31 Ara 2011

Yeni yıl tebriği

İstikbaline baktıkça mücrim gibi titreyen aymazlar için yeni yıl tebriği:



Kaptıkaçtı işine mi girsek bu arada?

30 Ara 2011

Bomba

Sabiha Gökçen anlatıyor, 70 küsur yıl geçiyor, memlekette bir şey değişmiyor:

"Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt olarak uçtum. Böyle vaziyetler insan harp heyecanını rasıt mevkiinden daha iyi duyuyor. İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedefler görürse, makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersimde ilk bombardımanımın heyecanını unutamam. Cekizeken civarında asilerin topluluğunu haber alıp grup halinde hareket ettik. Ben elli kiloluk bombalarımı grup halinde kaçanlar üzerine attım, isabeti gözümle gördüm ve vazifeden avdette heyecanlı dakikalar geçirdik. …Dersimde uçuş çok heyecanlı idi. Dar boğaz gibi vadiler aşıyorduk… Muhasama meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için, aramayı, vurmayı düşünüyor.”

(Bayan Sabiha Gökçen’le Görüştük, 21 Ağustos 1937, Tan)

27 Ara 2011

Seri Katil

- Sait Faik’ten ötürü, onun için -

Şu barda oturanlardan iri yarı, kaslı, ağzı küçük, burnu büyük olan, gözleri ise hüzünlü bakanın adı Herbert'tir. Herbert Cumartesi günleri hariç, her akşam bu meyhaneye gelir. Hafta içi mesaisini bitirince, Pazar günleri ise Bundesliga maçları bitince. Boş olduğu sürece aynı tabureye oturur ve aynı şeyleri içer. O rahatsız taburede bütün geceyi nasıl geçirir bilemem, ama boş olsalar bile çok daha rahat görünen diğer koltuk ve sandalyelere yüz vermediğini iyi bilirim. Meyhanede çalışanlar ve meyhanenin diğer müdavimleri de Herbert'i tanırlar. Sessiz sakin adamdır Herbert. Kimseyle alacağı vereceği olmayan türden. Kimi zaman iş arkadaşlarından bazıları da onunla birlikte gelir mesaiden sonra, oturup sessiz sessiz konuşurlar sohbet etmek ayıpmış gibi; işten, şeften, ailelerinden, kadınlardan, siyasetten, futboldan ve fısır fısır konuştukları için bizim bilemediğimiz gizemli konulardan.

Hiç konuşmadıkları da olur, kimi geceler yorgun, yaşlı birer baykuş gibi taburelerine çöker, öylece karşılarına bakarlar. Sanki barın şişelerle dolu raflarının arkasında en çalkantılı ruhları bile dinlendirebilecek tropikal bir deniz ya da en geveze adamı bile afallatacak şahane bir günbatımı manzarasını yalnızca onlar görüyormuş da, batmakta olan o güneşin sarsak ama karakterli ışığında gevşiyorlarmış gibi gelir bizlere. Ara sıra önlerindeki bira bardaklarını havaya kaldırıp, okkalı bir yudum çektiklerini ya da ucuz tütün paketlerini önlerine açıp itinayla birer sigara sarıp yaktıklarını görmeseniz, Herbert ve arkadaşlarının derin bir meditasyonun kucağında kendilerinden geçtiklerini sanır, böyle şeylere alışık olmayan bir adamsanız onlardan korkmaya başlarsınız.

Bu gece Herbert'in yanıbaşına tünemiş olan orta boylu, tıknaz, yayvan ağızlı, pırasa burunlu, kısık gözlü adamın adı ise Herbert II'dir. Herbert II'nin gerçek bir adı vardır elbette ama meyhaneye çok nadir geldiği için ve Herbert dışında hiç kimseyle konuşmadığı için onun gerçek adını bilen yoktur. O ara sıra Herbert'e eşlik eden bir arkadaşıdır, belki de Herbert onu arkadaşı saymıyordur, bunu bilemeyiz. Herbert'i sevenler ve saygı duyanlar nedense Herbert II’yi pek sevmezlermiş gibi gelir bana, bunu da anlamlandıramam. Herbert'i seviyorsak, onunla bir derdimiz yoksa, onun kıymet verdiği dostlarını da sevmemiz, sevmesek bile arkalarından kötü konuşmamamız gerekir. Biz meyhanenin müdavimleri olarak, Herbert'in yanında getirdiği iş arkadaşlarının çoğunu tanır, kimi zaman onların muhabbetine ortak olur, hiç değilse karşılıklı bir göz ya da baş selamını birbirimizden esirgemeyiz. Ama Herbert II başkadır. O hiç birimize selam vermez, kimseyle iki çift laf etmez.

Herbert aslında kibar, sevimli bir adamdır. İri cüssesine ve suskunluğuna bakıp onun kavgacı, kaba, hattâ küstah bir adam olduğunu düşünenler çıkar ara sıra, ama bunlar ya Herbert'le oturup karşılıklı iki bira içmedikleri, onun meşrebini bilmedikleri için böyle düşünürler ya da büsbütün habis ruhlu, beş para etmez adamlar oldukları için. Meyhaneye gidip gelmeye başladığım ilk zamanlar, ben de Herbert hakkında böyle şeyler düşünmüş olabilirim aslında. Zira böyleyizdir biz insan tekleri. Tipine, cüssesine, şekline şemaline, giysisine bakar, bunlardan kestirme yargılar damıtır, sonra da dönüp bakmayız bile yargıladığımıza. Oysa en zorba hükümdarların demir yumruğu altında inleyen ülkelerde bile, göstermelik de olsa sorarlar adama tekmeyi vurmadan önce, diyeceğin bir şey var mı diye, nezaketen de olsa bir savunma hakkı tanırlar o adam en azılı rejim düşmanı bile olsa. Ama siz bakmayın Herbert'i savunduğuma, onun pek de umurunda değildir başkalarının onun hakkında ne düşündüğü.

* * *

Meyhaneye yalnız geldiği günlerden biriydi, baktım başka oturacak yer yok, Herbert'in müsadesini alıp yanıbaşındaki tabureye tünedim. Kısaca selamlaştıktan sonra nereden baksan yarım saat boyunca tek söz etmedik birbirimize. Oysa bunlar ilk zamanlarım değildi. Herbert kadar olmasa da müdavim sıfatını hak edecek kadar sık gelip gitmeye başlamıştım meyhaneye ve can ciğer değilsek bile belli bir hukukumuz vardı artık. Yarım saatlik suskunluğun ardından nereden aklıma geldiyse, "Herbert," dedim, "sen böyle sustuğun için insanlar seni kendini beğenmiş bir adam sanıyor." Amacım hem haybeye de olsa bir sohbetin fitilini ateşleyip can sıkıntısından kurtulmak, hem de aslında kendini beğenmiş bir adam olmadığını bildiğim Herbert'in iç dünyasına dair merakımı gidermekti. Sana ne elâlemin iç dünyasından diyecekseniz, haksızlık etmiş, insanlık âleminin başına gelmiş en büyük bela olan can sıkıntısına karşı en etkili ilaçlardan birinin farkında olmadığınızı ele vermiş olursunuz. Herbert'in hiç değilse bir işi, haftada bir kez de olsa görebildiği bir çocuğu var. Bende bunlar da yok. Televizyon seyretmek, kitap okumak, spor yapmak, sokaklarda amaçsızca yürümek, sinemaya tiyatroya gitmek falan can sıkıntıma çare olmuyor. Herbetler, Beateler, Sonjalar, Thomaslar, Ursulalar, Gertler, Ahmetler, Ayşeler, Rogerlar, Elizabethler, Markolar, Juliolar, Sumayyalar; benim çarem bunları tanımakta, konuşturmakta, dostluklarını kazanmakta. Ben bu insanları deli gibi merak ediyorum. Ne gibi dertleri ve sevinçleri var, neye gülüp, neye ağlarlar, akşam eve gidince ne yaparlar, sabahları kaçta kalkarlar, kar yağınca ne düşünürler, iç çamaşırların hangi sıklıkla değiştirirler, helada kitap mı okurlar yoksa düşünürler mi, düşünürlerse ne düşünürler, güneşli havalarda canları bir su kenarında kaygısızca oturup gazete okumak çeker mi, külahın kenarından akan dondurma parmaklarını bulaşınca küfrederler mi, sokak ortasında ayaklarının altı kaşınınca sinirleri bozulur mu, telefon sesini duyunca sevinirler mi, irkilirler mi, su içerken hiçbir şey düşünmemeyi başardıkları bir an gelip geçer mi, hepsinden önemlisi, canları sıkılınca ne yapar bu insanlar?...

Herbert başını hafifçe bana çevirip gülümsedi ve "Bana ne," dedi. Sonra herhalde bunun kaba bir cevap olduğunu düşündüğünden kısa bir açıklama yaptı. "Ben böyleyim. Onlar da öyle. Ben böyle memnunum." Sonra duraladı bir anlığına. Bunun arkasından beklentimin aksine felsefî değil, oyuncul bir cümle geldi. "Sen benim yerinde olsan, elâlem sana kendini beğenmiş demesin diye daha çok konuşmaya ya da yılışıklık yapmaya karar verir miydin?" Soru güzeldi. Biraz düşündüm, dürüstçe cevaplamaya karar verdim. "Yılışıklık yapmazdım ama bir şekilde öyle olmadığımı da göstermeye çalışırdım." Herbert o zaman, "Olabilir," dedi. "Belki ben de senin gibi yapmalıyım." Sonra bu konudan sıkılmış olacak, ondan alışık olmadığım kıvrak bir manevrayla konuyu değiştiriverdi: "Neukölln’de yine bir ev kundaklanmış, duydun mu?"

* * *

Bu gece diğer müdavimler ortalıkta olmadığı gibi, benim de ihtiyarların masasına oturmaya niyetim yok. Takacak başka şey yokmuş gibi barda Herbert’in yanıbaşında oturmuş birasını yudumlayan Herbert II'yi takıyorum kafaya. Promil seviyemle doğru orantılı artan cesaretim ve aymazlığımı kuşanıp, fırsat kollamaya başlıyorum. Herbert barın en solunda oturuyor. Yanında Herbert II, onun yanında boş bir tabure ve onun yanında da barın arka sokağında yaşayan ve canının sıkıldığı geceler buraya gelip kristalini içtikten sonra yeniden evine dönen genç mühendislik öğrencisi Alex var. Alex’le Herbert II’nin arasındaki tabureye sıvışabilirim ama bunu yaparsam niyetimi çok belli etmiş olacağım için geri duruyorum. Zaten Alex’in ertesi gün sabah önemli bir sınavı olduğunu ve çok geçmeden kalkıp evine gideceğini de biliyorum. Meyhaneye ara sıra gelen herhangi bir müşteri olan Alex’in ertesi gün önemli bir sınavı olduğunu biliyor olmam, ortalama bir Amerikan filminde, benim olası bir seri cinayet dizisinin eşiğinde olmama yorulabilir aslında. Neyse ki ben bunu sadece kendi insancıllığıma yorarak kendimi rahatlatıyorum. Zaten seri cinayet işi de bana ters, kıyamam kurbanlarıma. Seri anti-cinayetçi derseniz itiraz etmem ama. Ben, yarın ya da sonraki gün Alex’i gördüğümde ona sınavının nasıl geçtiğini soracağım, o şaşırarak da olsa bana nazikçe cevap verecek ve sorduğum için teşekkür edecek, sınav iyi geçmişse ben Alex’i kutlayacağım, kötü geçmişse teselli amaçlı iki cümle kuracağım ve böylece seri anti-cinayetlerime bir halka daha eklenmiş olacak.

* * *

Bir yandan Alex’in kalkmasını beklerken, bir yandan da yalnızca sırtlarını gördüğüm Herbert’le Herbert II’yi izliyorum. Vücut dili diye bir şeyden söz eder oldular son zamanlarda, koca bir yalandan ibaret! Şu Herbert II’nin vücut dilinden mesela, onun karakteri hakkında çıkarımda bulunacak adam daha anasının karnından doğmadı ki. Zira esprimi maruz görün ama, Herbert II özürlü bir adam, doğuştan vücut dilsiz. Kazık gibi yürür, makina gibi hareket eder, ne eli kolu oynar, ne kaşı gözü. Onun kanlı canlı bir insan değil fabrikada üretilmiş bir robot olduğunu iddia etseniz başınız ağrımaz, kimse size deli gözüyle bakmaz. Hele de şu anda benim yaptığım gibi arkadan izliyorsanız Herbert II’yi, onun gerçekten çok iyi imal edilmiş bir vitrin mankeni olduğuna inanabilirsiniz bütün kalbinizle.

Alex alelacele son yudumu çektikten sonra masaya bir kristale yetecek kadar bozukluk bırakıp, yerinden kalkıyor, gözüyle bana ve tanıdığı birkaç başka müdavime selam verip, kapıya yöneliyor. İşte beklediğim an. Hiç davet beklemeden yerimden kalkıyor ve az önce Alex’in boşalttığı tabureye değil, Herbert II’nin yanıbaşındaki boş tabureye hırsız bir maymun gibi usulca kuruluveriyorum. İkisi de şöyle bir dönüp bakıyorlar bana. Herbert benim izinsiz olarak yanlarına oturmuş olmamı umursamıyor, Herbert II ise biraz bozulmuş gibi. Benim masaya oturmamla birlikte, az önce sessiz ama ateşli bir sohbetin göbeğinde olan Herbert ve Herbert II birdenbire korkunç bir sessizliğe gömülüyor, şeytan görmüşçesine kalakalıyorlar. Etliye sütlüye karışmayan bir adam olarak, onların rahatını bozmuş olmaktan hiç memnun değilim ama iki saattir bu hamleyi planladıktan sonra, şimdi zart diye tabureden kalkmayı da kendime yediremiyorum.

Bir süre hiç konuşmadan öylece oturuyor, karşımızdaki rafta duran şişeleri seyrediyoruz. Ben barda yalnız başıma oturmuş karşıyı seyrederken genellikle rom ve tekila şişelerini hedef seçerim. Bunların hem şişe tasarımları, hem de çağrışımları; kış gecelerinin yalnızlığında, eski bir evde gürül gürül yanan soba etkisi yapar bende. Dalar giderim onlara bakarak. Bu gece de şapkalı tekila şişesini kendime yoldaş bellemiş seyrederken, yan gözle de Herbert II’nin sirke satan suratından gecenin hava durumunu çıkarmaya çalışıyorum.

Şimdi mesela Herbert II’ye herhangi bir şey söylesem, selam versem; o da beni terslese ya da hiç umursamasa, cevap vermese; bunu kafaya takmam. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilirim. Bunu yapmaktan beni alıkoyan şey de zaten Herbert II’nin olası bir ters tepkisi değil, böyle bir ters tepki gelmesi durumunda hakîki Herbert’i zor bir duruma sokacak olmam. O yüzden şapkalı şişeyi adam telakki edip, onun kısa özgeçmişini çiziktirmeye başlıyorum kafamın kara tahtasına. Elbet Meksikalı olacak. Orta yaşlı olmasına rağmen görmüş geçirmiş bir adam. Biraz hazcılık var tabii serde, biraz da boşvermişlik. Tekila sevgisinden söz etmeye gerek yok, ama aynı zamanda çorbayı, turşuyu, narenciye türlerini, yuvarlak hatlı kadınları, üstü açık spor arabaları, ahşap mobilyaları, aşırı sıcak havaları, toprak kokusunu ve blues dinlemeyi de seviyor. Gudalajara’da bir gecekonduda doğmuş, ama gel de bunu Herbert II’nin zehir saçan yan göz bakışına anlat. Belli ki çekip gitmemi istiyor oradan ama ben nasıl Herbert’i zor duruma düşürmemek için ona selam vermiyorsam, o da aynı sebeple beni oradan kovamıyor. Şu haliyle güçler dengeli olduğu için, bu maçtan herhangi bir sonuç da çıkmayacakmış gibi görünüyor. Amerikalılar futbol maçlarının beraberlikle bitiyor olmasını idrak edemezlermiş bir türlü. Oysa bak ne güzel bir sonuç beraberlik, biteviye bir boşluk hali. Çözüm kimi zaman, çözememekte gizli.

