaşlarını listeleyecek olsa cevval bir araştırmacı, şöyle başlardı ve daha onda birini tamamlamadan listenin küsüverirdi, cayardı bu işten: Azla yetinmemek, şikayet etmek, üzülmek, ağlamak, hep daha fazlasını istemek ve daha fazlası ve daha fazlası ve daha fazlası ve daha... Sağından acı atıp öte yanından katmerlisini alabileceğiniz bir acı üreteci, bir çeşit değirmen gibiydi bu ailenin üyeleri, özellikle de kadınları. Gözyaşı ise hem makinenin yakıtı hem de atığı olarak iş görüyordu. Hal böyleyken, Serkan Özpeltek’in sakarlığını ve talihsizliğini nadiren de olsa sukunetle karşılayabiliyor olması tahrip gücü düşük (hatta hiç olmayan) bir mucize olarak bile algılanabilirdi. Kendisi de bunun farkındaydı ve bu onun gözünde talihsizliğinin bir başka belirtisiydi. Böyle düşündüğü anlarda, böyle düşünebilmiş olduğu için vicdan azâbı duyuyor, soyadına yakışırcasına o düşüncenin salmış olduğu bir anlık rahatlıktan, mutluluktan zarif bir biçimde sıyrılıveriyordu bu yolla.

Meyhaneye gâvur bakışı

İnternational Herald Tribune gazetesinin İstanbul muhabiri Susanne Fowler'ın gazetenin web sitesinde bir bloğu var, ilginç işler çıkarıyor zaman zaman. Bu değinmelerde mümkün olduğunca bodoslama bir oryantalizmden sakındığını ve yaptığı işin belgesel değerini öne çıkardığını da hissedebiliyorum. O yüzden dikkate değer.

Çuvaldız hesabı: Dışarıdan nasıl göründüğümüze pek meraklıyız, biri bizi azıcık övsün, iki çift düzgün laf etsin hakkımızda; hemen göklere uçuyoruz. (Uefa'nın resmi sitesinde bizzat Four Four Two'nun Türkçe edisyonunda çalışan bir gazeteci tarafından hazırlanan Türkiye haberleri, gazete ve internet sitelerinde her seferinde haber oluyorsa, bu aşağılık kompleksini bir ordu psikayatrist gelse çözemez arkadaş.) Ama yalan yok, çocukluğumdan beri benim de hep ilgimi çekmiştir yabancıların bizi nasıl gördüğü. Haliyle, onların bir şeylerimizi beğenmesi de kendim farkında olsam da, olmasam da hoşuma gitmiştir. Yabancı hayranlığı değil bu ama, şu "Doğu'ya giden geminin güvertesinde batıya yürüyen adamlar" olmamızla ilgili sanıyorum. O iki camii arasındaki bînamaz halimiz yüzünden; özellikle Batılılar'dan onay alma, kendimizi yakıştırdığımız yeri onların gözünden temize çıkarma ihtiyacı duyuyoruz. Neyse, Müslüm Baba'nın dediği gibi "derin mesele" bu, bir başka 'Batılı gözüyle memleket' bahsinde devam edelim.

Fowler'dan İstanbul meyhaneleri! (Memleketten uzun zamandır uzak olanlar, metnin içindeki videoyu seyretmeme haklarını kullanabilir.)

28 Kas 2007

Alba neye karşı?

Tıpkı İngiltere gibi, Almanya'da da basketbolun pek tutulduğu söylenemez. Gerçi son yıllarda Dirk Nowitzki sayesinde gençlerin ilgisini çekse de, sepettopu buralarda hâlâ seyircisini bekleyen bir spor.

Avrupa'da en iyi bilinen Alman takımı olan Alba Berlin de bu durumdan şikâyetçi olacak ki, yeni sezona şehrin dört bir yanını kuşatan zekice ilanlarla girdiler. Bu ilanların yüzü suyu hürmetine, 15 Ocak'ta oynanacak olan Alba Berlin-Türk Telekom maçında gideceğiz, orası kesin de şimdi Bay E.'nin dikkat çektiği şu ilanlar ne diyorumuş ona bakalım:

ALBA, '90 dakikanın sonunda 0-0'a karşı!

ALBA, 'aşkım konuşmamız lâzım'a karşı!

