30 Ara 2008

Yeni yıl tebriği

Yeni yıl tebriğiniz Sinsırlı El Kohen'den geliyor:

The Music Crept By Us

İdarenin dikkatine
sunmak isterim ki:
içkilere su katılmış
vestiyerdeki kız
frengiden muzdarip
ve çalan orkestra da
eski Nazi canavarlarından mürekkep

Ama bu yılbaşı gecesi,
ben de ağız kanseri olduğum için
kâğıttan külahımı
tümörlü başıma geçirip,
dans edeceğim.

Leonard Cohen


Oricinal hali:


The Music Crept By Us

I would like to remind
the management
that the drinks are watered
and the hat-check girl
has syphilis
and the band is composed
of former SS monsters

However since it is
New Year's Eve
and I have lip cancer
I will place my
paper hat on my
concussion and dance.

22 Ara 2008

Roman uyarlamaları ve Buddenbrooklar


Ayıptır söylemesi geçtiğimiz ay çok zamandır gözümü diktiğim bir romanı nihayet devirebildim. Alaman yazar Thomas Mann’ın tuğla gibi eseri "Buddenbrooklar"dan söz ediyorum. Ticaretle iştigal eden bir Kuzey Alman burjuva ailesinin 19. yüzyıl süresince yaşamış üç kuşağının hikâyesini bir monografi titizliğiyle anlatan romanı okuduklarım arasında en iyilerden biri olarak telakki ederek, göynümün (gaşların garasına / gurbanım arasına) müstesna bir köşesine yerleştiriverdim. Okumayana da tavsiye ederim, 19. yüzyıl kodaman romancılık geleneğinin en halis, en titiz, en sürükleyici numunelerinden biri.

Bunu niye anlattım? Geçende TV seyrederken ana, bir de baktım ne göreyim. Buddenbrooklar'ı filme çekmemiş mi meğer haylaz bir Alman yönetmen, söz konusu filim de 25 Aralık’ta gösterime girmeyecek miymiş Alamanya’da. Aldı beni bir telaş, hemen okuduktan kısa süre sonra film uyarlamasını seyrettiğim kitapları düşünmeye çalıştım, sonra da genel olarak uyarlamalar üzerine.

Bir kere şu var, çok mecbur kalmadıkça, roman uyarlamalarını kitabı okumadan önce seyretmem. Bu kuralı tabii Harry Potter, James Bond gibi seriler için bozmuşumdur ama herifin teki oturup Kafka, Camus, Mann falan uyarlamışsa zinhar seyretmem. Zira kitap okuma zevki hepsinden büyüktür ve o zevkin içine edilmesini istemem. Kitabı okuduktan sonra ise büyük bir zevkle filmi seyrederim. Zira roman okurken hepimizi birer yönetmen oluruz, kendi yönetmenlik yeteneğimizi sınayabileceğimiz yegâne alan da işte o uyarlamadır. Eş dostla konuşurken, popüler konulardan biridir, ortamdaki herkesin okuduğu bir kitabın uyarlaması yapılsa, hangi karakteri kimin oynaması gerektiğini tartışmak.

Uyarlamaların başarısı üzerine düşünürken şuna vardım: Abicim kitabın öyküsü çizgiselse, bildik iyi-kötü teması etrafında dönüyorsa, kurguda herhangi bir karmaşıklık, postmodern bir gönderme, psikolojik çözümleme yoksa uyarlamanın başarı oranı da o derece yükseliyor. Mesela yakın zamanda Sis ve Gece'nin uyarlamasını izledim, sevdim. Yüzüklerin Efendisi en iyi uyarlamalardan biriydi. Keza, Pasolini'nin "Decameron", Hitchcock'un "Trendeki Yabancılar", Minghella'nın "Yetenekli Bay Ripley", Refiğ'in "Karılar Koğuşu", zor bir roman olmasına rağmen Tarkovski'nin "Solaris", Visconti'nin "Venedik'te Ölüm", Altman'ın R.Carver öykülerinden uyarladığı "Short Cuts, Kavur'un şahane "Anayurt Oteli", "Ashby'nin "Being There" adıyla yaptığı Kosinski uyarlamaları ve aklıma gelmeyen niceleri; oturaklı ve başarılı uyarlamalar olarak nefasetlerini muhafaza ediyorlar.