Ben barmenden içkimi tazelemesini rica edene kadar çıt çıkmıyor üçümüzün yan yana oturduğu üç tabureden. Beraberlik sessizliği bu, amacına ulaşamıyorsun, ama kapı da tam kapanmamış. Bir belirsizlik var, onun gerilimi var, bir yandan da belli belirsiz bir tatmin hissi. Üzerine düşeni yapmışsın sonuçta. Benim keyfim yerinde. Felsefeyi tadında bırakıp, Guadalajara’daki bir gecekonduda mızıldamakta olan gür bıyıklı bir bebek olarak bıraktığım şapkalıma dönmeye hazırlanırken, Herbert bana dönüp, “Tanıştırayım,” diyor. Parça tesirli bir bomba bu meyhanenin orta yerinde patlayan. Öyle ki benim şapkalı bile sonsuz siestasından başını kaldırıyor, şapkayı iki parmağının ucuyla kaldırıp şöyle bir bakıyor, doğru mu duydum gibisinden.

“Memnuniyetle,” diyorum. Adımı söyleyip elimi uzatıyorum Herbert II’ye. Elim havada kalıyor. Ama Herbert II, belki de adaşından çekindiği için, adını bahşediyor hiç değilse. Adı Herbert değilmiş. Herbert ekliyor sonra: “Kendisi kardeşim olur.”

Bu tanışma merasiminin orta yerinde Herbert II alelacele ayaklanıyor. Herbert de onun arkasından. “Kusura bakma,” diyor, “biraz özel konuşmamız gerekiyor da.”

Az önce benim tek başıma oturduğum masaya geçiyorlar ellerinde içkileriyle. Ben öylece kalakalıyorum barda tek başıma. Köşe kapmacaya devam edesim yok. Meksikalım da zaten çoktan dalmış en güneşli rüyalara, horul horul uyuyor beynimin kıvrımlarında bir yerde. Biraz kırıldım mı ne? Hesabı ödeyip çıkıyorum. Herbert’le kardeşine hiç bakmıyorum. Tam kapıdan çıkarken Herbert arkamdan, “İyi akşamlar,” diye bağırıyor. Yüzüm gülüveriyor. Dönüp, “İyi akşamlar,” diyorum.

Herbert II’nin o tavayı andıran yayvan ağzının kenarında, dudaklarının bir kıl inceliğine kavuştuğu uç bölgelerinde, göz bebeklerinin derinliğinde ancak çok dikkatli bakanların ya da insan ruhunun inceliklerinden anlayanların görebileceği cinsten bir şey seziyorum. Gülümsemeye benziyor, şefkate benziyor, insanlığa benziyor. Mutlu çıkıyorum meyhanemden.

Seri anti-cinayetlerim devam edecek.

25 Ara 2011

21 Ara 2011

16 Ara 2011

İronillo

Şemsiye kralı Celal Birsen, iki yıl kadar önce yağmurlu bir havada trafik kazası geçirip öldü. NTV’nin haberine göre, “kazanın virajdaki su birikintisinden kaynaklandığı öğrenildi.” Bunu da dün Herr E’nin Celal Birsen marka mor şemsiyesini görünce çıkardım hafızamın karanlık dehlizlerinden.

10 Ara 2011

Merserize kazak

Ne oldu, kurudun kaldın, diyecekler varsa; izah edeyim. İşler çok yoğun muhip. Ayıptır söylemesi, merserize kazak işine girdik bizim teyzeoğluyla (hani şu van damme'ı dövüp, müjde ar'ı iğfal eden, sonra da müslüm gürses konserinde babayı fedai sanıp kavgaya tutuşan var ya, o işte). Bir parti mal ürettirdik Türkiye'de tanıdığımız bir tekstilci ağabeyimize, getirdik buraya, nasıl satılıyor biliyor musun? Kış geldi, eee Noel de yaklaşıyor; işlerin en yoğun olduğu zaman yani. Şimdi alelacele bunu bloğa girip gümrüğe mal çekmeye gideceğim. Hele geçsin şu yılbaşı telaşı, canlandırırız buraları da. (Kazaklar kalite yalnız. Son partiden 4-5 tane de kendime ayırdım, nasıl böyle sıcacık biliyor musun, şu soğuk havalarda. Böyle soba gürül gürül yanar da kazağı çıkarmak zorunda kalırsın ya, hani böyle gıyış gıyış eder, elektrik birikmiştir içinde, kollarını boynunu falan gıcıklatır, aynı öyle şerefsizim.)

21 Kas 2011

Aman piyasalara bi' şey olmasın

Türkiye'nin en baba iktisatçılarından Erinç Yeldan'ın verdiği bir örnek vardı. Eskiden, derdi Erinç Hoca, televizyondaki ekonomi programlarının jeneriğinde fabrikaları görürdük, işçileri, kömür madenlerini, şantiyeleri. Şimdi ise jeneriklerde daha ziyade para sayan bir el, çınlayan bir borsa gongu, ya da elinde telefon sağa sola bağıran takım elbiseli bazı herifler görüyoruz. Ana-akım iktisat teorisine hakim olan değişimin, ya da ekonomi dediğimiz şeyin normal insan gözündeki algılanışındaki paradigma kaymasının birçok göstergesinden biriydi bu Erinç Yeldan'ın anlattığı.

Bugün dirilip kendi teorisinin aldığı hali görse hücceten tekrar gidecek olan Keynes'in, savaş sonrasında, Samuelson başta olmak üzere, anaakım iktisatçıların elinde maymuna çevrilmesiyle başlayan uzun ve karmaşık bir süreç bu. Ama bu sürecin doğal bir uzantısı olan "kutsal piyasalar" söylemi tarihin hiçbir döneminde bu kadar yaygın, ama aynı zamanda da bu kadar kırılgan ve inandırıcılıktan yoksun olmamıştı herhalde.


Günümüzde "piyasalar" çocukluğumuzun öcüsü, masalların fincancı katırı, kıssaların uyandırılmaması gereken evliyası yerine geçiyor. Piyasaları zinhar üzmemeli, ürkütmemeli, piyasaları dalgalandıracak, onun moralini bozacak, canını sıkacak her türlü hareketten kaçınmalıyız. Piyasalar bu haliyle gerçek insanların gerçek edimleriyle şekillenen mal ve hizmet pazarları olmaktan çok, tamamıyla bizim kontrolümüz dışında hareket eden, hikmetinden asla sual olunmayan, kadir-î-mutlak, bağımsız bir organizma gibi. İnsan eliyle var edilmiş bilimkurgusal bir yaratık, söylem ve ideoloji düzeyinde referanslarını kendi kendinden alan, soyut ve neredeyse metafiziksel bir imge. Çoluk çocuğu korkutur gibi korkutuyor, tehdit ediyorlar bizi. Aman ha, piyasalar etkilenmesin! Yunanistan hükümeti mesela kriz paketini referanduma götürmeye kalkıyor, Almanya'da, Fransa'da, Avrupa'nın geri kalanında cümle politikacı, ekonomist ve kanaât önderi elinden ekmeği alınmış gibi isyan etmeye başlıyor. Annesiyle babasıyla takışan, sinir bozucu, liseli bir ergen gibi cıyak cıyak bağırıyorlar: Peki ama piyasalar ne olacak!

Piyasalar bir illuzyonun da adı aynı zamanda. Kapitalizmin içsel dinamiklerinden bağımsız olmayan son iktisadî krizi söz konusu piyasalara sızmış olan üç beş hıyar bankacının açgözlülüğne bağlamayı nasıl beceriyorlarsa, ideolojik bir cihaz olan piyasaları da kapitalizmin bokunu püsürünü temize çekmek, makbûl ve makûl kılmak için kullanıyorlar. Tabiî piyasalardan kast edilenin reel ekonomiyle de bir ilgisi yok. Finans ve para piyasalarından söz ediliyor; senin benim anlayamayacağımız girift, olmayan malları alıp satmaya dayalı enstrümanların şekillendirdiği, ulusal hükümetlerin kontrolünden kaçıp başı sıkışınca aynı hükümetlere el açan piyasalar bunlar. Piyasalar söylemi uyandırdığı çağrışımlar itibarıyla da gerçek anlamından büyük ölçüde sıyrılmış durumda.

Şimdi mesela, politik olarak riskli bir hamle öncesi kanaât önderleri hep bir ağızdan, bu hamlenin piyasaları ürküteceğini yazıyor ve biz de buna inanıyoruz. (Gerçek emtia piyasalarında dönen dolapları öğrenmek isteyenleri bu arada, şuraya alalım.)

Dur şimdi, Zizek gibi anektodla bağlayayım: Veletli meletli bir sosyal psikoloji deneyi var. Veletlerin hepsine bir kitap veriyorlar ve 20. sayfada ne gördüklerini soruyorlar. Kitapların biri hariç hepsinin 20. sayfasında sincap resmi var. Bir tanesinde ise söz konusu çocuğun kendi annesiyle babasının resmi. Veletlere tek tek soruluyor ne gördükleri. Herkes tek tek sincap diye saydırıyor, sıra anne-babasını gören bizim talihsiz sübyana gelince, o garibim de sincap gördüğünü söylüyor. Bu deney 24 farklı çocukla yapılmış, 18 tanesi göz göre göre yalan atarak, sincap gördüğünü söylemiş.

O zavallı çocuk gibi biz de sincap gördüğümüze inanıyoruz. Oysa şu soruyu sormamız gerekmiyor mu: "İyi güzel de kravatlı tosunum, hadi diyelim piyasalar olumsuz etkilendi. Velev ki canı sıkıldı paşanın. O zaman ne olacak?" Tosun bu durumda size felâket senaryolarından bir tane beğenecek, bir sürü kriz edebiyatı parçaladıktan sonra, "Piyasalar olumsuz etkilenirse, en sonunda sen de olumsuz etkilenirsin, ey gerizekalı normal insan," diyecektir. Bu açıklamayı yeterli görenler tabii ki piyasalar tanrısına tapmaya, onu balla bademle beslemeye devam edebilir. Ama her şey bir yana sadece şu soru bile piyasalar söyleminin kâğıttan kaplan olduğunu ortaya sermeye yetecektir. (Normal insanımız biraz kaba, kusura bakmayın.) "Piyasalar etkilenmedi, iyi işledi de ne oldu emuğa goduğum? Yine kriz oldu, giren yine bana girdi."

(Daha yazacaklarım vardı ama ben de piyasalar tanrısına sonsuz bağlılık talep eden akademik dünyadan kopmuş bir yazarım, oyun disiplininden uzak bir insanım ve burası da bir blog. Şu halde, ben en iyisi bu yazıyı burada bitireyim ve Sinsırlı El Kohen'in dediği gibi, kağıttan külahımı tümörlü başıma geçirip dans etmeye devam edeyim.)

18 Kas 2011

Muhasebeci

Canım nasıl sıkkın, nasıl tatsızım o gün. Uzun süre dışarıya gidince böyle oluyor hep. Döndüğümde işler iyiyse bile kötüymüş gibi geliyor. Suratım mahkeme duvarı gibi.

Tanıştırayım abi, diyor bizimki.

Tanıştır amına koyiim, diyorum. Tanıştırınca ne olacaksa artık. Tanıştır bakalım.

Tanıştırıyor. Oracıkta kanım ısınıyor aslan parçasına. Bizimkinin heyecanlı heyecanlı tanıştırayım abi demesi boşuna değilmiş demek ki. Yazıhanede oluyor bunlar, tanıştığımız da yazıhanede yeni işe giren muhasebeci çocuk.

Ben sorunca, iki yıllık mezunuyum abi, diyor.

Oğlum, diyorum, dört yıllıkları, sekiz yıllıkları da gördük biz. Neden öyle utana sıkıla söylüyorsun. Adam olana tepe gelir lan iki yıl, diyorum.

Hoşuna gidiyor eşek sıpasının. Götünü kaldırdık ya, hemen tahsilat yapacak. Öyle tabii abi, dört yıllıkları cebimden çıkarırım, diyor. Aferin lan, diyorum.

Abi, diyor sorunca, peder ben çocukken kanserden gitti, anam baktı büyüttü bizi. Ben de şimdi kardeşimi okutuyorum, diyor.

Helal olsun lan sana, diyorum. Baksana, Türk filmi gibi çocuk bulmuş bizimki.

Tecrüben var mı lan, diyorum. Var abi, diyor. Son sınıfta Eskişehir’de bir muhasabecinin yanında çalıştım. Buraya gelince, başka bir muhasebecinimn yanına girdim. Altı aydır da nakliyeci Saraçlar’ın defterleri bende, diyor.

Niye ayrıldın lan Saraçlar’dan, diyorum.

Oradaki patronum Kadir abiyi tanırsın herhalde abi, diyor. He, diyorum, tanırım. Tanıyınca ne olacaksa amına koyiim.

Onun kendi yeğeni okulu yeni bitirdi abi, benim yerime onu alacaklardı. Beni de buraya o gönderdi zaten, diyor.

Sever misin lan Kadir abini, diyorum. Severim abi, niye sevmeyeyim, diyor. Yavşak. Sevmiyor aslında da bodosuna söyleyemediğinden lafı dolandırıyor.

Kadir’i arar sorarım ama bak, diyorum.

Sor tabii ki abi, ne olacak ki, alnım ak çok şükür, diyor. Aferin, diyorum.

Başladın mı bakayım ufaktan, diye soruyorum.

Başladım abi, diyor. Sonra efendim, defteri şöyle tutuyorum, hesabı böyle kesiyorum, fiş, fatura, senet, proforma, tır, konteynır; anlattıkça anlatıyor.

Tamam lan tamam, diyorum. Anlatırsın sonra.

Odaya geçiyoruz bizimkiyle, geveze lan bu, diyorum. Geveze abi, diyor. Aferin amına koyiim. İyi ki bellemişsin bunu.

Ama abi, diyor, işi iyi kıvırdı, çok çalışkan çocuk, hem de dürüst, diyor. Aferin lan, diyorum. Bize de çalışkanı, dürüstü lazım zaten. Varsın çok konuşsun amına koyiim, ne olucak ki. Çenesinden eskir eşek sıpası.

Başlıyor anlatmaya sonra. Abi, diyor, şu aradı, öteki sordu, beriki uğradı, Ali mal istedi, Veli borç istedi, Ahmet aktı, Mehmet ekşidi.

Kafam şişti be oğlum, diyorum. Dur bir ara ver hele. Yol yorgunuyum hâlâ.

Çay söyliyim mi abi, diyor. Söyle amına koyiim diyorum, söyle, çay gelince ne olacaksa.

Bizimki çay söylemeye giderken, bıraksam mı lan hepsini diyorum. Kazandığımız üç kuruş para zaten, allahlık iki atölye eskisinde sağa sola fason mal çıkarmaktan başka bir yaptığımız yok. Ama sorsan, havamızdan yanımıza varılmıyor amına koyiim. Çay gelince, şu yeni çocuğu çağır bakıyım, diyorum bizimkine.

Adın neydi senin genç, unuttum, diyorum. Mert abi, diyor. Adın gibi mert misin lan, diyorum. Evelallah abi, diyor. Hoşuma gidiyor böyle eyvallahsız olması. Patronuyla konuşuyor neticede.

Bak, diyorum, bizim işte güven önemlidir. Burada yüz yüze bakıcaz hep, birbirimize güvenmezsek bu iş olmaz, diyorum. Sen bana güveneceksin, ben de sana, tamam mı lan, diyorum.

Tamam abi, diyor, başı dik. Tabii ki öyle olucak abi, diyor. Öyle olacak tabii amına koyiim.

Maaş falan konuştunuz mu bizimkiyle, diyorum. Konuşmadık henüz abi, siz ne verseniz kabûlümdür, diyor. Oğlum manyak mısın, diyorum. Öyle şey olur mu, hakkını almaya bakacaksın bu dünyada.

Doğru söylüyorsun da abi, diyor, ben sizin hakkımı vereceğinize inanıyorum. O yüzden sigortam olduğu sürece siz ne verseniz kabul, diyor. Bak bak bak. Bayağı bildiğin tilki lan bu. Hem alttan alıyor, sadık eleman pozlarında, hem de çaktırmadan pazarlık yapıyor.

Tamam lan, diyorum, sigortanı yapıcaz tabii, eşşek değiliz ya. Estağfurullah abi, diyor. 800 iyi mi lan, diyorum. Gözleri parlıyor. İyidir abi, diyor. Tamam diyorum, nüfus cüzdanını evraklarını falan ver bizimkine, o yaptırır girişini.