ALBA, uzun kalan kayınvalideye karşı!

ALBA, sonsuza dek beyaz atlı prens beklemeye karşı!

Tüm ilanların altında yer alan slogan ise şöyle bir şey: "Yaşam sıkılmak için çok kısa."

Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları

Demir Özlü'nün öykü ve denemelerini bölük pörçük de olsa okumuş ve etkilenmiş bir okuyucusu olarak, 79'da yayınlanan "Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları" adlı romanına başlarken daha fazlasını ummuştum.

Kötü bir roman diyemem, bana göre olmadığını söyleyebilirim sadece. Burada yazdıklarım da roman eleştirisi değil zaten.

Romanın 60'lı yılların İstanbul'unu yer yer bir belgeselci edâsıyla anlatması; kahramanın özellikle askere gidip geldikten sonra büyük göç dalgasının İstanbul'un dokusunu nasıl değiştirdiğine ilişkin söyledikleri dikkate değer. Henüz elden gitmemiş bir İstanbul'a dair birinci elden bu tanıklıklar; aslında romanın kahramanı Selim'in kişisel serüvenindeki bir kopuşa da işaret ediyor.

Bu romanda, fazlasıyla üslûpçu Demir Özlü, sözcüğün her anlamıyla 'dışarıdan' bakıyor memlekete, ilişkilere ve edebiyata. Bana göre olmayan da bu sanırım. İnce işçilik, teknik canbazlık yoksa, kaya gibi hikâye bekliyorum; o da yoksa özümseyemiyorum metni...

Geri plandaki siyasî değinmeler ise fazlasıyla güdük kalmış, sos niyetine bile yutulmaz olmuş.

Notlar:

- Bendeki baskı, İstanbul'da bir sahaftan alınmış 79 yılından kalma Derinlik Yayınları baskısı. Arka kapak yazısında bir cümle var ki; Allah düşmanımın başına vermesin. Sanırsın Demir Özlü değil, Barbara Cartland yazmış romanı:

"O eşsiz gençlik yılları: Sorunlar, fanteziler, aşk, cinsel aşk..."

- Acımasızca olabilir ama, Demir Özlü hakkındaki fikirlerimi gözden geçirmeme neden olan taze bir vâkâ. Özlü, Hürriyet'teki utanç verici performansıyla, şiir tanrılarını kahrından öldüren Özdemir İnce'ye bir mektup yazmış. Mektubun içeriğine şuradan bakarsınız da, içerikten bağımsız olarak bir fâninin İnce'ye mektup yazmış olması tek başına kötü bir done olarak işleniyor bendeki deftere.

- Kıymetli kardeşim ve yaşam sponsorum Halil İbrahim Podorov'un bir zamanlar dilinden düşürmediği bir Met-Üst sorusuyla bağlıyorum: "Bir kilo Demir Özlü mü ağırdır, bir kilo Orhan Pamuk mu?"

Soğan

The Onion'u artık uzaktan uzağa takip edebiliyorum ama video devrine hakkını vererek intibak ettiklerini görmek sevindirdi beni.

Biraz da gülelim: (Evde, TRT'nin program isimleri ve bizim ürettiğimiz çeşitlemeler favori konularımızdan biridir. "Kadın ve Yaşam", "Gide Gide İnternet", "Biraz da Düşünelim", "Bizi Biz Eden Bloglarımız", "Sike Sike Kerhâne", "Mobilya Gündemi", "Vura Vura Futbol", "Siyaset Gündemi", "Döne Döne Aynı Yer" kuruma sunacağımız projelerden bazıları.)


Use Of 'N-Word' May End Porn Star's Career

27 Kas 2007

Turist


Sevgili kardeşim, New York merkez valisi Demir Cemal diyor ki:

"Turist görmekten çok görmüş olmaktan heyecan duyan gezgine denir. Gerçek seyyahın yüzü baktığı şeye dönüktür. Bakmaya, içselleştirmeye, anlamaya, keşfetmeye çalışır. Turist ise görmeye gittiğini iddia ettiği şeye sırt çevirip yüzünü orada olduğunu diğerlerine ıspatlayacak objektife döner."