Ancak hiç bulaşmamak gerektiğini düşündüğüm romanlar da var. Her şeyin de filmi yapılmaz ki arkadaşım. Mesela Jean-Jacques Annaud amcamız bence "Gülün Adı"nı hiç ellemese, romanı okuyup 'ne güzel yazmış şerefsiz Umberto' deyip bir kenara geçse daha iyi olurmuş. Yaptığı film tek başına kötü değil ama romandan sonra keçiboynuzu tadı veriyor en fazla. Ya da Peter Ustinov'un "İnce Memed" uyarlaması. Olmamış abicim, kühnüne varamamışsın hikâyenin. Yaşar Kemal'i nasıl dökeceksin peliküle, kolay iş mi? Aynı şekilde, Alan Rudolph diye bir kardeşimiz Kurt Vonnegut'un hayatta en son film yapılacak kitabı olan "Şampiyonların Kahvaltısını" aldı, ne idüğü belirsiz bir filme çevirdi. İzleyen aymazlar da "bu muymuş len Vonnegut, Bank Asya 1. Lig müsabakalarını izleriz daha iyi" diye burun kıvırdı, en çok da roman sahibine ayıp oldu. İlk ağızda bunlar geliyor aklıma... Ve bunlardaki sorun yönetmenin ya da senaryolaştıran adamın yeteneksizliğinden çok romanın sinema diline uygunsuzluğu. Sözgelimi Yakup Kadri'nin sinemaya gayet müsait "Yaban" romanını batırmayı becerebilen yönetmenler de gördük, o ayrı mesele.

(Kitaptan daha çok zevk veren, daha derli toplu duran uyarlama var mı diye de düşünüyorum, aklıma gelen bir şey yok. Ancak Yüzüklerin Efendisi serisini keşke okumasaydım dediğim oldu filmleri gördükten sonra. Tolkien kızmasın ama bugünden bakınca vakit kaybı olarak görüyorum o üçlemeyi okumayı. Filmini seyretsek yetermiş. Keza, "Roger Ackroyd Cinayeti" haricindeki Agatha Christie kitapları için de aynı şeyi söyleyebilirim. Zaten hepsini de okumadım.)

Netice nedir? Her yazının bir neticesi olmak zorunda mı kardeşim, ortaokul kompozisyon dersinde değiliz ya. Ama ustasıyımdır, isterseniz konuyu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlayarak şahane bir bağlama çeker, Kemalist Türkçe öğretmeninin aklını alarak yıldızlı pekiyiyi cebime atarım.

NOT: Bu arada 90'larda yazılmış en kıyak Türkçe romanlardan Hasan Ali Toptaş'ın "Gölgesizler" romanının da filme çekildiğini duydum. Merakla bekliyorum ama hayal kırıklığına uğrama ihtimalim çok güçlü, zira bu roman da ellenmemesi gerekenlerden biriydi sanki. Her şeyden de film olmaz ki. Yarın öbür gün birileri Tutunamayanlar'ı ya da Aylak Adam'ı film yapmaya kalkarsa kapısına dayanırım, gerekirse kahveden adam toplayıp dövmeye giderim valla. Rus atasözü:

Dostoyevski'den film olmaz, ona kasan yönetmenden dost olmaz.