Allah senden razı olsun abi, diyor. Senden de koçum, Allah utandırmasın, diyorum. Ayağa kalkıp, elini sıkıyorum kopilin, hoşuna gidiyor. Sağol abi, deyip çıkıyor odadan.

Çayımı içerken, gazeteye bakıyorum. Bir sürü telefon edilecek, evrak imzalanacak, atölyeye gidilecek, sağa sola dert anlatılacak, bankaya uğranacak. Hiç birini yapasım gelmiyor.

Ben eve gidiyorum lan, diyorum bizimkine. Aman abi, diyor. Hiç değilse şu çek işini halletseydik. Adamlar on gündür seni bekliyor, diyor. Hallederiz lan, diyorum. On gün bekleyen, bir gün daha bekler. Bir günün faiziyle iflas mı edecek amına kodumun çocuğu?

Tamam abi, diyor bizimki. Nasıl abi, diyor, tam ben çıkarken, beğendin mi muhasebeci çocuğu?

Oğlum senin akraban falan mı bu lan, niye bu kadar üstüne düştün, diyorum.

Yok abi, diyor, hani ilk kez birini işe almaya ben karar verdim ya, o yüzden diyor. İyi amına koyiim, diyorum. Aferin. Beğendim çocuğu, iş görür. Çalıp çırpmasın diye iyi de para verdim, çalışsın bakalım itoğluit, diyorum.

Tamamdır abi, iyi düşünmüşsün, diyor bizimki. Amına kodumun yalakası.

Kaçtım ben, hadi sabah erken gel de işimize bakalım, diyorum. Çıkıyorum.


* * *

Aradan geçmiş dokuz ay. Yine dışarıdan gelmişim bir gün, sabah yazıhaneye uğramam lazım ama ayaklarım geri geri gidiyor. Dışarısı da soğuk aksi gibi. Nasıl kış mevsimiyse arkadaş, Nisan oldu gitmiyor şerefsiz. Arabayı sıfır yanaştırayım derken, sol aynayı çiziyorum, iyice canım sıkılıyor. Kapıyı çarpıp iniyorum arabadan. Yazıhanenin zilini çalıyorum, çaycı kadın açıyor.

Bizimki nerede, diyorum.

Gelmedi henüz, diyor. Gelmezse gelmesin, diyorum. Gelip de fatmaşanın şeyini mi kesiveriyor sanki bana. Bugün de gelmesin yavşak.

İçeriye giriyorum, bizim muhasebeci çocuk da yerinde yok. Bu nerede, diyorum, çaycı kadına. O da gelmedi daha beyim, diyor. Bu kadın, bu beyimleri, efendimleri nereden öğreniyorsa artık. Televizyonu yasaklayacaksın bu millete abicim. Adanalı toprak ağasıyız sanki amına koyiim.

Cebini arıyorum bizimkinin, kapalı. Muhasebeci yavşağını arıyorum, o da açmıyor. İşkilleniyorum, bizimkinin evini arıyorum. Karısı ağlamaklı, dün geceden beri eve gelmedi, ben de sizi arayacaktım, polise de haber verdim, diyor.

Kasayı açıyorum, boş. Internet’ten banka hesabına bakayım diyorum, şifre geçersiz, diyor. Bankayı arıyorum, bu hesapla ilgili bilgi alma yetkiniz yok, diyor kevaşenin teki. Sen benim kim olduğumu biliyor musun hanımefendi, diye bağırmaya başlıyorum. Bağırıp çağırdıktan sonra, telefonu duvara fırlatıp parçalıyorum.

Allak bullağım, esaslı bir dayak yemiş gibi. En çok da muhasebeci ibnesinin yaptığı koyuyor. Hadi öteki, yalakanın, düztabanın tekiydi, biliyorduk da; muhasebeci çocuğa gerçekten kanım ısınmıştı, güvenmiştim ibneye.

Karısı gelmiş bizimkinin, benle bağlantıya geçerse size haber vereyim mi abi, diyor. Ver amına koyiim, ver. Haber verince ne olacaksa…

* * *

Sonradan öğreniyorum, yavşak muhasabecinin abisi bizimkinin çocukluk arkadaşıymış. Anne-baba hikâyeleri falan komple yalan. Saraçlar’a da aynı yalanı söylemiş godoş. Yıllardır bunu kolluyordu herhalde dürzüler. Hesapta, kasada ne var ne yoksa, hepsini indiragandi yapıp toz olmuşlar. Ne duyan var ne gören. Polis arayacak bulacak da paraları geri alacağız amına koyiim. Nah alırsın!

Kendi kendine işi gücü bırakmayı düşünüp, hırsına yenik düşer de bırakmazsan, aha böyle zorla bıraktırırlar adama. O zaman para ederken satıp savmadın da ne oldu amına kodumun şaşkını? Şimdi yok pahasına elden gitti hepsi, sıfıra sıfır elde var sıfır amına koyiim.

Vikici

Sıtarasız Jimmy, yardım yapacağımız varsa bile senin sıfatını görünce vazgeçiyoruz oğlum. Resimli yapma şu "Allah rızası için" duyurularını. Başka bir formül bul be, üzme vikicileri...



Viki deyince, Almanca'da "şiki miki" diye bi sıfat var, çok seviyom. Böyle trendi gibi son moda gibi manası var ama daha ziyade dalga geçmek için kullanıyorlar, azıcık müstehzi bir havası da var. Hepimiz şiki mikiyiz.

16 Kas 2011

Korku atmosferi budur

Film: Kiralık Ev
Slogan: Odanın birinde dede oturuyor

Berlin'de Kuşku

Berlin’in yeraltında vızır vızır ilerleyen sarı vagonlar, taşımacılık işlevleri bir yana, Berlinlilerin ruh sağlığını da dengeleyerek şehrin büsbütün şirazeden çıkmasına engel oluyorlar. Bir kollektif kuşku hissi var ki bu şehirde, özellikle kış aylarında bir köpük gibi kabarıyor, şehrin en olmayacak mahallerinde, en beklenmedik köşelerinde bir öcü gibi karşınıza dikiliveriyor. Kocalar, karılarından; karılar kocalarından kuşkulanıyor. Yerliler yabancılardan kuşkulanıyor, ihtiyarlar gençlerden, gençlerse kendilerinden. Herkes herkesten, en yakınından bile kuşkulanıyor; su katılmadık, saf bir güven hissinin özlemine kış güneşi bile nüfuz edemiyor. Havalar soğumayagörsün, sokaktaki insanların bakışları değişiyor, kasiyerler, otobüs şoförleri, gece bekçileri, banka memurları, barmenler ve kiralık katiller size az sonra bıçağı çekip dalaklarını yaracakmışsınız da fırsat kolluyormuşsunuz gibi bakmaya başlıyorlar. Boyunsuz Erhardt’a sorarsanız Nazi dönemi bilim adamlarının Almanya’ya ve insanlığa bıraktıkları tek önemli miras, kuşkunun derecesinin metrekare başına düşen insan sayısıyla ters orantılı olduğunu saptamış olmaları. Naziler’in bu saptama doğrultusunda insanları dar bir alana sıkıştırmak için ilk akıllarına gelen şey ise binlerce kişinin katıldığı yürüyüşler ve toplantılar. Günümüzde ise işte bu sarı yeraltı vagonları kurtarıyor şehri, toplu bir paranoyanın kıskacına kapılmaktan. Öyle ki, çocuk kitaplarına periyi bırak cadı kontenjanından bile giremeyecek denli perilikten çıkmış bir perinin dolduruşuna gelerek Sonjalar’dan intikam almaya adadığım bu gecenin en rahatlatıcı kısmı sarı vagonun içindeki bu yolculuk olacak herhalde. Fare tıynetli Berlinlilerle birlikte yıllardır süren birbirimizden gözlerimizi kaçırma idmanlarının neticesini artık yavaş yavaş almayı başardığımız bu gece yolculuğu, unvan maçına çıkan boksörün kendisine ayrılan odadaki son motivasyon denemesi yerine geçiyor. Birazdan kopacak kıyametin yankısını 74 Zaire’yle kıyaslayacak yerel tarihçiler.

4 Kas 2011

Gardaşımı geri ver Alamanya

Kaynak: Koşan adam E. ve onun eski öğrencisi. Sağolsunlar.

3 Kas 2011

Yürekli kız

Dış görünüşe kanmayın sağdeçlerim.

Ayıptır söylemesi köfteciye gittim bugün. Siparişimi vermiş beklerken böyle çıtı pıtı, sıska, şık trençkotlu, tiki gözlüklü bir hanım kızımız girdi mekâna. Hani meslek tahmini sorsanız ya mimar derim, ya da halkla ilişkiler uzmanı falan. Ben de insan sarrafıyım ya, kendi kendime diyorum, bu kızımız şimdi ya salata sipariş eder ya da en fazla hellim peynirli sandviç falan ister. Sen öyle san!

Geldi böyle yavaş yavaş tezgâha. Sonra düzgün bir Türkçe'yle, "Ben bir ekmek arası yürek alabilir miyim?" dedi. Yürek be oğlum, bildiğin yürek lan! Onu yiyecek kız. Hem de ekmek arası. Ben o mekâna sürekli giden adamım, yürek sattıklarını bile bilmiyorum. Neyse ki yürek gelmemiş bugün de kızımız uzun süre düşündükten sonra köftede karar kıldı.

İşte kimsenin işine yarmayacak bu anımı burada sonlandırıyor, ekmek arası yürek sipariş eden çıtı pıtı genç kızlarımızın sayılarının artmasıyla birlikte toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğinin de bir nebze azalabileceğine dair belli belirsiz bir umut beslediğimi de açık etmek istiyorum. Kurban Bayramı yaklaşıyor şimdi, aynı kızımız mesela bayram sabahı allı pullu, kınalı bir kuzuyu tek hamleyle yere yatırıp, yeni bilenmiş Bursa bıçağını da boğazına çalıverse; hoş olmaz mı? Tamam canilik manilik ama mezbahalarımızda görmek istediğimiz hareketlerden biri olduğu muhakkak.

Gel babaya


Arzu ederseniz hediyem olarak size bir selam gönderirim.

2 Kas 2011

İki Yüz Doksan Bin Mark

İki yüz doksan bin mark kardeşim. İki yüz doksan bin mark. Sen bir arada gördün mü o parayı? İki yüz doksan bin mark kaptırdım ben bu dinini siktiklerime.

Ne sövmeyecekmişim yahu? İki yüz doksan bin mark diyorum, iki yüz doksan bin mark. Altmış altıda geldim ben bu memlekete. Sıfırla geldim, sıfır. İt gibi çalıştım kardeşim. Yeri geldi bir iş yetmedi, ikinciye girdim, o da yetmedi haftasonları pazarcılık yaptım, o da yetmedi elâlemin bokunu temizledim. Hayatımı verdim ben bu memlekete. Ne için? Üç beş kuruş kazanıp dünyalığımızı yapalım diye. Çoluk çocuk rahat etsin, eloğlunun eline bakmasın diye. Vakti gelip de memlekete döndüğümüzde rahat edelim diye. Gidip köyüme camiî değilse bile, bir minare, bilemedin bir şadırvan yaptırayım; hiç biri olmuyorsa iki halı alıp yere serdireyim de cemaât kuru betona alnını koymasın diye. Ama ne oldu? Dini, ahlâkı, Allah’ı ağzından düşürmeyen aldı gitti bizim dünyalığı, biz de kaldık böylece ayazda kalmış bekçi yarrağı gibi.

22 Eki 2011

Türkiye'de ırkçılık yok ki...


Kaynak: Roni Margulies, "Bugün Pazar Yahudiler Azar", Kanat Y.

21 Eki 2011

Tang için, pamuk helva yiyin

- Biliyorum üstünden çok zaman geçti ama duyuyorum yine de sağda solda. Steve Jobs şöyle dahi, böyle datlı, öyle hakikatlı, bambaşka vizyoner, akıl almaz bir yiğido, kalender bir peygamber yarısı diyenler; neden böyle yapıyorsunuz? Ayıp olmuyor mu?

- Ben pek bilmiyordum, Edward Kienholz şahane bir sanatçı ağabeyimizmiş meğer. Güzel eserler bırakmış bize, bir portatif savaş anıtı olsun, bir bastır koşum yollar doçun olsun; şahane şeyler değil mi? Bakın buyrun. Doçla ilgili şu yazı da iyi.

- Eğer baban salmazsa / Yalandan hastalan gel


- Görsel mi? 16 Kasım 1955, Milliyet gazetesi. Boş zamanlarımda Milliyet arşivinde dolanıyorum, zevkten zevke koşuyorum. Entel youpornu vallahi.

- Kaddafi'nin ölümü ve "resim yoksa ölü yok" anlayışı üzerine, Che'nin öldükten sonra dağıtılan resimlerine bağlayarak: Hurda...

- Manganelli'nin "Centuria"sını okumayan hata eder ama. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu.

- Schwarzkopf var ya kozmetikçi, bıyıklı erkekler için badem yağı çıkarsa piyasaya. Sloganı mesela "von Schwarzkopf, für Schwarzkopf" olsa, eğlensek...

- Kuzey Kore'nin lideri var ya Kim İl Jong muydu neyse, Güney Kore medyası onun torununun feysbuk, tivitır şeylerini ele geçirmiş. Oğlan pek moderen, pek değişik çıkmış. Feysbukta millete diktatörlük mü iyi demookrasi mi diye sorduktan sonra kendisi de ben demokrasiden yanayım diyesiymiş. (Eee hadi "diyesiymiş"i başka dile çevir.) (Gereksiz ikinci parantez. Benim bi çok kral abim var Mesut adında. Kendisi Bavyera kırsalının en çok kitap okuyan, en yakışıklı, en kalender adamıdır. İşte bu Mesut Abim, içinde "neden sonra" bağlacının geçtiği kitapları okumuyor, kitabın ortasında bu bağlacı görürse anında bırakıyormuş kitabı. Gıcık oluyor adam o bağlaca, ne yapsın.)

Nihayetinde Hilmi Yavuz dakika ve skor versin, dağılalım:

saat geldi, ondan artık eminim;
o tekinsiz ve o irinli saat,
çalınca, bilirim, yollar cerahat
gibi akacaktır kalbime benim...

18 Eki 2011

KARL

Karl, cebindeki son yirmiliği de tek kolluya kaptırdıktan sonra yerinden doğruldu. Yavaşça ayağa kalktı, sandalyenin arkasındaki montunu alıp giydi, kapüşonunu başına geçirip, sağına soluna hiç bakmadan çıktı casinodan. Çıkar çıkmaz sert bir rüzgârla sersemledi, montunun fermuarını çekti. Yürüdü. İstasyonun önünde dört-beş genç toplanmış hiç konuşmadan bira içiyorlar, geleni geçeni kesiyorlardı. Onların uzağından geçebileceği halde, gözlerini en iri görünenine dikerek, inadına onların dikildiği yöne doğru ilerledi. Gençlerden iri yarı olan değil ama bir başkası ona laf attı. Adımlarını yavaşlattı, ama cevap vermedi. Tam önlerinden geçerken, bu kez iri yarı olan bir şeyler söyledi. Karl durdu. Başını çevirip iri yarı olanın gözlerinin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Bira içen gençler de bir şey söylemediler. Karl bunun üzerine, başından hafifçe düşmüş olan kapüşonunu iki ucundan tutup gözlerine kadar indirdi ve hızlı adımlarla yoluna devam etti.

Yaşadığı apartmanın kapısının önüne geldiğinde, orada dikilmekte olan bir grup başka genç adama başıyla hafifçe selam verdi. Eve girdi, asansörü beklerken, gözlerini aynı noktaya dikip hiç kıpırdamadan durdu. Asansör geldi. 17. kata çıktı. Yaşadağı dairenin kapısını açtı. Evin daracık salonunda sarmaş dolaş televizyon seyretmekte olan babasıyla, onun sevgilisi olan kadına bakmadı bile. Onlar da zaten ses çıkarmadılar. Odasına girdi, üzerindeki montu çıkarmadan yatağına uzandı. Gözlerini kapadı, beş dakika kadar öylece yattı. Sonra hiç doğrulmadan, yatağın altındaki ucuz viski şişesine uzandı. İçmeye başladı. Sızdı.