26 Kas 2007

Yaşlı bir adamla ölü bir kedinin birlikte göründüğü fotoğraf

Sokakta cansız bir kedi bedenini ipe bağlayıp sürüklüyorlar. Ferasetten yoksun gözlerini katarakta rehin vermiş bir ihtiyar, geceden kalma çayın, üçüncü kesme şekerin de kesmediği acılığını damağında hissediyor. Ölü kediden başıboşluklarının intikamını alan çocuklar umurunda değil aslında ihtiyarın; gözlerine bakan öyle sanır en azından. Kasketini başına geçirip, zemine bitişik balkondan sokağa atıyor kendini. Çocuklar şenlikli bir gürültüyle önünden geçerken; ipin üzerine basıyor ihtiyarlığın hâlâ saygı görmeye yettiğini sanarak. İpin ucunu elinde tutan eşkıya kılıklı 12'lik, dönüp bakıyor ihtiyara. Işıl ışıl bir mânasızlık var gözlerinde. Diğerlerini de seferber ediyor; hep beraber asılıyorlar ipe. İhtiyar bunu beklemiyor olacak, alnındaki teri silerek çocuklara çeviriyor boş gözlerini. Ayaklarının altından ipin kayıp gittiğini, yere kapaklandığı anda fark ediyor ancak. Yaşamının belki de son atikliğini işte oracıkta gösteriyor, yerdeki ayağıyla ölü kedinin önünü keserek ipin kopmasını sağlıyor.

Toza toprağa bulanmış bir ihtiyarla, paramparça olmuş bir kedi ölüsünün koyun koyuna göründüğü o vurucu kareyi çeken fotoğrafçı yarım saat sonra tozlu yoldan tur otobüsüyle geçen bir turist oluyor.

Hesapça, bu emekli turist sırasıyla bana fotoğraflarını gösteriyor, ben de onlara birer öykü uyduruveriyorum. Oysa biraz düşünse, oralarda tatil yaptığı sene, benim 12 yaşıma henüz basmış bir çocuk olduğumu kendisi de fark edebilir.

Oyuncu "Vakit"

Aslında zengin malzeme ama, hastayım, yorum yapmaya üşeniyorum.

Vakit gazetesi tam sayfa bulmacada komutanların resmini koyup, adlarını sormuş. Bunu bir beyaz bayrak hamlesi sananlar ise yanılmış. Zira, bulmacanın tamamını çözünce bulnaya muvaffak olduğunuz 17 harflik anahtar cümle şu imiş:

"Siz kral değilsiniz!"

Haberin ayrıntıları şurada, hasta yatağımdan bildirdim.

Hava durumu

Şu Geri abinin hava tahmin taşı:


Şu da benim futbolseverler için hazırladığım mevsim rehberi:

"Kışın yaklaştığı, Denizli’den gelen gece görüntülerindeki pusun artmasından anlaşılabilir memlekette. Futbolseverler için başka işaretler de var aslında, cemreye memreye ya da Gökhan Abur’a meyil vermez onlar mevsimi anlamak için. Cemal Aydın ilk hoca değişikliğini yapmışsa meselâ, anlayın ki sonbahar sıcakları bitmek üzeredir. Deniz Barış’ın yuhalanarak oyundan çıkışı, kış başlangıcına; Rizespor’un üçüncü hoca değişikliği ise zemheri soğuklarına işaret eder. Ümit Kayıhan hâlâ takım çalıştırmıyorsa, aman yorganları kaldırmayın yüklüğe. Kayseri’den gelen “Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz’u satmıyoruz” açıklaması ise baharın geldiğine delâlettir. Fenerbahçe yönetimi hep beraber basın toplantısı düzenleyip ona bunu atıp tutuyorsa, yaz sıcaklarının yüzünü göstermeye yakın olduğunu anlarız, Beşiktaş’ın hocasının kovulduğu günü ise şimdiden bahar bayramı ilan edebiliriz. Mevsimlerin sürekli dönüp duracağını ama hayatın aynı tekdüzelik içinde biteviye sürüp gideceğini düşündüğümüz anlar yok mudur peki: İşte o hissiyata da Özhan Canaydın, Seyrantepe projesi konusunda açıklama yaparken kapılırız."

Nereden icap etti bu 'hava durumu' hikâyesi derseniz, şifayı kaptım da azıcık, ondandır.

24 Kas 2007

"Kutsal ittifak" Berlin'de kuruldu!