18 Ara 2008

Sürreel Muhittin: Şirkette Kriz 1


MUHİTTİN
İskender Bey'i aramıştım.
SEKRETER
Kebap olanı mı?
MUHİTTİN
Yok hayır, buranın müdürü olan İskender Bey'i...
SEKRETER
Valla kendisi şu anda Makedonya'da beyfendi, notunuz varsa alayım.
MUHİTTİN
Var, "2 geçer" veriyorum.
SEKRETER
O bunu duysa üzülürdü inanın.
MUHİTTİN
Mutlaka öyledir. Ne zaman dönecek kendisi, bizim şirkette her şey düğümlendi de...
SEKRETER
Valla Balkanlar'dan başlayıp şöyle komple bir tur yapmayı, İran'a kadar uzanmayı düşünüyor. Hazırlıklar yolunda gidiyorsa, birkaç aya burda olur kendisi.
MUHİTTİN
Peki o zaman, gelince beni aramasını söyler misiniz?
SEKRETER
Tabii ki... Sizin adınız neydi?
MUHİTTİN
Bay Pay deyin, o bilir.

Resim: Max Ernst, Two Children Are Threatened by a Nightingale

17 Ara 2008

Abdullah Efendi

"Hakikatte Abdullah Efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini en fazla bıraktıkları zamanda bile, içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini, onun zehirli memnun tebessümünü, inkâr ve istihfaftan hoşlanan gururunu ve her an için ruhu insafsız bir muhasebeye davet edişini duyan insanlardan biriydi. Ah bu ikinci Abdullah Efendi, bu üst kat sakini... Hayır, o kiracı değil, evin asıl sahibi, efendisi, hükümranıydı. Zavallı Abdullah efendi bu sessiz seyircinin bakışları altında hayatının her lezzetinin birdenbire zehir kesildiğini bütün ömrünce görecekti. Ah, onu uyutabilseydi, bir an için o sarhoş olsaydı! O zaman bütün işler değişecek ve Abdullah bu sofrada ve hayatın bütün sofralarında yepyeni bir adam olacaktı."

Tanpınar'ın Abdullah Efendi'nin Rüyaları adlı öyküsünden.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Bütün Öyküleri, YKY, s. 22

16 Ara 2008

Amat


İhsan Oktay ağabeyimizi her zaman olduğu gibi hayranlıkla takip ediyoruz, kitaplarını kutsal telakki edeceğiz kutsala inancımız olsa, o kadar. Amat’la birlikte Akdeniz’e açıldık dün, edebiyatın sularında zevkle yüzüyoruz, mavi turun en hasına biz çıkmışız sarı bir yeraltı treninin içinde seyretmemize rağmen.

Hayranlıkla, gıptayla, saygıyla ve zemberekten boşanmışçasına okuyoruz Uzun İhsan'ın romanlarını.

Not: İşten güçten uzun zaman eline kitap almayan bir arkadaş, bi şeyler önermemi istemişti edebiyata yeniden dönmek, kitapları yeniden sevebilmek için. Ne önereyim diye düşünürken, İzmir İletişim'de "Puslu Kıtalar Atlası" ilişiverdi gözüme, oracıkta aldırdım. Sonraki görüşmemizde ağzının suyu akıyordu, hemen koşmuş "Kitab-ül Hiyel"i almaya. Böyle de tılsımı var işte Uzun İhsan romanlarının. Bostanlı'daki evinden daha uzun yıllar bildirsin isterim.

15 Ara 2008

Kurt


İnsan Kurt Vonnegut okumadan ölmemeli. Edebiyatsa edebiyat, kara mizahsa kara mizah; 32 kısım tekmili birden üstadın yapıtlarında. Amerika’nın kara vicdanı falan demiştim onun için bir yerlerde, şimdi onu değiştiriyorum A Man Without A Country'yi okuduktan sonra, Vonnegut insanlık âleminin kara vicdanı, hatta pankreası olmaya soyunmuş. Toprağı bol olsun Kilgore Amca’nın. Cehennemde zebanilere, o acayip motorlu Saab’ları kakalayıp keyfine baksın. So it goes…

(Kitabı denizaşırı yollardan geçirip de şahsıma hediye eden kardeşime de selam olsun.)

ŞU DA VAR:

Vonnegut neden Nobel alamamış?