Uyandı. Dışarıdan gelen sesleri duyunca, saatin henüz erken olduğunu düşündü. Yeniden uyumaya çalıştı. Sesler kesilmedi. Güçlükle kalkıp masada duran saate baktı, öğle vaktiydi. Babasının ve sevgilisinin çoktan işe gitmiş olmaları gerekiyordu. Kalktı. Seslerin geldiği mutfağa yöneldi. Mutfakta babasının sevgilisi Sarah kahvaltı yapıyordu. Sıcak kahve teklifi ve kızarmış ekmek Karl’ın aklını çeldi. Hiç niyeti olmadığı halde, nefret ettiği Sarah’yla birlikte kahvaltı masasına oturdu. Karl sormamıştı, ama Sarah o saatte neden hâlâ evde olduğunu açıklama gereği duydu. Temizlik firmasındaki işinden kovulmuştu. Karl neden kovulduğunu, bundan sonra ne yapacağını falan sormadı. Sarah, son dilim tereyağlı ekmeğini de yedikten sonra, İş Bulma Merkezi’ne gitmesi gerektiğini söyleyerek masadan kalktı. Karl ona şans dileyecekti, vazgeçti.

Karl, kahvaltı masasını topladıktan sonra tekrar odasına gitti. Yüzer tane mekik ve şınav çekti. Sonra ellerini başının arkasına alıp, yatağa uzandı. Tavanı seyretti. Tavanı seyrederken koltuk altlarından gelen kokudan rahatsız oldu. Duş almaya karar verdi. Duşun altındayken hiç planlamadığı halde mastürbasyon yaptı. Duştan çıkıp bir gün önceki kıyafetlerini giydi ve evden çıktı.

Apartmanın kapısındaki gençlere yine selam verdi. Manni’yi aramak için cep telefonunu eline aldı, sonra vazgeçti. Önce Manni’yle sürekli takıldıkları bara bakmaya karar verdi, onu bulamadı. Marketten bir Sternburg alıp, barın karşısındaki parka gitti. Birasını açtı, bankta bulduğu üç gün öncesinin tarihini taşıyan B.Z.’ye göz gezdirdi. Birası bitmek üzereyken Manni’yi aradı. Manni, nerede olduğunu söylemedi, lafı eveleyip geveledi. Karl sinirlendi, telefonu kapadı.

Manni’nin nerede olduğunu tahmin ediyordu. Marketten, biranın depozitosu olan sekiz centi aldıktan sonra, onu bulmak üzere yola koyuldu. En iyi arkadaşının son zamanlarda sıkça takıldığı, Karl’ın ise özellikle uzak durduğu bara doğru giderken, aradığı adam yarı yolda karşısına çıktı. Manni, yanında Uwe’yle birlikte ona doğru yürüyordu. İri yarı, orta yaşlı, sürekli deri montla dolaşan ve başında saç olmayan Uwe, mahallenin gençleri arasında sevilen, sevilmese bile korkulan bir adamdı. Bar işletiyordu, başka karanlık işleri ve ilişkileri vardı, aynı zamanda partinin ileri gelenlerinden biriydi. Karl, karşısında Manni’yle Uwe’yi görünce hiç sevinmedi. Uwe’yle kayıtsızca el sıkıştı, Manni’yle ise kendi geliştirdikleri usûlle selamlaştılar. Uwe, Manni’yi inşaat işi yapan bir arkadaşıyla tanıştıracağını, isterse birlikte gidebileceklerini söyledi. Karl, hiç istemediği halde, Uwe’den çekindiği için bu teklife hayır diyemedi. Brilikte yürümeye başladılar. On beş dakikalık yürüyüş boyunca Uwe konuştu, Manni onayladı ve destek verdi, Karl ise sustu. Uwe ona, artık yaşının ilerlediğinden, böyle işsiz güçsüz ve verimsiz bir yaşamın Karl’a yakışmadığından, Karl’ın zekasını ve gücünü kuvvetini ziyan ettiğinden dem vurdu. Dayanışmanın önemini vurguladı, bağlantıları sayesinde hayatını kurtardığı diğer gençlerden söz etti. Tıklım tıklım dolu bir dönercinin önünden geçerlerken, Türklerin zenginliğiyle ilgili sert bir yorum yapan Manni’ye müdahale etti. Önceliklere, alınması gereken tavırlara ve seçtikleri kelimelerin önemine ilişkin Karl’ın doğru dürüst takip etmediği birkaç cümle söyledi. İnşaat işi yapan adamın bürosuna girmeden önce Karl’a dönüp, onun çevresindeki hiç kimsenin sırtının yere gelmeyeceğini söyledi.

Karl; inşaat işi yapan adam, Uwe ve Manni’yle konuşurken sessizce dinledi. Sorulduğunda, kısaca kendini tanıttı. Görüşmenin sonunda tıpkı Manni gibi o da adama telefon numarasını verdi. Uwe, orada biraz daha kalacağını söyleyince, Manni’yle ikisi bürodan çıktılar. Güneş batmak üzereydi. Bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Manni sonra, Uwe’nin ne kadar kıyak bir adam olduğundan söz etti, Karl tepki vermedi. Sonra, arkadaşının Uwe’nin barına gitmek istediğini bildiği için eve gideceğini söyleyerek ondan ayrıldı. Ayrılırken Manni’yi uyarmak, onu bekleyen tehlikelere dikkatini çekmek geldi içinden, ama yanlış anlaşılacağını düşünerek sustu.

Karl, eve gitmedi. İlk gördüğü marketten iki şişe Sternburg aldı. Birini açtı, diğerini de montunun cebine koyarak tramvay durağına gitti. Tramvaya biletsiz bindi. Dört durak sonra inip, boşalan şişeyi yol kenarına bıraktıktan sonra çakmağıyla cebindeki diğer şişeyi açtı ve o civardaki en büyük alışveriş merkezine doğru yürümeye başladı. Birasını bitirip, şişeyi bir ağaç dibine bıraktıktan sonra, alışveriş merkezinin hemen yanıbaşındaki büyük Burger King’e girdi. Çalışanlara göz gezdirdi, en soldaki sıraya girdi ve beklemeye başladı. Sıra ona geldiğinde, tezgâhın arkasındaki kızdan beklediği tepkiyi alamadı. İki tane hamburger sipariş etti, hafifçe eğilerek kıza mesaisinin ne zaman biteceğini sordu. Kız cevap vermedi. Karl tekrar sordu. Kız yine cevap vermedi. Karl hamburgerlerini alıp, Burger King’ten çıktı. Kapıdaki açılış ve kapanış saatlerine baktı. Sonra iki hamburgeri çok kısa süre içinde bitirip, çevrede ucuz bira satan bir market aramaya koyuldu.

Karl, Burger King’in kapanış saatine kadar iki Sternburg daha içti ve personelin kullandığı arka kapıda, eski kız arkadaşı Meike’yi beklemeye başladı. O beklerken aynı kapıdan takım elbiseli bir adam çıktı. Karl’ı tepeden tırnağa süzüp, orada ne işi olduğunu sordu. Karl, gözlerini onun suratına dikerek, elindeki sigarayı, adamın ayaklarının dibine fırlattı. Orada ne işi olduğunu söylemedi. Takım elbiseli adam da üstelemedi zaten. Elinde taşıdığı paltoyu alelacele üstüne giydikten sonra arabasına binip uzaklaştı.

Takım elbiseli adamdan beş dakika sonra aynı kapıdan çıkan Meike de Karl’a orada ne işi olduğunu sordu. Karl, onu beklediğini söyledi eski sevgilisine. Meike, bu durumdan hoşnut olmadığını, aralarında artık hiçbir şey kalmadığını söyledi. Karl’ın kalın kafasına girmesi için, tüm bunları daha kaç kez tekrarlaması gerektiğini sordu. Sonra hızlı adımlarla tramvay durağına doğru yürümeye başladı. Karl da onun arkasından.

Kısa süren yürüyüş boyunca Karl ona yalvardı, hatalarını fark ettiğini, bir şans daha istediğini söyledi; Meike ise sürekli aynı şeyleri tekrarladı. Karl, Meike’nin itirazına rağmen onunla birlikte tramvaya bindi. Tramvayda da tartışmaya devam ettiler. Dilediği özürlerin ve yakarışlarının hiçbir işe yaramadığını gören Karl, öfkelendi. Meike’ye bağırmaya başladı. Kendini kime siktirdiğini bildiğini söyledi. Tramvaydaki yolculardan bazıları o tarafa döndüler. Karl, şöyle bir etrafı süzdükten sonra başlar yeniden öne eğildi. Karl, başını öne eğmeyen ve kınayan gözlerle onları seyretmeye devam eden yaşlı bir kadına dönüp, “sana ne” dercesine bir el hareketi yaptı. Bunun üzerine o kadın da başını çevirip, dışarıyı seyretmeye başladı. Karl, yakası açılmadık hakaretlerini sürdürdü. Meike hiç ses çıkarmadı, ona hiçbir karşılık vermedi. Meike’nin ineceği durağa geldiklerinde, Meike yine hiçbir şey söylemeden kapıya yaklaştı, Karl’ın kendinden utanması gerektiğini söyleyerek trenden indi. Karl, olduğu yerden hiç ayrılmadı. Orospu, diye bağırdı Meike’nin arkasından.

Karl, Meike tramvaydan indikten sonra boş bulduğu ilk koltuğa oturdu. Yanına kimse oturmasın diye sol elini, yanındaki koltuğa koydu ve o koltuktan hiç kalkmadan tramvayın son durağına kadar gitti. Tramvaydan indi. Ters yöndeki diğer tramvayı bekledi ve gelince ona bindi. Lichtenberg durağında tramvaydan indi. İlk gördüğü büfeden bir Sternburg alıp, büfenin önündeki banklardan birine oturdu ve Manni’yi aradı, nerede olduğunu sordu. Manni, Uwe’nin barında olduğunu söyleyerek, Karl’ı da oraya davet etti.

Karl, elindeki Sternburg’u bitirine kadar oturduğu banktan kalkmadı. Etrafını seyretti, şişenin ambalajını çıkarıp elinde top haline getirdikten sonra sokağa fırlattı, iki tane sigara sarıp içti ve birası bitince önce saatine, sonra cebinde kalan paranın miktarına bakıp Uwe’nin barına doğru yürümeye başladı.

Basübadelmevt

Almak isteyen buyursun...

Vesile oldu, anlatayım. 18 yaşımayım, memleketteyim, yaz tatili, dışarısı günlük güneşlik, millet sokaklara atmış kendini, devlet dairelerinde iş verimi yerlerde, çekirdekçiler, fındıkçılar, yeşil nohutçular satış rekorları kırıyor, ben evde Diriliş okuyorum. Kahramanın roman boyunca devam eden arayışını takip ediyorum, o sıcakta 600 sayfalık torik gibi cildi deviriyorum, sonunda ne mi oluyor. Bizim şaşkın kahraman, aradığı şeyi dinde buluyor. Rahmetli Tolstoy'a okkalı bir küfür sallayıp en yakın mesire yerine atıyorum kendimi. Böyle dirilecektiyse adam, baştan hiç öldürmeseydin keşke be Tolsti.

17 Eki 2011

Bala, bekmeze, reçele gereken önem verilmiyo

bana galırsa, bala bekmeze reçele gereken önem verilmiyo gahvaltılarda.. sonra her zaman, her sofrada olmayan enteresan başka gahvaltılıklar da var.. mesela fıstık ya da fındık ezmesi.. ekmeğin üstüne sürcen, üstüne bal ya da reçel, çok datlı olur.. mesela sarelle, mesela bak helva.. helvayı ekmek arası yapcen ama.. pazar ekmeği alcen özel, arasına sürüp, gine reçel ya da bal ilavesiynen yeycen.. çayınan datlı olur.. bi de köylerde falan gahvaltıda çorba içilir ki, ben pek bu alışkanlığı edinemedim.. bizim peder mesela gahvaltıda tarhana çorbasına bayılır.. bi de tuhaf bi gahvaltı alışkanlığım da şudur, evde diyelim hamsi pişmişse akşamdan ve birazı galmışsa, sabah ben onu gahvaltıda çaynan yimeyi çok severim.. tiksinmeyin de bi deneyin bak, çay ve hamsi şahane ikilidir.. ama hamsi soğuk olcek.. o şart.. bunun dışında tabii çocukluğumuzda ayda bir felan gahvaltıda sucuk olunca nasıl sevinirdik, götümüz düşerdi.. şindi sucuk daha bol ama ben hâlâ gahvaltıda sucuk olunca, çocukluğumdaki gibi mutlu oluyom.. hele böyle üşenmeyip salçalı malçalı tost yaparsam daha da bambaşka oluyo.. bunun dışında tabii yumurta da vazgeçilmez bir haftasonu gahvaltısı unsuru.. yağda olsun, gaynanmış olsun, sucuklu olsun, her türlü yinir yumurta gahvaltıda.. bi de bizim ibo'nun galabalık gahvaltılarda illa ki yapıp önümüze goyduğu patatesli yumurtalı zebzeli bi yimak vardır, o da nefis olur.. ama bu yimağın özelliği hiçbir zaman yetmemesidir.. hep tavanın dibini süpürene gadar yinir, gine de kimse doyamaz.. bi de şindi salam sosis gibi şeyler gonuyo gahvaltıda ama ben o konuda eski kafalıyım, mecbur galmadıkça ağzıma bile sokmuyom o gayış gibi salamları sosisleri.. yapay bi yiyecek bilader, sucuğun yeri ayrı ama.. bunun dışında tabii peynir, zeytin, tereyağ ve domatı saymıyom.. benim için üç temel unsur, gahvaltının üç olmazsa olmazı var: yağ, peynir ve eppek.. bunlar olmadan gatli zevk alamam gahvaltıdan.. ama eppeğin de bi şekilde gızartılması şart.. bunun çeşitlemeleri de olur tabii.. bizim orda yuka eppeğinden yapılan muskanın dadına doyaman mesela.. sonra bazlamadır, bükmedir, bürektir, hele bunlar varsa gahvaltıdan hiç kakası gelmez insanın.. gine enteresan bi gahvaltı unsuru da, en azından bizim aile özelinde gahvaltıda gaburga yimektir.. genellikle gurban bayramının ikinci günü sabah gahvaltısında, bizim evde mutlaka guzunede nar gibi gızarmış guzu gaburgası yinir.. böyle çayın yanında yağlı yağlı sıyırırsın o gaburgaları, etli yeri denk gelsin diye uğraşırsın.. keza kimi haftasonu gahvaltılarında gavurma yimek de caiztir.. üstüne yımırta gırıldığı da olur gavurmanın emme ben tercih etmem bunu.. gavurma sade olmalı, yağına eppek banılmalıdır arkadaş.. baldan bekmezden girdik nerelere geldik görüyon mu.. hadi bakam iyi bakın kendinize, bala bekmeze reçele gereken önem verilmiyo, bu konuyu da yeniden bi düşünün..