Kapıya dikkatli bakmak yok ama...

23 Kas 2007

Sovyetler'in fethi



McWiederstand'dan söz edince aklıma geldi, tarihe not düşelim.

SSCB topraklarındaki ilk McDonalds, 31 Ocak 1990'da çekilde görüldüğü gibi merasimle açıldı. Puşkin Meydanı'ndaki söz konusu şube hâlen Avrupa'nın en büyüklerinden biri olduğu gibi, McDonalds da, çok değil 17 yıl içinde, Rusya'da en çok araziye sahip olan şirket haline gelmiş.

Tarih bu fotoğrafları nasıl yazacak bilmem ama ben sevdiğim bir filmin, sevdiğim bir diyaloğuyla bitireyim. Pulp Fiction'dan:


Vincent: Alright, well you can walk into a movie theater in Amsterdam and buy a beer. And I don't mean just like in no paper cup, I'm talking about a glass of beer. And in Paris, you can buy a beer at McDonald's. And you know what they call a, uh, a Quarter Pounder with Cheese in Paris?
Jules: They don't call it a Quarter Pounder with Cheese?
Vincent: Nah, man, they got the metric system, they wouldn't know what the fuck a Quarter Pounder is.
Jules: What do they call it?
Vincent: They call it a "Royale with Cheese."
Jules: "Royale with Cheese."
Vincent: Thats right.
Jules: What do they call a Big Mac?
Vincent: A Big Mac's a Big Mac, but they call it "Le Big Mac."
SERBEST ÇEVİRİ:

Vincent: Abi Amsterdam'da sinemada bira satılıyo mesela. Öyle kâğıt bardak, poşet bira falan da değil; basbayağı şişe bira. Bu arada Paris'te de, McDonalds'da bira satılıyo. Paris'te, bizim "Quarter Pounder with Cheese"e ne diyolar biliyor musun?
Jules: "Quarter Pounder with Cheese" demiyorlar mı?
Vincent: Yok abi onlarda metrik sistem var. Ne anlarlar pounddan mounddan.
Jules: Ee ne diyolar o zaman?
Vincent: "Royale with Cheese."
Jules: "Royale with Cheese."
Vincent: Aynen.
Jules: "Big Mac"e ne diyolar?
Vincent: Big Mac, Big Mac, ama ona da "Le Big Mac" diyolar.

22 Kas 2007

Meyve salatası

Murat Uyurkulak İkiçeşmelik'ten bildiriyor:

"Bornova dışına taşmamız, İzmir’in İkiçeşmelik ve Eşrefpaşa semtlerini keşfettiğimiz döneme rastlar. Eşrefpaşa’daki Taş Plak Meyhanesi’ni hızlı geçeyim, zira bende hatırası pek iyi değildir. Orada terk edildim. Ama İkiçeşmelik’teki ‘tektekçi’yi rahatça anlatabilirim. Burası, yerin altında, ufacık, iki masası hariç, herkesin duvar diplerine iliştirilmiş bankolara dayanıp ayakta içtiği bir yerdi. Sadece rakı ve şarap verilirdi. Meze mahiyetinde de sadece peynir, çerez ve meyve. Tek bir defter kâğıdına, elle, kargacık burgacık yazılmış mönüleri vardı. Biz hep İzmir şarabı içerdik, şu köpeköldüren denen cinsten. Günün birinde meyve söyledik. Dörde bölünmüş bir elma ile dörde bölünmüş bir portakal getirdiler sadece. Afiyetle yedik. Mönüye öylesine bakarken, arkadaşın dikkatini bir ibare çekti. Şöyle yazıyordu mönüde: Meyve: 3 lira. Meyve salatası: 5 lira. Salatayı merak ettik, ondan da söyledik. Dörde bölünmüş bir elmayla dörde bölünmüş bir portakal getirdiler. Tek farkla: Kabukları soyulmuştu."

"Tol" ve "Har" romanlarıyla dikkat çeken Uyurkulak'ın kişisel meyhane tarihçesini anlattığı yazıdan aldım yukarıdakini. Yazının tamamı şurada.

"Tol", darmadağın eden, adı gibi kuvvetli, tok, mideye aparkat ayarında bir romandı. İleride 2000'li yılların en iyi Türkçe romanları arasında sayılmazsa, edebiyattan istifa edeceğim. Arada zaman geçmemiş olsa, uzun uzun yazmak da isterdim hakkında.