Saab acentalığı yaparken İsveçliler hakkında çok atıp tutmuş, bu arabanın garip huylarından ötürü. Kendisi ona bağlıyor Nobel alamayışını ve şu Norveç atasözünü de hatırlatmadan duramıyor:

İsveçli’nin pipisi küçük, hafızası büyük olur.

5 Ara 2008

Hal beyanı

Bugün 4 Aralık, saat sabaha karşı 3:30. Ben Uşak'ta evimizdeyim. Kucağımda bilgisayar, anam babam uyumuş, fonda Ntv tıngırdıyor. Bu aslında bir huzur ânının, sıkıntısı eksik olmayan bir çeşit kaygısızlığın resmi. Hamsimi yerim, muhabbetimi ederim, gazetemi okurum, amcam uğrar, bir süre ortak muhabbet ederiz, onu bırakmak için kalkarım, bir süre onda vakit geçiririm, sigara içeriz, şarap içeriz, televizyon seyrederiz, konuşuruz, meyve yeriz, geri gelirim, evdekileri uyumamış bulurum, ocaktaki çayı ısıtırım, anam bulmaca çözer, babam gazete okur, getirdiğimiz pişmaniyeyi açarız, ben dergimi okurum, önce anam uyuyakalır üçlüde, sonra babam uyuyakalır ikilide, birbirlerine söylene söylene yatağın yolunu tutarlar sonra, ben hâlâ buradayımdır...

9 Kas 2008

Durum tespiti

"Madem ki iş ciddiye binmişti, biz de hayatlarımızda bir kez olsun başladığımız bir işe küsmeden, soğumadan, bitmesine ramak kala yarıda bırakmadan devam etmeli; yılların yılgınlığını üzerimizden atmalıydık."

23 Eki 2008

Üç Türkçe polisiye


Ahmet Ümit - Sis ve Gece
Celil Oker - Son Ceset
Mehmet Murat Somer - Peygamber Cinayetleri

Yakın zamanda, kısa aralıklarla okudum bu üç kitabı. Kısa notlarla geçeyim.

- En iyisi Ahmet Ümit. Çünkü geleneği has romancılıkla harmanlamayı başaran o. Ben bu arada ilk kez baştan sona bir A.Ümit kitabı okuyorum. Evvelden Radikal 2'de öyküleri yayınlanırdı yavrukurdun, onları da tabii ayıla bayıla okurduk ama romanlarına dalmak bugüne nasipmiş. Türkiye'de polisiye böyle yazılır herhalde. Karmaşık bir olay örgüsü yok ortalıkta ama istihbarat var, polis var, örgüt evleri var, yargısız infazlar var ve bunları soğukkanlılıkla derleyip toparlayan, İstanbul'un polisiyeye de yakışacağını kafamıza kakan bir yazar var. Şimdi filmini izleme zamanı.

- Celil Oker'in dedektif karakteri Remzi Ünal'la "Çıplak Ceset" ve "Kramponlu Ceset"ten tanışıyorduk zaten. Üstad yine formundaydı. Remzi Ünal'ı daha önce yazmıştım zaten, şurada var.

- Her üç romanda da karakterler mütemadiyen kahve içiyor, adamın canı sürekli kahve çekiyor, onlar kahveyi içtikçe içimiz huzur doluyor, Kadıköy'deki birahanenin kahvesi, musluk suyu kullanmadıkları için güzel oluyor. Madam'ın likör ikramı boşa gidince, insan üzülüyor. İstanbul'un madamların evlerine gelenlere likör ikrâm ettiği bir devresi de yaşandı geçti. Türkiye artık Türkler'in ya...

- Peygamber Cinayetleri en fındık fıstık olanı. Yuh artık dedirtecek dizi dizi tesadüflerle çözülebiliyor olaylar, mantık sınırları da zorlanıyor. Türkçesi en özensiz olanı da bu roman aynı zamanda. Bunlar, benim kitabı bir hastalık gecesinde neredeyse tek oturumda okumama engel değil tabii, polisiye dediğin akar gider. Hani gastelerin kısa film tanıtımlarında, "türün tutkunlarına" derler ya, Somer'inkiler o kategoride.