13 Eki 2011

Demirdöküm

Bugün 6 Ağustos, hava çok güzel. Ben bohem hayatımın son günlerini yaşadığıma inandığım için, hemen hemen her gün dışarıya, sevdiğim kafelere atıyorum kendimi. Genellikle aynı yerlere gidiyorum. Bisikletle ya da yürüyerek gidilebilen, müdavimlerinin olduğu, turist patırtısından uzak, kendimi rahat hissettiğim, ucuz ve güzel kahve yapan yerler bunlar. Bu mekânlara genellikle tek başıma gidiyor, yanıma okunacak bir kitap ya da dergi ile bilgisayarımı alıyorum. Çoğu zaman ilk kahvemi mekândaki gazetelerden birinin eşliğinde içiyorum. Sonra bilgisayarımı açıyorum. Eğer elimde herhangi bir iş varsa, ki sık sık oluyor, onunla cebelleşiyorum. İş yoksa ya da benim iş yapasım yoksa, bir şeyler yazıyorum. Genellikle öyküler yazıyorum. Fena olmayan öyküler yazdığımı düşünüyorum. İnsanın öykü yazarak hayatını kazanabileceği bir dünya hayal ediyorum kimi zaman ve sonra kendi kendime gülüyorum. Öykü yazmaya beni iten etkenler arasında üzerine parmağımı koyup, işte suçlu budur hakim bey diyebildiğim bir tanesi var ki, bu sebeple öykü yazmak beni mutlu ediyor. Ateş başında hikâyeler anlatan bir dede, bir nine gibi hissediyorum kendimi. Kitaplardan, filmlerden, resimlerden, ailemden ve arkadaşlarımdan oluşan bir dünyanın gamsız ve tasasız bir sakiniyim ben. Bu dünyanın dışındaki her türlü eylemim, başkaları için aslında. (Bir de tabii şöyle küçük bir ayrıntı var, hayatımı kazanmam gerekiyor.) Yazı yazarken kimi zaman kendimi kaybediyor, dilin o büyüleyici, tahrik edici, sarhoşluk verici sularına bile bile bırakıyorum kendimi. İşte o zaman, hiç hesapta olmayan kallavi kelimeler, kocaman kocaman cümleler, tumturaklı benzetmelerle boğuşurken buluyorum kendimi. Böyle zamanlarda kendim için ya da ateş başında ağzını açmış hikâye bekleyen çocuklar için değil de yazının kendisi için yazıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Eğer varsa yeteneğimi (ki doğuştan gelen yeteneğe inanan biri değilim) yazıya rehin vermişim ve hiçbir zaman geri alamayacakmışım gibi geliyor. Kimi zaman önceden hesap ediyor, tasarlıyorum yazacaklarımı. Kafamda evirip çeviriyor, taslak halinde not alıyorum sağa sola. Ama kimi zaman da, ki bu daha sık oluyor, nereden geldiğini sonradan kesinlikle anımsamayacağım tek bir cümlenin boyunduruğuna giriyor ve azgın bir nehir gibi akıyorum o cümlenin arkasından. Sanıyorum bu yöntemle yazdıklarımdan daha çok zevk alıyorum. Bir sonraki cümlemin ne olacağını hiç bilmemekten, dilediğim yerde noktayı koyup bitirme özgürlüğünden, kaderleri dilediğim gibi düzleyip bozmaktan. İşte bazen de böyle, sıcak bir Cumartesi günü, mahallemin hızla mutenalaşan sokaklarından birinde yeni açılan bir cafenin sokağa atılmış masalarında, kahvemle cigaramı içerken bunları yazasım geliyor.

12 Eki 2011

Çay çorba

- Medellin'de çok güzel Pablo Escobar turu var. Evini, mezarını, vurulduğu yeri gezdiriyorlamış. Şuradan bakıla.

- Element of the Crime diye grup var, onun has adamı Sven Regener'in "Herr Lehmann" diye romanı var, anglosakson alemlerde "Berlin Blues" diye geçen. Pek muhabbetşinas, pek oyuncu, pek Berlin ruhlu bir roman çıktı, ayıla bayıla okudum Allah sizi inandırsın. Sonra işkembecide otururken, "Onun filmi de var ağabey," dediler. Kütüphaneden şeettim, Sakallı İbrahim'in dediği gibi, "inceliycem" yakında. Fragman burada.

- Zaytung'un en güzel yeri "son dakika" kısmı hele. "Kızların ilgisinden bunalan Kıvanç Tatlıtuğ, gördüğü ilk makine mühendisliğine sığındı..."

- Marx, polemikli yazılarında nasıl coşuyor, nasıl kendinden geçiyor bilsen. Şehvet sızıyor resmen yazdıklarından, gergef işler gibi küfrediyo herif.

- Bir de bu var, fantastik:
http://internetkhole.blogspot.com/

You can watch with binoculars work...

Mart 2010'dan Kapadokya hatırası.

(Bir de anımı anlatayım bari Zeki Müren gibi. Kapadokya'ya giderken Konya-Aksaray arası bir yerlerde mola verdik, benzinliğe girip, "Gaste var mı abi?" diye sordum. Abi koltuğunda yaslanıp, anasına sövmüşüm gibi suratıma bakarak, "Gaste miiii?" diye sordu. Hemen kaçtım.)

Aha da size şahane Google Translate İngilizcesi:

10 Eki 2011

Sefa

Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir adam olan Sefa, Brunnen Caddesi'ni iyi bilir. Cadde esnafını tanır, onlara selam verir, kapanan dükkânlardan da, tadilatlardan da, yeni açılacak olanlardan da ilk önce onun haberi olur. Sefa, kendisi de Brunnen Caddesi'nde dükkân açmış, o esnaflardan biri olmuştur ama kısa süren bu tecrübesinden söz etmeyi pek sevmez. Bu girişiminde Brunnen Caddesi ona iyi davranmadığı halde, o yine de küsmez caddesine. Başka bir işi yoksa – ki şu sıralar işsiz olduğu için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Birkaç onarımdan geçmiş olmasına rağmen o civardaki en döküntü apartman dairesinden hâlâ çıkmamış olması da biraz bununla ilgilidir. Zira Sefa, evini yalnızca geceleri uyumak için kullanır. Evinde en son yemek 1983'te pişmiş, en son mobilya ilk geldiği zaman Türk akrabalarından almış olduğu ikinci el yatağın kırılması yüzünden 1997'de mecburen alınmış, evine en son gelen misafir ise 2001 yılında gelip yalnızca bir gece kaldıktan sonra kaçarcasına burayı terk etmiştir. Almanya sınırları dahilindeki en eski buzdolabı Sefa'nın evindedir ve hâlâ çalışır durumdadır. Bu buzdolabından tereyağı, beyaz peynir, zeytin, ayva reçeli, salatalık turşusu ve zor günler için saklanan yarım şişe rakı hiç eksik olmaz. Evde içki içmeyi sevmeyen, bira kapağını açmaya bile üşenen Sefa, rakısını suyla karıştırılmış olarak saklar. Rakının hiç bitmemesi de bununla ilgilidir. Kırk yılın başı bir bardak rakı içti diyelim, içtikten sonra şişeye içtiğinin yarısı kadar su ekleyip yerine bırakır. Rakı gitgide seyreliyormuş, tadı bozuluyormuş, umursamaz. Hattâ rakıyı hayatından tamamen çıkarın, onu da umursamaz. Onu tanıyanları şaşırtabilir ama Sefa'nın aslında alkolle pek arası yoktur. İçiyorsa muhabbete ortak olmak, ortamı bozmamak için içiyordur. Ya da sıcak bir yaz günü diyelim, canı serin bir içecek çekmiştir. Gidip çocuk gibi kola fanta falan içemeyeceğine, takıldığı Alman mekânları da henüz ayran satmaya başlamadığına göre tercihini buz gibi bir biradan yana kullanır. Humboldthain Parkı'nda Olaf'la yaptıkları en sönüğü üç saat süren, o epik masa tenisi maçlarından sonra mesela, en büyük zevkleri karşıdaki bakkaldan birer Berliner Pils alıp, bakkalın önündeki banklarda yavaş yavaş biralarını yudumlayarak, az önce biten maçın kritiğini yapmaktır.

“Servisim hâlâ zayıf, ama eskisinden daha çok risk alıyorum.”

“Ben savunmadan şaşmam kardeşim. Ortaya vur, hata bekle.”

“Senin hayata bakışın da böyle zaten. Ortaya vur, hata bekle.”

“Öyle de, hayattaki rakipler senin kadar hata yapmıyor, sorun orada.”

9 Eki 2011

Acı soslu kızıl Sonja

Patates Klaus'un yakası açılmadık beyanatına hedef olan acı soslu kızıl Sonja'nın meyhanenin önünden kırıtarak geçişinin her gün tekrarlanan bir aktivite halini alması, emeklilik ikramiyeleri karşılığında heyecanlanma yetilerini devlete devredip, biteviye tekdüzeliğe fit olan bizim ihtiyarlar açısından ferahlatıcı bir gelişmeydi. Bense bambaşka bir radyonun dalgasıydım o yıllarda, bir gün Patates Klaus’un iddiasının doğru olup olmadığını kontrol etme bahanesiyle, masadaki açılmamış sigara paketimi de alarak ardına düştüm acı soslu kızıl Sonja’nın. Sonjaların en körpesi, en cilvelisi, en şeytanîsi parke taşlı ara sokaklara saptı, işlek ana caddelere girdi, balkonu çiçek dolu evlerin önünden geçti ve mahallemizin göbeğini bir çıban gibi işgâl etmiş olan alışveriş merkezinin kapısında durdu. O güne kadar sadece bizim meyhanedeki ihtiyar kadınların içtiğini sandığım, uzun boylu sigaralardan birini ağzına götürdü, etrafına baktı ıslak ıslak, sonra yaktı sigarasını. Tarih kitaplardan değil, yaşayarak öğrenmeyi tercih eden kuşağın bir mensubu olarak gurur doluydum o anda. Berlin Blokajı denen şey tam da bu olmalıydı. Acı soslu kızıl Sonja’nın gözlerini, duruşunu, sigarayı içişini, etrafını süzüşünü; sıkıcı bir sanat filminin orta yerinde patlayıveren vahşi bir sevişme sahnesi gibi seyrederken tamamıyla bloke olmuş durumdaydım. Bırakın hava köprüsünü, uzayın derinliklerinden kement atsalar beni o blokajtan kurtaramazlardı. Meyhanede şimdi adını unuttuğum ihtiyarlardan birinin buz gibi bir Kasım gecesinde birdenbire serpiştirmeye başlayan kara bakarak söylediği gibi, “Kadının cilvelisi kutup karı gibi gözlerini kamaştırır adamın. Kalakalırsın öylece.” Öylece kalakalmıştım.

27 Tem 2011

Eva, Petra, Ben...

Eva’nın Bal Rengi Saçları

Eva o gün bal rengi saçlarını bağlamamış. Max’ın doğumgünü partisindeyiz. Alelâde bir taç var başında ve üstünde de alelâde giysiler. Ben salonun dışarıya bakan penceresinin önünde durmuş belirgin bir can sıkıntısıyla dışarıya bakarken, gelip yanıbaşımda duruyor. Hiçbir şey söylemiyor, ben de söylemiyorum.

Mannheim’da henüz on beş yaşında bir gençken, yine bir arkadaşımın doğumgünü partisinde aynı sahne yaşanmış, ben yine pencerenin önünde durmuş dışarıya bakarken yanıma yaklaşan bal rengi saçlı bir kız hiçbir şey söylemeden yanıbaşımda durmuştu. O gece sessizliği bozan ben oldum ve gece, bal rengi saçlı kızın “Stefan sen bir domuzsun!” heyheylenmesiyle sona erdi. Stefan’ın bir domuz olduğuna dair yaygın inanışın bal rengi saçlı kız tarafından da tasdiklenmesi o an etrafımda bulunanlardan kimisini neşelendirmiş, kimisini de şaşırtmış olsa da, bu hakaret benim hayata bakışımı herhangi bir biçimde sekteye uğratmadı. Sonraki yıllarda domuzluktan vazgeçmeyi değil ama yerine ve zamanına göre domuzluğumu törpülemeyi öğrendim. Bir domuz olduğum gerçeğinin yüzüme vurulduğu anlarda, bundan belli belirsiz bir gurur payı çıkarmayı bile başardım. Ama bu gerçeği kimi zaman farklı kelimelerle de olsa yüzüme vurmaktan hiç vazgeçmeyen karşı cins mensuplarının içinde, o ânı en dolu dolu yaşayan, domuzluğuma yönelik hıncını en kanırtıcı biçimde dışa vuran kişi hiç değişmedi. Mannheim’daki doğumgünü partisinin sonunda ilk cinsel deneyimimi yaşamak için hedef seçtiğim Petra, hakaretin hakkını vermeyi biliyordu.

Eva’yı yan gözle süzerken bal rengi saçlarından çok bakışları dikkatimi çekiyor. Zaten kadınların saçlarına yönelik özel bir ilgim de yoktur. Saç rengi ve şeklinden karakter tahlili konusunda uzmanlaştığını sanan eski bir arkadaşım koyu kızıl düz saçlı kızlara asla güvenilmeyeceğine dair teziyle yıllarca başımızı ağrıttıktan sonra tam da böyle bir kızla evlenerek, umut vaât eden parlak bir kariyeri çöp tenekesine göndermiş, bekârlığa veda gecesinde konuyu açma cüreti gösteren bir başka arkadaşımızı ise susturana kadar akla karayı seçmiştik. Evdeki onca insan dururken, bu bal rengi saçlı kızın yanıbaşıma gelmesini de kendimden çok evin manzarasına yoruyorum zaten ve bütün domuzluğumla aşağıya bakmayı sürdürüyorum. Eva da hiç ses çıkarmadan aynısını yapıyor. Hiç tanışmayan iki insanın sessizce yan yana durmasında erotik bir yan olduğunu bilmeyecek denli saf bir kıza benzemiyor Eva. Hattâ böylesi gerilimlere özellikle davet çıkaracak türden biri bile olabilir. Yalnızca yan gözle birkaç kez kestiğim bir kız hakkında böylesi cüretkâr çıkarımlarda bulunmam ise benim peşin hükümlülüğümle açıklanabilir muhtemelen. Ben tam da söz konusu peşin hükümlülüğün de üzerime yapışan domuzluğun bir parçası olup olmadığına kafa yorarken Eva bana dönüyor ve “Ne kadar güzel bir manzara,” diyor.

Cevap veriyorum:

“On dakikadır burada dikiliyorsun, bunu mu söyleyebildin?”

Normal koşullar altında, Eva’nın bu cümleye karşılık olarak bir domuz, su katılmamış bir göt ya da gün yüzü görmemiş bir yavşak olduğuma dair acı gerçeği bir kez daha yüzüme vurduktan sonra olay yerini hışımla terk etmesi gerekiyor. Ama öyle olmuyor.

“Senin daha iyi bir cümlen var mı?”

On beş yaşımdayken, Mannheim’da daha iyi bir cümle bulamadığım için Petra’nın beline sarıldığım günden beri, iç ceplerimde her duruma uyacak “daha iyi cümleler” taşıyorum, ama o akşam nefes kesici Berlin manzarasının karşısında dilim tutuluveriyor. Gerçekten de daha iyi bir cümlem yok ve dışarıdan gelen ışıkta bal rengi saçlarını belli belirsiz fark ettiğim Eva en hassas yerimden vuruyor beni. Daha iyi bir cümlem yok.

“Daha iyi bir cümlem yok,” diyorum.

Eva bunun üzerine çaçaron bir sokak kızı edasıyla yaka silkerek, “O zaman kapa çeneni de manzarayı seyret,” diyor ve istifini bozmadan dışarıya bakmaya devam ediyor. Tehlikeli bir dönemecin başında olduğumu o anda anlıyorum aslında. Arkamı pencereye dönüp, kalabalık salonda Petra’yı arıyorum gözlerimle. Göremeyince yeniden önüme dönüp, adını soruyorum bal rengi saçlı kıza. “Eva,” diyor. Hiç sektirmeden, “Eva,” diyorum, “sen tam bir domuzsun!”

Petra’nın Gerizekalı Arkadaşları

Petra’yla birlikte yaşama, çocuk yapma ve belki evlenme planlarımız ciddiye binmeden önce, ona hiç göstermediğim bir resme başlamıştım. Hâlâ da göstermedim zaten. Ailemin Mannheim’daki evinin garajında bir köşeye atılmış duruyor. Henüz tamamlanmamış olan yağlıboya tablonun arka fonu siyah. Resmin sağ yarısında kocaman, bembeyaz bir yatak, yatağın önünde ise bedenleri insanı, yüzleri hayvanı andıran figürler var. İç içe geçmiş bu figürlerin yüzü resme bakana değil, yatağın üstünde kocaman memeleri ve beline kadar inen ince telli, süpürgeyi andıran saçlarıyla bir bereket tanrıçası gibi davetkârca uzanmış yatmakta olan şişman kadın figürüne dönük. Resmin sol yarısındaki siyahlığa vuran çiğ, boz ışık; tanrıçanın bulunduğu yatağa kadar erişmiyor. Petra’yla ikinci kez karşılaşıp çıkmaya başlamamızdan altı ay kadar sonra yapmaya başladığım bu resmin adı ise, diğer resimlerimin aksine en başından belliydi: “Petra ve Gerizekalı Arkadaşları.”