İkinci romanını ise, evdeki "Har"cıdan sıra gelirse okuyacağım.

TRT Genel Müdürü


Yer: Hamburger Bahnhof - Museum für Gegenwart
Fotoyu çeken: Ben
Manken: Müzenin güvenlik görevlisi
Tiviler: Roman Signer'in işi

Uğursuzlar

Başlık Zeki-Metin filmine benzedi ama hele bir dinleyin, diyeceklerim var.

Berlin'deki kader ortağımla, nam-ı diğer Mevlüt Ömer'le çok ortak yanımız var ama en önemlisi herhalde, futbola düşkünlüğümüz. Oynuyoruz, izliyoruz, konuşuyoruz; yeri gelince Fenerbahçe'ye ağlıyor, yeri gelince coşuyoruz.

İşte bu değerli arkadaşımızla geçen sezonun ikinci yarısında Hertha Berlin'in maçlarına gitmeye başladık. Birlikte gittiğimiz ilk maçta Hertha, kendi sahasında daha sonra küme düşecek olan Mainz'la oynuyordu. (Yandaki resim.) Mainz maçı 2-1 kazandı, 'ulan ne uğursuz adamlarmışız' diye söylene söylene ayrıldık Olimpiyat Stadı'ndan. O sıralar Hertha ligin ilk beşinde ve Şampiyonlar Ligi'ne katılma umudu sürüyor. Ancak Hertha daha sonra deplasmanda bir maç daha kaybetti. Çorap söküğü gibi üst üste geldi puan kayıpları. Aradan biraz zaman geçti, biz yine maça gittik bir Cuma akşamı. Bu kez rakip Doğu Almanya'nın gururu Energie Cottbus'du. Cottbuslu topçular, çöpçü kıyafetinden bozma turuncu formalarıyla şahane futbol oynadı ve Hertha bir kez daha yenildi. Sonra takım düşme hattına dek geriledi bir ara, Falko Götz kovuldu. Neyse kison haftalarda biraz olsun toparlanan Hertha ligi ancak 10. sırada bitirebildi. Uğursuzluğumuz tescillendi dedik, üstünde durmadık. Neticede Fener şampiyon olmuştu.

Bu sezon ise farklı bir şey denemeye karar verdik. Oberliga denen ve 4. lige tekabül eden yerel ligde üç adet de Türk takımı oynuyordu. Türkiyemspor, Berlin Ankaraspor ve SV Yeşilyurt. Sonuncunun hem adını beğendiğimiz için, hem de maçlarını bizim mahalleye yakın bir statta oynadığı için tercih ettik ve sıcak bir Eylül öğleden sonrası vurduk kendimizi yollara; resimde görülen Poststadion'a intikal ettik. Yeşilyurt'un rakibi Greif Togelow adında, normal şartlarda en zehir futbolseverin bile adını hiç duymamış olması gereken bir takımdı. Bir çoğu futbolcuların akrabası, eşi dostu olan yaklaşık 200 kişilik bir kitleyle maçı seyrettik. Yeşilyurt iyi oynuyordu ama bir kalecileri vardı ki, akıllara zarar. Durup dururken aptalca bir penaltıya sebebiyet verdi bu kaleci ve Yeşilyurt canavarca baskı kurduğu halde bu golü çıkaramadı. Sonra da uzatmada bir gol daha yiyerek maçı kaybetti. Biz kaleciye ağız dolusu söverek eve dönerken; Yeşilyurtlu futbolcular, üzerlerine çöken lanetten haberdar değillerdi tabii ki.

Aradan yaklaşık iki ay geçti, biz bir daha Yeşilyurt maçına gitme fırsatı bulamadık ve bilin bakalım geçtiğimiz haftasonu ne oldu?

SV Yeşilyurt takımı, federasyona bir faks çekerek, maddi olanaksızlıklar sebebiyle ligden çekildiklerini duyurdu!

Uğursuz kader ortağımın bu gelişmeden şu anda haberdar olduğunu varsayarak, huzurunuzda kendisine seslenmek istiyorum:

Abicim iş eğer son maça kalırsa, gitme o CSKA maçına. Televizyondan izle lütfen!