- Olayları çözen zehir hafiyelerimiz sırasıyla: İstihbaratçı, dedektif ve bilgisayar uzmanı/gece kulübü patronu.

- Sherlock Holmes'la yamağı Watson'ın, bir meseleyi soruşturmak için açıkhavada kamp kurmaları gerekmiş. Çadırı kurup uyumuşlar. Gecenin bir yarısında Holmes dürtmüş uyumakta olan Doktor Watson'ı, "Hacı kaldır bakam kafanı ne görüyon?" demiş. Watson göze girecek ya, başlamış yıldızların şeklinden, havanın vaziyetinden binbir çeşit çıkarım yapmaya. Sonra dönmüş Holmes'e, "Nasıl üstad, çıkarımlarım iyi miydi?" demiş. Holmes cevap vermiş: "Ne çıkarımı lan amına kodumun dangalağı. Çadırımızı çalmışlar."

17 Eki 2008

Balık Mevsimi

Balık tutmaktan hoşlanmıyor aslında. Balık beklemiyorsa, ne beklediğini bilen de yok bütün gün, Ağustos güneşinin altında. Her akşamüzeri geliyor, sektirmeden. Bir haftasını doldurduktan sonra, diğer balıkçılarla selamlaşmaya, ara sıra gerçekten balık tutmaya başlıyor.

Diğer balıkçılara benzemeyen bu adamın durgun, düşünceli, hatta kuşkulu hali köprüüstünün gençlerinden birinin dikkatini çekiyor. Bir akşam adamın, köprünün sonuna kadar yürüyüp, orada kovasındaki balıkları yeniden denize döktüğünü fark ediyor kuşkucu genç. Merakını tetikliyor bu durum, sonraki günlerde de gözü adamın üzerinde. Ertesi gün adamın oltasını toparladığını görür görmez, kendi de hızla toparlanmaya başlıyor. Adam yine kovasını denize boşalttıktan sonra, yakındaki bir lokantanın tuvaletine girip, tiril tiril bir takım elbiseyle dışarıya çıkıyor. Gencin şaşkın bakışları altında, bir sigara yakıp şehir merkezine doğru yürümeye devam ediyor. Amansız takip bir işhanında son buluyor. Takip edilen adam, üstünde lacivert takım elbisesi, elinde oltası ve kovası, sırtında elbise çantasıyla gözden kayboluyor hantal işhanının kalabalığında. Takip eden genç adam, pes edip otobüs duraklarına doğru hareket ediyor.

Balık tutmaktan hoşlanmayan adam, ertesi gün ve sonraki günler köprüde görünmüyor. Meraklı genç, birkaç gün boyunca sağına soluna bakınıp sürekli bu gizemli adamı arasa da; onun da ilgisi kayboluyor zaman içinde. O sene mevsim bereketli geçiyor. Kovalar dolup boşalıyor Ağustos güneşinin altında.


FOTO: Mehmet Ali Oral

Veba


Albert Camus, 1947 (2006), Can, 270 s.

Tok bir roman, panoramik. Veba salgını yüzünden koca bir kentin kapısına kilit vurulursa ne olur, kentin âkil adamlarının insanlık hallerini sorgulama biçimleri nasıl gelişir, böylesine derin bir umutsuzluk ve boşluk hissinin evrensel yansımaları var mıdır, felsefedeki karşılığı nedir... Bütün bunlar Camus'ya has bir romancı soğukkanlılığıyla belgeleniyor, Oran'da "oran hissi" tamamıyla yitip giderken, insanlık üzerine düşüncelere dalıyoruz...

ANCAAAAKKK...

Allayıp pullamışlar çevirmen Nedret Tanyolaç Öztokat'ı, kendisi akademisyen imiş. Ama nasıl takır tukur bir dil, akmayan, kabız, tıkız...