Bir insanın başka bir insanı otuyla çöpüyle, her türlü kusuru, her türlü yanlışıyla bir bütün olarak kabul etmesi, İsa babamızın bile kaş çatacağı türden bir genişgönüllülük olmalı. Bunu bir gün Petra’ya söylediğimde, hayatta en iyi yaptığım şeyin kendi domuzluklarımı rasyonalize etmek olduğunu söylemişti. Tespit doğruydu, karşı çıkmadım. Böyle olduğum için gurur duyduğumu ise ne Petra’ya, ne de bir başkasına açık ettim. Petra’ya bunu söyleten, kesintilerle dört gün kadar sürdükten sonra ayini andıran bir sevişmeyle sona eren büyük kavgamızdı. Kesintilerle dört gün kadar sürdükten sonra ayini andıran bir sevişmeyle sona eren büyük kavgamızın çıkış sebebi ise Petra ve onun gerizekalı arkadaşlarıydı. Mannheim’da birlikte yaşadığımız küçüçük evimize birkaç günlüğüne kalmak için gelen söz konusu arkadaşlardan üç tanesini, daha ilk gecelerinde kovmaktan beter etmiş, Petra’nın kaş göz çabalarına, mutfaktaki yakarışlarına, şantaja varan karşı çıkışlarına aldırmadan o eve ayak bastıklarına pişman etmiştim onları.

Petra’nın bütün arkadaşları gerizekalı değil elbette ama ben kıskanç bir domuzum. Hepsine bir kulp takmayı beceriyor, benle tek ortak yanları Petra’ya yönelik iyi hisler beslemek olan bu aptal sürüsüne tahammül etmek için en ufak bir çaba göstermiyorum. Petra’nın arkadaşları arasında, kız ya da erkek oldukları fark etmeksizin özellikle nefret ettiklerim ise şunlar:

1) Son görüşmelerinin üzerinden bir gün bile geçmediği halde yeniden görüştüklerinde Petra’ya sarılanlar.
2) Petra’nın arkadaşı oldukları için Petra’nın sevgilisine de en az Petra kadar yakın olabileceklerini varsayanlar.
3) Petra’yla özellikle benim olmadığım ortamlarda buluşmayı tercih edenler.
4) Petra aracılığıyla bana mesaj gönderenler. (“Resimlerine bayıldım.” Bayıldıysan yüzüme söylesene kevaşe!)
5) Sevgilileriyle yaşadıklarını Petra’ya anlatan kız arkadaşları. (Anlatılan her şeyi [her şeyi mi?] Petra da bana anlatıyor ve ben en çok bu anlarda kendimi savunmasız hissediyorum. Öyle ki, kimi zaman annemi, daha da kötüsü babamı özlediğimi fark edip ürperiyorum.)

Petra’nın üzerinde, onun gerizekalı arkadaşlarını belli bir mesafede tutacak kadar etkim var; bunu biliyorum. Ne var ki Petra son derece arkadaş canlısı bir insan ve benim püskürttüklerimi yenileriyle ikâme etmekte hiçbir zaman zorlanmıyor, hattâ bundan özel bir zevk bile alıyor.

Eva’nın Çıplak Omuz Başları

Eva’nın dirseğine kadar gelen siyah, ince kumaştan eldivenleri var. Omuzları çıplak. İnsan alkollüyken, herhangi bir kadının yuvarlak, çıplak omuz başları üzerinden yeni bir dünya kurgulayıp, geri kalan yaşamını o dünyanın yegâne sakini olduğu hayaliyle yaşayabileceğine yürekten inanıyor. İnsan yeteri kadar alkollü değilse, herhangi bir kadının çıplak omuz başlarına bakıp tahrik oluyor sadece. Ama Eva herhangi bir kadın değil, o tam bir domuz ve Eva’yla ikinci karşılaşmamızda onun çıplak omuz başları üzerinden yeni bir dünya kurgularsam, bütün bir ömrümü üzerine kurduğum ideallerim iskambil kâğıdından kuleler gibi tek fiskeyle yıkılacak. Ama aksi gibi Eva’yla ikinci karşılaşmamızda Eva’nın omuz başları çıplak.

Petra’nın gerizekalı arkadaşlarından biri Max’ın doğumgünü partisinde Max’la arkadaşlık kuruyor. Max benim arkadaşım olmasa bile, iyi geçinmem gereken bir sanat simsarı. O yüzden Max’a yakın arkadaşımmış gibi davranıyorum. Petra’nın gerizekalı arkadaşı, bir grup başka gerizekalı arkadaşıyla birlikteyken Max’la karşılaşıyor. Hazır Max’la birlikteyken Petra’yı arıyorlar. Petra beni durumdan haberdar ediyor. Normal koşullar altında Petra’nın arkadaşlarından gelen herhangi bir davete icabet etmem kıyamet belirtisi sayılacakken, Max’ın da orada olduğunu duyunca yelkenleri suya indiriyorum. Doğumgününden sonraki ikinci karşılaşmamız bu Max’la. Petra’nın arkadaşlarıyla hiç muhattap olmayıp, Max’ın yanıbaşına oturuyorum. İkinci biradan sonra, sanki hiç umurumda değilmiş, sırf konuşacak bir şey olsun diye soruyormuşçasına onun doğumgünü partisinde tanıştığım Eva hakkında bir yoklama çekiyorum. Onu sevenlerin kibarca “içgüdülerinin güdümünde bir adam”, benimse “aklına ilk gelen şeyi yapan koca bir salak” olarak tanımlamayı seçtiğim Maximillian, “Eva buraya yakın oturuyor, dur onu da çağıralım,” diyerek cep telefonuna sarılıyor. Domuzluğuyla ilgili ifşaâtımdan sonra bana hiçbir şey söylemeden manzarayı seyretmeye devam eden ve benim pes edip süklüm püklüm geri çekilmemden sonra aramızdaki irade savaşını da kazanarak dengemi tamamıyla bozmuş olan Eva’yı yeniden görecek olmak, şiddetini ayak parmaklarımda dahi hissettiğim bir heyecana neden oluyor tofuyla, mevsim sebzeleriyle ve hafif uyuşturucularla ince tutmaya gayret gösterdiğim bir deri bir kemik kalmış bedenimde.

Eva gelene kadar, Eva’nın mimarlık okuyan bir üniversite öğrencisi olduğunu, yarı-aristokrat bir aileden geldiğini, Berlin’in sanat ortamlarında keskin bir gözlemci olarak nam saldığını, ama – eğer varsa – kendi ürünlerini herkesten sakladığını, Prenzlauer Berg’te yeni onarımdan geçmiş, şıkır şıkır bir çatı katında yaşadığını öğreniyorum Max’dan. Simsarlık hem evrensel, hem de zamansız bir meslek. Ayrıca, belli bir konuda uzmanlaşan başarılı bir simsar, zaman içinde her konunun simsarı kesiliyor. Max’a sorsanız benim Eva’ya ilgi duyduğumu anlamak için insan simsarı olmak gerekmiyor. Ama iyi bir simsarın âlâmet-i fârikası da bu olsa gerek. Öyle kestirme yargılarda bulunmalı, değer biçerken öyle rahat davranmalısınız ki; insanları bunun dünyanın en kolay işi olduğuna inansın. Platon’un idealar dünyasını bilmem ama, benim yaşadığım metalar dünyasında güven böyle sağlanıyor.

İnsan simsarı Max’ın kimseye hissettirmeden yaptığı masa ayarları sonucunda, Eva’yla yan yana düşüyoruz. Eva’nın çıplak omuz başlarıyla aramdaki mesafe Petra’nın gerizekalı arkadaşlarının artan kahkaha sesleriyle doğru orantılı olarak azalıyor.

“Son görüşmemizde bana bir domuz olduğumu söylemiştin.”

“Sen de bana çenemi kapamamı söylemiştin.”

“Söyleyeceğin şeyi tahmin etmiş olmalıyım.”

Bir kadının karşısında kendimi bu kadar çaresiz hissettiğimi hiç hatırlamıyorum. Ne söylesem ters tepecek, ne yapsam felâkete yol açacakmış gibi geliyor. İnsan bütün ömrü boyunca kendisini felâkete götürecek olan o kadını arıyor. Kaderde onu hiç bulamadan ölmek de var, bulduktan sonra uçurumun eşiğinden dönmek de. Üçüncülerin ibretlik hikâyelerini ise ucuz gerilim filmlerinde, sallanan sandalyelerinden hiç kalkmayan tek gözü kör ihtiyarlar anlatıyor.

Petra’nın gerizekalı arkadaşlarını da, Max’ın hiç kapanmayan çenesini de, Eva’nın yüreğimi dağlayan umursamazlığını da unutmuş, tablolarıma ve tasarılarıma dalmışken; Eva yalnız gecelerde insanın yakasına ansızın yapışan bir korku gibi yanıbaşımda bitiyor ve “Yakında sergi açacak mısın?” diye soruyor. Birdenbire idealar dünyasından çıkıp, Eva’nın, Max’ın, Petra’nın ve onun gerizekalı arkadaşlarının ikâmet ettiği metalar dünyasına geri dönüyor ve Eva’ya, “Sergiyi beklemene gerek yok. Atölyemi ziyaret etmelisin bir gün,” diyorum.

Eva dirseğine kadar gelen siyah eldivenlerini çıkarmış, konuşurken masaya boylu boyunca uzattığı sol kolu zarif bir Çin porselenini andırıyor. Bir antika uzmanı olmalıydım o anda. Az bulunan, narin bir parça olduğu belli olan bu porselene dokunmalı, onu incelemeli, evirip çevirmeli, ceket cebimdeki monoklumu takıp ona yakından bakmalıydım.

Petra’yla Sevişirken Aklımdan Geçenler

Petra’yla sevişirken başka kadınlarla sevişiyor olduğumu düşünmek vicdanımı rahatsız etmek şöyle dursun, bana iyi bile geliyor. Son kertede, o anda gerçekten zihnimden geçen kadınlarla da sevişiyor olabilirdim. Bana sorarsanız Petra da bundan ötürü bana duacı olmalı ama bu konuyu henüz onunla konuşmadım, ömrümün sonuna kadar da konuşacağımı sanmıyorum. Kutsal kitapları tüm zamanların best-seller kitapları yapan da bu zaten; konuşulacak şeylerin bir ömre sığmıyor oluşu, bazı şeylerin hep ertelenmek zorunda oluşu. Kafalarında bir öbür dünya hayali olmasa, nasıl rahat edecekti bunca insan, canlarına kıymadan nasıl geçireceklerdi koca bir ömrü? Petra’ya bu düşüncelerimden de hiç söz etmedim. Yalnızca Petra’ya değil, hiç kimseye söz etmedim aslında bunlardan. Zira kendini ateist olarak tanıtan birinin ağzından çıkınca inandırıcılıklarını yitiriyorlar ve benim gözümde inandırıcılığımı yitirmek bir uzvumu kaybetmek gibi. Petra, kesintilerle dört gün kadar sürdükten sonra ayini andıran bir sevişmeyle sona eren büyük kavgamız esnasında, “En bariz yalanı söylerken bile inandırıcısın,” dediğinde içimin yağları erimişti. Çıkaran ben olmasam oracıkta bitirebilirdim büyük kavgamızı.

Acaba Petra’yla sevişirken istesem bile başka kadınları düşünmeyi başaramadığım, kendimi tamamıyla bıraktığım, anlık bir bilinç ve hafıza yitimiyle kendimden geçtiğim bir zaman oldu mu gerçekten? Yoksa aradan geçen onca yılın tortusunda kıvranıyor, ihtiyarlara özgü budalaca bir iyimserliğin ve yersiz bir nostaljinin tuzağına mı düşüyorum?

Merak ettiğim bir şey daha var: Acaba Petra da kendi kendine – farklı kisvelerle de olsa – aynı soruları soruyor mu?

Eva’yla ikinci buluşmamızın gecesinde Petra’yla sevişirken Eva’yı düşünmeye çalıştığım halde, yüzünün bir türlü gözümün önüne gelmeyişi, bunu kafaya takıp inat ettikçe konstrasyonumu tamamıyla yitirişim ve son derece coşkulu başlayan sevişmenin küçük çaplı bir faciayla sonuçlanışı; uykusuz bir geceyle ve hiç hesapta yokken birdenbire ortaya çıkıveren karanlık bir eskizle sonuçlanıyor.

Ertesi sabah söz konusu eskize bakarak ürküyorum. Meslek hanemde sanatçı yazmasına rağmen, insanların kafasındaki sanatçı prototipine uyduğum söylenemez. Sanatçılara – özellikle de ressamlara – atfedilen o ilham atakları, üretememe sancıları, atölyede kendini yiyip bitirmeler, çılgınlıklar, sıradışılıklar, tabu kırmalarla pek ilgim yoktur. Resimlerimin konuları ve biçimleri önceden belli olduğu gibi, birkaç istisna haricinde hepsi belli bir takvime bağlı kalarak yapılmıştır. Max’ın çevresindeki diğer ressamları şaşırtacak ve kıskandıracak kadar çok siparişli iş almamın da bu disiplinli yaklaşımın bir ürünü olduğunu saklayacak değilim. Hiç hesapta yokken uykusuz bir gecenin sabahında birdenbire ortaya çıkan eskizi ürkütücü bulmamın da.

Eva’nın Boş Bakan Gözleri

Eva bomboş bakan gözleriyle atölyemdeki eskiz ve tablolara bakarken, onu bir kez daha Petra’yla karşılaştırmış olduğum için kendi kendime kızıyorum. Petra’nın gözleri çok canlı, hep anlam dolu, uykudayken bile pırıltılarını yitirmiyorlar. Oysa Eva bomboş bakıyor her şeye. Bana, resimlerime, hayata. Eva’dan oracıkta soğumama, notunu verip onu Petra’yla-sevişirken-akla-gelirse-düşünülebilecek-iri-göğüslü-kızlardan-biri dosyasına yerleştirmeme yetecek olan bu gözlemin beni ona daha çok yaklaştırması ise yaklaşan felâketin bir başka habercisi. İnsan bile bile kendi felâketinin peşinde koşar mı? Normal insanlar koşar ama benim koşmamam lâzım. Eva’yı tersleyecek, kendimden uzaklaştıracak bir fırsat arıyorum ve fazla beklemem gerekmiyor:

“Bunlarda ustalık ve yaşından beklenmeyecek bir olgunluk var ama özgünlük bulamıyorum. Sanki böyle savaş sonrası Avrupa’da yolunu bulmaya, her şeyi baştan kurgulamaya çalışan ama ince işçiliğin kıskacından çıkamamış, gelecek vaât eden genç bir ressamının atölyesinde gezer gibiyim.”

Normalde olumsuz eleştiriye hemen cevap vermem. Durup düşünürüm, ne söyleyeceğimi ince ince tartarım ve sonuçta muhatabıma hiçbir zaman hak vermeyip, onu polemik batağına çekecek en uygun karşılığı bulmaya çalışırım. Bu kez öyle olmuyor:

“Ben de kendimi henüz yolunu bulamamış, üçüncü sınıf bir Clement Greenberg’le konuşuyormuş gibi hissediyorum.”

Eva hiç istifini bozmuyor. Dönüp bakmıyor bile yüzüme. Bomboş bakan gözleriyle on dakikadır süzdüğü, şaheserim saydığım “Kızıl”a üç beş saniye daha baktıktan sonra yüzünü kapıya dönüp, “Bu fena değil,” diyor ve başka hiçbir şey söylemeden atölyemden çıkıp gidiyor.

Petra’nın Hiç Bitmeyecek Olan Sinema Yapma Hevesi

Petra bugünlerde kendini film yapımcısı olarak tanıtıyor. Oysa onunla ikinci karşılaşmamızda kendini müstakbel bir sinemacı olarak tanıtmıştı. Berlin’e gelişimizi onun hiç bitmeyecek olan sinema hevesine borçlu olduğumu saklayacak değilim, ama o Berlin’de kalışımızı benim buraya geldikten sonra serpilen sanat kariyerime borçlu olduğunun farkında mı bundan emin değilim. Mannheim Üniversitesi’nin en babacan film profesörü Werner, onu canından bezdiren, hayattan soğutan, hiç kimsenin seyretmediği, unutulmuş filmlere bakarak akla hayale gelmeyecek analizler patlatan, film manyağı öğrencilerinden bıkmış olacak, o bölümdeki öğrencilerin hepsinden daha çok konuşan, daha çok hareket eden, daha çok canlılık gösteren Petra’nın bir dediğini iki etmiyor. Petra, Werner’in güdümünde başladığı yüksek lisans çalışmalarını yarıda bırakıp, yine Werner’in referansı sayesinde Berlin’deki bir yapım şirketinde bulduğu staja gitmek istediğini bana söylediğinde iyimser bir günümdeyim. Söz konusu staj olanağının Profesör Werner Braun’un evinde geçirilen bir gecenin ardından alınan o sağlam referans sayesinde kazanılmış olabileceği gerçeğini kulak arkası etmeyi başarıyorum ve hiç ardını arkasını sorgulamadan Berlin’e taşınmayı kabul ediyorum.

Ama Petra’nın stajları, orada burada bulduğu geçici işler ve hiçbir zaman gerçeğe dönüşmeyen büyük film ve belgesel projeleri bitmek bilmiyor ve ben hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, bir hiç uğruna annemi terk edip daha genç bir kadınla evlendikten sonra ilk gençlik yıllarımızda beni ve kızkardeşimi ayda bir zoraki ziyaret eden babama benzediğimi bile bile, günü belli olan evliliğimize ilişkin düzenlemelerle meşgûl olan Petra’dan ayrılmak için bahane biriktirmeye çalışıyorum.

Petra’nın filmcilik kariyeri umurumda değil aslında. Berlin’e gelmemizle birlikte işlerimin açılmış olması bir yana, avukatlık kariyerinin son dönemecinde mâli konulardaki uzmanlığının meyvelerini tomar tomar Alman markı olarak toplamış olan babamın bir ayağının çukurda oluşu da para sıkıntılarımı azaltıyor. Ama Petra’dan gerçekten ayrılacaksam, onun hiç hissettirmediği halde başarılara, diplomalara, sertifika ve ödüllere tapılan küçük dünyasında, benim gözümde pek de önemi olmayan bu başarısızlık parlak bir ayrılık gerekçesi olarak kullanabilir.

Petra’yla henüz evlenme kararı almamışken, Mannheim’da pırıl pırıl bir bahar gününde kırlara vuruyoruz kendimizi bisikletlerimizle. Bir göl kenarında mola verip, Petra’nın evde kendi elleriyle hazırladığı peynirli ve salamlı sandviçleri beyaz şarabımız eşliğinde yerken şimdi hatırlamadığım bir konu yüzünden tartışmaya başlıyoruz. “Sinsiliğin ve hesapçılığın beni korkutuyor,” diyor Petra. “Aksine bunlar beni, senin gözünde daha çekici kılıyor,” diye cevap veriyorum onun yüzüne bile bakmadan. Böylesi bir saptamanın doğruluk payı yüzde birlerde bile seyretse dürüst ve müdanasız bir muhatapın sesini kesmeye yeter. Öyle de oluyor. Baba ve oğul ve kutsal ruhu razı edebilirsem kutsal kitaba yapacağım ilavelerden biri de şu: “Hasmınızın kılıcına karşı kendinizi kalkanla değil aynayla savunun.”

Eva’nın Telefonda Okyanuslar Ötesinden Gelen Buğulu Sesi

Petra bütün günü ve belki geceyi de bir televizyon dizisinin setinde geçireceğini söyleyerek evden çıkıyor. Benim o gün kılkuyruk bir galeri sahibiyle görüşüp kendimi sevdirmem, günün geri kalanında da yaklaşan kişisel sergime yetiştirmem gereken bir resimle cebelleşmem gerekiyor. Eva’nın atölyemi ziyaret edişinin üstünden bir hafta geçmiş ve ben nadiren yaşadığım o kendi kendini sorgulama nöbetlerinden birinin içinde kıvranıyor, çalışamadıkça kendime daha çok kızıp güneş batmadan içmeye başlıyorum. İki darbe fırça, üç kadeh şarap ve dört boş geçen saatin ardından Max’ı arayarak Eva’yı sergiye çağırmak istediğimi söylüyor ve telefon numarasını istiyorum.

“Eva Meyer.”

Eva’nın telefonda okyanuslar ötesinden gelen buğulu sesini duyar duymaz, telefonu tutan ellerim aklı beş karış havada bir yeniyetmeninkiler gibi titremeye başlıyor.

“Merhaba Eva, ben Stefan. Nasılsın?” diyebiliyorum en sonunda. İlk anda ses gelmeyince, uzun süren sessizliğim yüzünden telefonu kapatmış olabileceğini sanarak kendi kendime lanet okuyorum. Telefonu kapatmadığını ise Eva’yı Eva yapan bir cevap sayesinde anlıyorum:

“Hangi Stefan?”

Kendimi sevdiğim anlardan biri. Daha önce hiç hazırlamadığım halde birdenbire, “Domuzsever Sanatçılar Birliği’nden Stefan,” diyorum.

Eva’nın okyanuslar ötesinden gelen buğulu sesiyle belli belirsiz güldüğünü duyuyor ve titreyen elimi artık umursamadığımı fark ediyorum. Eva, “Domuzseverim ama sanatçı olmadığım için birliğinize katılamam herhalde,” diyor. Eva gibi gözlemci kadınlarla konuşurken şakaları tadında bırakmalı. Zira onlar, “damarı bulmuşken yürüyeyim” zihniyetindekileri kendi bol kıvrımlı beyinlerindeki idealar dünyasının sakinlerine anında deşifre edip, adamı dımdızlak ortada bırakıverirler. Bu bakımdan lafı hiç dolaştırmıyorum:

“Yok ben birliğimize katılman için değil senden özür dilemek için aradım.”

“Ne için özür diliyorsun,” diyor Eva, okyanustan esen kuru bir rüzgâr sesindeki buğuyu alıp götürmüş sanki.

“Seni kıskanç bir ressama değil, Greenberg gibi bir eleştirmene benzettiğim için.”

Eva bu kez kupkuru sesiyle kupkuru bir kahkaha atıyor ve “Özrünü kabul etmiyorum,” diyor.

Ben yine içgüdülerime güvenerek sonradan pişman olacağım bir karşılık veriyorum. “Özrümü kabul etmen için ne yapmam gerekiyor?”

“Mesela benimle liseli aşığınmış gibi konuşmaktan vazgeçerek başlayabilirsin.”

O anda uçurumun ucundayım. Vazgeçip geri dönebilir, telefonu kapatabilir, Eva’yı unutabilir, Petra’yla evlenip dünyaya birkaç tane çocuk getirebilir, babam öldükten sonra ondan kalacak parayla Petra’yla hep hayalini kurduğumuz gibi iklimi güzel, kendi güzel San Fransisco’dan bir ev alıp oraya taşınabilir ve saçları bal renginde, omuz başları çıplak, gözleri boş bakan ve buğulu sesi okyanuslar ötesinden gelen Eva’yı, viskiyi fazla kaçırdığım bir gece torunlarıma anlatabilirim.

Ama düşüyorum.

“Tamam o zaman. Seninle bir kahve içmek istiyorum.”

Eva keşke beni o uçurumun dibinde bıraksaydı:

“Yarım saat sonra müsait misin?”

Petra’yla Yarım Kalan Sevişmemiz

Oda karanlık sayılır, yatağın başucundaki masa lambasının kör ışığı vuruyor Petra’nın saçlarına. O hâlâ pencerenin önünde. Ben de hâlâ yanındayım. Hiçbir şey söylemeden öylece duruyoruz. Bir adım geri çekiliyorum. Petra’yı arkasından sarıp, o küçücük göğüslerini iki avcumun içine alıyor, yoğururcasına okşuyorum. Onun herhangi bir itirazına meydan vermemek için sağ elimi alelacele eteğinin altına sokup külodunu dizine kadar indirikten sonra, kendi pantolon ve boxerımı da aynı hızla indiriyorum. O anda Petra’nın arkadaşlarından biri odaya giriyor ve beleren gözleriyle şeytan görmüşçesine bize baktıktan sonra, bir çığlık atıp odadan çıkıyor. Ben henüz ne yapacağıma karar verememişken Petra külodunu yukarı çekip, üstüne başına çekidüzen verdikten sonra bir katilin elinden kurtulmuşçasına koşarak odadan çıkıyor. Onu evin kalabalık salonunda yakalıyorum. Petra herkesin içinde gözlerime bakarak, “Stefan sen tam bir domuzsun!” diye bağırıyor.

Sekiz yıl sonra ortak bir arkadaşımız sayesinde yeniden karşılaşıyoruz Petra’yla ve göğüsleri dışında onun her şeyinin büyüdüğünü, değiştiğini görüyorum. Ortak arkadaşımızın evinde geçirdiğimiz o gecenin sonunda, laf ister istemez sekiz yıl önceki o geceye ve yarım kalan sevişmemize geliyor. İkinci kez domuzlukla suçlanmak pahasına Petra’nın kulağına eğiliyor ve yarım kalan işi tamamlamayı teklif ediyorum. Beş dakika sonra o evin tuvaletinde buluşuyor ve yarım kalan işi tamamlıyoruz.

O gece Petra’yla çıkmaya başlıyoruz. Ben üç ay sonra üniversiteyi bitirerek bir yıllığına San Fransisco’ya gidiyorum. Petra’yla neredeyse her gün telefonlaşıyor, birbirimizi ne kadar özlediğimizden dem vuruyoruz. San Fransico’daki dördüncü ayımda Petra bir sürpriz yaparak ziyaretime geliyor ve hayatımızın en güzel iki haftasını birlikte geçiriyor, Amerika’nın batı kıyısında girilmedik delik, içilmedik madde, yapılmadık seks, dahil olunmadık eğlence bırakmıyoruz. San Fransisco’dayken ne aileme, ne memleketime, ne de Mannheim’daki hayatıma dair hiçbir şeyi özlemezken, Petra’yı gerçekten özlüyor, Mannheim’a dönmeyi iple çekiyor ve dönüşümde de onun cesaretlendirmesi sayesinde sanatçılığı tam-zamanlı bir meslek olarak benimsemeye karar veriyorum. İkimiz de çalışmadığımız halde, sırf birlikte yaşamak için Mannheim’da küçük bir daire kiralıyor, Petra’nın gerizekalı arkadaşlarının rahatsızlık vermediği gecelerde en heyecanlı hayalleri birlikte kuruyor, en baygınlık verici filmleri hiç sıkılmadan birlikte seyrediyor, en saçma sapan kavgaları birlikte yapıyor, sonra ömrümüzün en beyin çatlatan sevişmeleriyle kendimizden geçiyoruz. Mannheim’daki soğuk kış günlerinde kimi zaman günlerce dışarıya adım atmıyor, çalan telefonlara bile yanıt vermeden kafese kapatılmış bir çift kaplan gibi birbirimizin orasını burasını yalayarak mutlu oluyor, bir kafesin içinde olduğumuzu unutuyor, idrarımızla çizdiğimiz çemberin efendileri olarak bitimsiz bir hoşnutluk içinde yaşayıp gidiyoruz. Öyle ki, o anda zamanı ve dışarıda akıp giden dünyayı durdursalar haberimiz bile olmayacak. Arada sırada dışarı çıktığımızda hiçbir şeyin hareket etmediğini görüp olan biteni fark etsek bile omuz silkecek, caddenin başındaki ucuzcu pastanenin stokları tükenene kadar bu olağanüstü gelişmeyi hiç kafaya takmadan yaşamaya devam edeceğiz.

Atölyeden telefon edip, akşam yemeğini her zamanki pizzacıda yemeyi teklif ediyorum Petra’ya. Bu bizi yemek hazırlama, masa temizleme, bulaşık yıkama gibi suflî saydığı zahmetlerden kurtaracağı için balıklama atlıyor teklifime. Ben makarnamı, o pizzasını beklerken; incelikli planımı işletip yemekten sonra bir yerlerde bir şeyler içmeyi teklif ediyorum. Tam da beklediğim gibi Petra, o akşam arkadaşlarına sözü olduğunu ve onları da çağırıp çağıramayacağını soruyor. “Hayır efendim, çağıramazsın,” diye şarlıyorum kendimi bile şaşırtan bir öfkeyle. Petra’nın suratı bombok oluyor birdenbire. “Neden böyle davranıyorsun? Neyin var senin?” diye soruyor. Gerçekten neyim olduğunu söylesem beni oracıkta boğacağını bildiğim için incelikli planımı işletmeyi sürdürüyorum ve daha önce de farklı biçimlerle sarf etmiş olduğum o cümleyle karşılık veriyorum:

“Bıktım senin arkadaşlarından. Ben yalnız kalmak, seninle yaşamak ve birlikte olmak istiyorum. Onlarla değil.”

Petra beklenmedik bir şekilde yumuşayıveriyor birdenbire. “Peki o zaman, niye bunu bu kadar büyütüyorsun ki?” diyor. Bu esnada onun enginarlı pizzasıyla benim fesleğen soslu makarnamı getiren garsonun işini bitirmesini beklemeden, “Sen öyle istiyorsan, bu akşam yalnızca ikimiz oluruz,” diye devam ediyor. Ey garson efendi, Stefan’ın müthiş bir zeka örneği olan incelikli planının oracıkta baltalandığını düşünerek sırıtıyor, halime acıyorsun ama yanılıyorsun. Stefan’ın kontratak futboluna yatkın olduğunu bilmiyorsun:

“Ben bu geceyi kast etmiyorum Petra. Evlendikten sonra ne olacak?”

Yemeklerimizi yiyor, yakındaki bir barda bir şişe şarap içiyor ve sonra eve gidip sabaha kadar kavga ediyoruz müstakbel karım Petra’yla. Mevzimi öyle bir adanmışlık ve konsantrasyonla savunuyorum, tezlerimi öyle bir tutkuyla ortaya koyuyorum ki; Petra en sonunda geri çekilmek, yumuşamak, kazanılmış bazı mevzileri geri vermek, bazı toprakların idaresini de bana bırakmak zorunda kalıyor. Gel de asıl şimdi doya doya sırıt Stefan’ın haline, yavşak garson. İncelikli planımın taşa çarptığı an işte bu andır. Zira Petra’nın her bir tavizi, olası bir ayrılığı taşıması beklenen köprünün ayaklarının dibinde bir dinamit; attığı her geri adım evlilik ülkesine giden yola açılan yeni bir gizli geçit oluyor. Gece şiddet dolu bir sevişme ve kâbuslarla bölünen rahatsız bir uykunun böğründe eriyip giderken ben Eva’nın çıplak omuz başlarını aklımdan çıkaramıyorum.

Eva’yla Yarım Kalan Sevişmemiz

Eva’yla benim atölyemin olduğu Kreuzberg yerine onun evinin bulunduğu Prenzlauer Berg’teki bir kafede buluşmayı kabul ediyorum. Berlin üzerindeki gökyüzü, birkaç gün önceki sıcakları baharın ilk günleri olarak yorumlayan şaşkınlardan intikam almak istercesine nemrut ve öfkeli o gün. Prenzlauer Berg’de, turistlerin keşfedemeyeceği ara sokakların birinde, pek de iddialı görünmeyen bir kafe seçmiş Eva. Girer girmez görüyorum onu. Kahverengi ceketini oturduğu sandalyenin arkasına asmış, duvar dibindeki bir masada kaybolmak istercesine etrafına bakıyor boş gözlerle. Beni görünce sağ elini hafifçe kaldırıp gülümsüyor. Siyah-beyaz, enine çizgili, göğüs dekolteli, bütün sıradanlığına rağmen onun üzerinde çok şık görünen bir elbise var üzerinde. Elbise dizlerinin hemen üzerinde bitiyor. Siyah külotlu çorap ve siyah, tokalı ayakkabılar tamamlıyor beyaz elbiseyi. Ben masaya yaklaşana kadar ayağa kalkmıyor, kalktıktan sonra da belirgin bir kayıtsızlık içinde yanağını uzatıyor bana. Hoşbeş esnasında çıkarımlarımın sağlamasını yapıyorum. Saçları gerçekten bal renginde, gözleri boş bakıyor, omuz başları birer golf topu gibi küçük ve yuvarlak, göğüsleri iri, kolları Çin porselenleri gibi narin ve sesi gerçekten okyanuslar ötesinden geliyormuşçasına buğulu. Kahvelerimizi ısmarladıktan sonra, kollarını masaya koyup gözlerimin içine bakıyor ve soruyor:

“Neden benimle kahve içmek istedin?”

Kahve içmeyi sevdiğimi ama yalnız içilen kahveden tat almadığımı söylüyorum. Yine hafifçe gülümsüyor ama bu gülümseyiş, “espri yapmaya çalışan erkeğin gururunu kırmama” renginde. Eva’nın her bir gülümseyişi başka renkte aslında. Suratsız denecek bir kız olmasa da nadiren gülümsüyor ve her bir gülümseyişi bir öncekinden farklı. Ağzının kıvrılma biçimi, gözlerinin aldığı ifade, gülümsemenin süresi, gülümsemeye eşlik eden jestler her seferinde değişiyor, çeşitleniyor. Sorusuna doğru dürüst cevap vermediğim halde üstelemiyor Eva ve her nedense İtalyanlar’ın kahve içme alışkanlıklarından söz etmeye başlıyor. Ağzımızın dibindeki İtalya’ya dönük bu gereksiz egzotikleştirme çabalarını, gençliğine ve İtalya’yı yakın zaman içinde ziyaret etmiş olmasına veriyorum ve yarım karış kadar açtığım ağzımla onu dinliyorum. Farklı ülkelerdeki kahve içme alışkanlıklarıyla ilgili birkaç gereksiz cümle daha sarf ediliyor ve önceden tasarlamadığım halde, onun da resim yaptığından emin olduğumu söylüyorum soran gözlerle. Eva’nın yüzündeki gülümseme bu kez “geleceğin büyük gizemli sanatçısı rolünü oynuyorum, ama bu dünyanın en kötü eskizlerini bile yapıyor olsam onları övgülere boğacağın gerçeğini değiştirmiyor ve benim de buna ihtiyacım olabilir” renginde. Bu rengi tutturmanın kolaylığını bilirim de, tuvale atmaktır en zoru. Eva bunu da başarıyor ve “Gerçekten merak ediyorsan evdeki bazı çizimlerimi gösterebilirim,” sana diyor. O anda dokuz yaşındayken Mannheim’daki evimizin bahçesinde oyun oynadığım komşu kızının onların evine gitmeyi kabul edersem eteğinin altındakini göstereceğine dair söz verdiği andaki hissiyatıma bürünüyorum. Ama oyunu kurallarına göre oynamak, biraz da atölyenin intikamını almak için yarı-ilgisiz bir tavır takınmaya çalışıyorum.

Eva boş bakan gözlerini dışarıya çevirerek, “Hayır hayır, evim müsait, hemen şimdi gidebiliriz istersen,” diyor.

Kahvelerimizi bitirdikten sonra Eva’yla ilk karşılaşmamızda olduğu gibi yan yana ama hiç konuşmadan yürüyor, Eva’nın gayet zevkli döşenmiş çatı katına gidiyor, Eva’nın ikram ettiği nane çaylarımızı içerken, Eva’nın gösterdiği eskizlere ve birkaç bitmiş tabloya bakıyor, sonra Eva’nın belli ki bir designer mobilya dükkânından deve yükü para karşılığında satın aldığı gayet rahatsız ikili kanepesine yan yana (önce ben oturuyorum, sonra o yanıbaşıma oturuyor) oturuyor ve resimlerden, sanattan, havadan, hayattan, paradan ve Berlin’den konuşuyoruz. Eva muhtemelen özel konukları için beklettiği Bordo’yu açmaya gittiğinde, ben de ayağa kalkıyor ve övgülerimde çok ileri gidip gitmediğimi tayin etmek için etrafımdaki nesneleri, eskizleri, resim ve mobilyaları bir kez daha, bu kez alıcı gözle süzüyorum. Eva elinde şişe ve kadehlerle salona girerken, kayıtsız bir tutum takınmaya çalışarak yeniden yerime oturuyor ve “Çok etkileyici,” diyorum. Az önce eskizlere yeniden baktığımı gören Eva, heyecanına engel olamayarak, “Hangisi?” diye soruyor yeni kestirdiği saçının ya da yeni satın aldığı tayyörünün övgülere boğulması üzerine kendinden geçen orta yaşlı bir devlet dairesi çalışanı gibi.

Eva’nın ve “cool”luğu bir eda değil, bir meslek olarak benimsemeye çalışan cümle gencin gardlarını düşürmenin yolu da bu zaten. Orta yaşlı “cool”lara ilişmemek gerekir, hele de sonradan olma orta yaşlı “cool”lara. Onların gardını düşürmek, Kreuzberg’de mesaili bir işte düzenli olarak çalışan bir insan evladı bulmaktan bile daha zor. Ama orta yaşlı bir “cool” emeklisi olarak, genç “cool”lara bulaşmak, onları zırhlarından sıyırmak, muntazam çıkarılmış bir balık kılçığı gibi tabağın orta yerine bırakıvermek hoşuma gidiyor. Tıpkı Eva gibi bir çoğu Prenzlauer Berg’i mesken edinmiş olan bu “cool”lar huysuz yarış atlarını andırıyorlar. Onları terbiye etmenin yolu ise egolarından yakalayarak çekiştirmekten geçiyor. Bir avcı edasıyla kendilerine en çok güvendikleri ânı beklemeli ve kementi birdenbire atmalısınız.

Eva’ya, “etkileyici” olanın eskizler ya da tablolar değil de bizzat kendisi olduğunu söylemek geçiyor içimden ama susuyorum. Bir başka seçenek de gördüklerimin genel olarak etkileyici olduğunu söylemek ama benim bildiğim Eva bu yalanı kuyruğundan tutup sallayarak tekrar yüzüme çarpıverir. Yakın bir akraba ya da arkadaşın en az ortalama bir Alman şansölyesi kadar çirkin olan bebeğini övmeye çalışmak gibi olacak, sahte iltifatlar ağzımdan salya gibi akacak. Bu yüzden, gördüğüm işler arasında en çok beğendiğimi değil hepsinin ortalaması yerine geçecek olan vasat bir eskizi seçiyor ve önümdeki defterden ilgili eskizi bulup çıkararak, “Bu mesela çok etkileyici,” diyorum. Eva hayal kırıklığına kapılmış bir çocuk gibi dudaklarını büzerek, “Onu beğenmiş olman çok ilginç aslında,” diye cevap veriyor. “Bence sana gösterdiklerim arasında en vasat olan işlerimden biri,” diyor. Bu yaştan sonra avcıyken av olmanın sıkıntısını kaldıramayacağım için Eva’nın attığı can simidine sarılıyor ve “Bana göstermediklerin de mi var?” diye soruyorum.

Bu kez ikili kanepeye değil, en az onun kadar rahatsız görünen plastik kaplama turuncu tekli koltuğa oturan Eva, kaygısız, kösnül bir sokak karısı gibi bacak bacak üstüne atıp, bal rengi saçlarını da sol elinin işaret parmağıyla kulağının arkasına aldıktan sonra, “Henüz sana göstermediğim çok şey var,” diyor. Cevap veriyorum:

“Seninle bu yüzden kahve içmek istedim zaten. Bana göstermediğin şeyler beni çok heyecanlandırıyor.”

Eva’nın yüzünden sahici bir gülümsemenin geçip gittiğini görüyor, belki de vehmediyorum. Gelip geçen o hayalet gülümsemeyi, boş bakan gözlerini dolu bakan gözlerime dikerek söyledikleri takip ediyor:

“Sorumu hiç cevaplamayacaksın sanmıştım.”

“Bu cevabı o anda versem hakkımda kötü şeyler düşünebilirdin.”

“Hakkında baştan beri kötü şeyler düşünüyorum zaten.”

“Kadınların hakkımda kötü şeyler düşünmeleri beni memnun ediyor. Bunu da her kadına söylemem.”

“Kendimi ayrıcalıklı saymalıyım yani?”

“Ayrıcalıklı olduğunu telaffuz edersen ayrıcalığın sona erer.”

“Resimlerin kadar flört taktiklerin de vasat ve sıradan. Bunlarla beni yatağa atabileceğini sanman ise büsbütün acınası.”

“İki inatçı domuz düşün. Farklı çiftliklerden. Biri erkek, diğeri dişi. Çayırda karşılaşıyorlar. Konuşma yetenekleri olsaydı, böyle şeyler konuşurlardı herhalde.”

“Sana ikinci kez hakaret ediyorum ve verebildiğin karşılık bu mu?”

“Evet öyle.” Zira daha iyi bir cümlem yok.

Eva hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıyor ve pencerenin önüne gidip duruyor. Ben bunu bir davet olarak algılıyorum. Ayağa kalkıyor, yavaşça arkasından yaklaşıp, boynunu örten bal rengi saçlarını iki elimle havaya kaldırıp, boynuna tek bir öpücük konduruyorum. Tepkisini ölçmek için birkaç saniye kadar duruyor, Eva’nın hâlen pencerenin önünde, sırtı bana dönük ve hareketsiz halde durduğunu görünce sağ elimle onun belini sarıyorum. O âna kadar hiçbir tepki göstermeyen, hattâ o pencerenin önüne giderek olacaklara davet çıkaran Eva, uçuruma düşmeme razı gelmiyor. Bir hışımla ellerimden kaçıp kurtulduktan sonra, dimdik durarak, hiç titremeyen bir sesle, sanki garsona sipariş verir gibi, “Lütfen evimden gider misin?” diyor. Hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyorum.

Petra’yla Dillere Destan Evliliğimiz

Eva’yla buluşmaya giderken kapattığım cep telefonumu onun çatı katından kovulduktan sonra yeniden açıyor ve Prenzlauer Berg’in arka sokaklarında ormanda kaybolmuş şaşkın bir avcı gibi dolaşırken Petra’nın öfke dolu sesli mesajlarını dinliyorum. İlk gördüğüm tütüncüye girip bir paket Fransız sigarasıyla bir adet çakmak satın alıyor ve tütüncü dükkânın önündeki yüksek iskemlelerden birinin üzerine tüneyip paketteki sigaralardan birini yakıyorum. Dışarıdan bakan biri bende önemli bir yol ayrımının eşiğinde olan, her şeyi etraflıca düşünüp taşındıktan sonra nihaî bir karar vermesi gereken bir adamın halini seziyordur belki ama benim o anın bilinçsizliği içinde tek yaptığım, hazmetmeye çalışmak. Reddedilmek ya da evden kovulmak değil de, bu sıska, aptal bakışlı, yuvarlak omuz başlı, çocuk yaştaki kızın domuzlukta beni alt etmiş olması koyuyor. Sigaramı içerken pejmürde kıyafetleri, kir pas içindeki saçı sakalı ve ondan beş dakika önce gelişini haber veren korkunç vücut kokularıyla bir sokak serserisi yaklaşıyor yanıma ve para istiyor. “Para yok,” diyorum. “Sigara ver o zaman,” diyor. Henüz üç dört nefes çekmiş olduğum, yanan sigarayı ağzımdan çıkarıp ona uzatıyorum. Birdenbire gözleri ateş gibi parlıyor, o ana dek italik duran vücudu dimdik oluyor. Ben gerçekten anlamaz gözlerle, şaşkın bir çocuk gibi ona bakıyorum. O ateş saçan gözlerle, dünyanın en aşağılık insanına rast gelmişçesine beni süzüyor. Dünyanın en aşağılık insanıyla dünyanın en gururlu sokak serserisinin, değme western filmine taş çıkartacak bakışmasını bozan da o oluyor: “Domuz herif! İstemem senin sigaranı.”

Yarısı içilmiş sigaramı reddeden gururlu sokak serserisi yavaş adımlarla uzaklaşırken, keyfim yerine geliyor yeniden. Sokağın karşısında bir çiçekçi görüyorum. Petra’nın çok sevdiği orman güllerinden kocaman, görkemli bir buket yaptırıyorum. Taksiye atlayıp eve gidiyorum. Evin ziline basıyorum ama Petra muhtemelen bana kızgın olduğu için kalkıp kapıyı açmıyor. Kapıyı anahtarımla açıp içeriye giriyor, elinde kalın bir kitapla tekli televizyon koltuğunda somurtmuş oturmakta olan Petra’nın yanına gidiyor, elimdeki buketi ona uzattıktan sonra, “Davetiyeler için şahane bir fikir geldi aklıma,” diyorum.

Davetiyeler basılıyor, davetli listeleri hazırlanıyor, giysiler seçiliyor, hem kilise, hem de şatodaki törenin en kusursuz biçimde gerçekleşmesi için gereken tüm ince ayarlar yapılıyor ve düğünden iki ay önce hamile olduğunu öğrenen Petra ile Petra’nın karnındaki çocuğun babası dillere destan bir törenle evleniyorlar.

domuz 2.0

Artık karnı burnunda olan Petra, sergimin açılışı için düzenlenen partiye katılamıyor. Çok sayıda insanın tebriğini kabul ediyor, resimlerimle ilgili çok sayıda açıklama yapıyor, çok miktarda alkollü içecek tüketiyorum. Gecenin sonuna doğru serginin en çok ilgi çeken tablolarından biri olan domuz 2.0'ın önünde durmuş, engel olamadığım ve olmak da istemediğim bir yabancılaşma hissiyle kendi resmime bakarken, bir kadın yanıma yaklaşıyor. Başımı çevirip bakmıyorum kim olduğuna. O hiçbir şey söylemiyor. Ben de söylemiyorum. Öylece, büyülenmiş gibi, ıssız, korkutucu bir ormanda birdenbire karşımıza çıkıveren vahşi bir hayvana bakar gibi tabloya bakıyoruz. Sessizlik bu kez dayanılmaz bir hal alıyor. Bir sinir mücadelesinin içinde olduğumuzun farkındayız. İnsan tam da böyle anlarda mağara kovuklarında yaşayan atalarıyla bir hissiyat ortaklığı duyuyor, kuşku duyulmayacak o akrabalık bağını belki bir ölçüde anlamlandırabiliyor. Bu da bir çeşit yaşam kavgası aslında, bir çeşit imtihan, kutsal kitaplardan bildiğimiz ibret dolu mesellerin modern, içi boşaltılmış ama dışı özenle cilalanmış bir versiyonu. Pes edecek değillim, o da pes etmiyor. Sağımızdan solumuzdan insanlar gelip geçiyor, konuşuyor, gülüşüyor, kadeh tokuşturuyorlar. Muhtemelen hakkında konuştuğu tablonun bana ait olduğunu bilmeyen bir kılkuyruk, ileri geri yorumlar yapıyor resimlerim hakkında, yanındaki kız arkadaşını etkileyebilmek için. Buna rağmen susuyorum, yanımdaki kadın da bana rağmen susuyor. Sonra şiddetli bir gök gürültüsü ve sağanak yağmur başlıyor. Serinliyoruz.

“Bunu bana göstermemiştin.”

“Her şeyimi herkese göstermem.”

“Ben herkes miyim?”

“Değil misin?”

“Evlenmişsin.”

“Sana inat evlendim.”

“Bak, demek ki herkes değil mişim?”

“Sen hem aptal, hem küstahsın. Gerçekten inanıyor musun sana inat evlendiğime?”

“Bütün kalbimle.”

“Böyle devam et o zaman.”

“Merak etme bir daha karşına çıkmayacağım. New York’a taşınıyorum yakında.”

“Ne yapacaksın orada?”

“Bir galeride staj ayarladım.”

“Hangisi?”

Çantasından galerinin küçük bir broşürünü çıkarıp bana uzatıyor. Gözümü resimden ayırmadan alıyorum uzattığı broşürü.

Son

Petra’nın zor geçen doğumundan ötürü hastanede geçirdiğim birkaç günün ardından biraz olsun dinlenmek için eve gidiyorum tek başıma, üzerimde özel günlerde giydiğim, bordo kadife ceketim var. Eve girerken, önceden hiç tasarlamadığım halde ceketimin iç cebine sıkıştırdığım broşürü çıkarıp, üzerindeki telefon numarasını çeviriyorum. Kendimi tanıtıp, Eva’yla görüşmek istediğimi söylüyorum telefonu açan kadına. Eva’nın telefonda, “Merhaba Stefan, nasılsın?” diyen sesi gerçekten okyanuslar ötesinden geliyormuşçasına buğulu. Eva’nın çıplak omuz başlarını hayal ediyorum konuşurken.

“Buraya yolun düşerse uğra,” diyor Eva. “Uğrarım,” diyorum, “muhakkak uğrarım.”