Bu işlerin kitabını yazmak değil çevirmeni nitelikli kılan, kitap yazmak. Zevcem birkaç sayfa okuyup kitabı bıraktığında 'önyargılı olma' demiştim ama inat edip bitirdikten sonra hak verdim ona. Oysa Vedat Günyol'un "Yabancı" çevirisi ne güzeldi.

16 Eki 2008

Mimoza'da Elli Gram


Cemil Kavukçu'nun "Gamba" adlı romanı hakkında buralarda bir yerde sert bir şeyler yazmıştım, romanı beğenmediğim için değil, Kavukçu'ya yakıştıramadığım içindi.

Neyse ki son öykü kitabı "Mimoza'da Elli Gram" tam zamanında çıktı geldi. Yine bildik izleklerini takip etmesine rağmen, bu kez bambaşka bir paketle karşımızda Kavukçu. Öyküler birbirine bağlanıyor, roman niyetine de okunabilecek bir kitap. Gerçek hayatta yansımasını bulan bir dizi öyküden oluşuyor, hikâyesi anlatılan (mı?) Cemil Küçükfilibe'nin desenleriyle kendinizi Mimoza'da buluyorsunuz. Kanlı canlı karakterler, nefes kesici ortam tasvirleri, kararında bir anlatım; öykücülüğün, ince işçiliğin doruklarında gezinen bir eser. Benim, bu kitabı hakîki bir yürek kıyılmasıyla okumak için kendime göre sebeplerim vardı ama bu sebepler olmadan da herhangi bir edebiyat sever için ziyafet yerine geçebilecek nitelikte bir kitap bu.

3 Adam

Türk ve dünya edebiyatında sevdiğim, esinlendiğim, böğrüme tekme yediğim çok sayıda yazar var. Ancak geriye bakıp düşününce, kendime göre iddialı olan şu beyenatı verebiliyorum: Şu üç adamın yazdıkları olmasaydı; ne siz bu blogu okuyor olurdunuz, ne de ben, ben olurdum:

Vüs'at O. Bener / Oğuz Atay / Cemil Kavukçu

15 Eki 2008

Kıraâthane alışkanlıkları

Kıraâthanede dönem dönem bazı şeyler moda olur, alışkanlık haline gelir; sonra hangi sebepten bilinmez birdenbire bırakılırdı. Ve bu durumu sorgulayan kimse de çıkmazdı. Bir ara mesela, herkes okeyi, 51’i bırakmış; ohel adında bir iskambil oyununa sardırmıştı, sonra ne olduysa kimse oynamaz oldu bu oyunu. Başka bir zaman, tırışkadan bir çizgi film moda oldu, karşısında at yarışı bile olsa, kıraathânenin televizyonunda o çizgi film açılır, koca koca adamlar ekranın karşısında sebilhane bardağı gibi dizelenip çizgi film seyrederdi. Bir ara pokere sardırdı herkes, parayla oynanmaya başlayınca tadı kaçar gibi oldu ve bırakıldı. At yarışının modası hiç geçmese de, saplantı haline geldiği dönemler oldu. İşte o Felek Abla’nın kentimizden ayrı olduğu dönemde, soğuk geçen bir kış mevsiminde ise bizim müdavimler ucuz Marmara’yı keşfetti. O dönem, kıraâthanenin karşısındaki mahalle bakkalımız, hatırı sayılır bir Marmara stoku yapmıştı. Piyasanın en ucuz birası olan ve litrelik pet şişede satılan Marmara’yı bizim bakkal, piyasanın da altında bir fiyata satmaya başlayınca; geceleri kıraâthanede Marmara içme salgını başladı. O zamanlar garsonluk yapan Salim, gece belli bir saatten sonra ocağı söndürüyor, elinde siyah poşetlerle bakkal ve kıraâthane arasında mekik dokuyordu. Normal koşullarda Doru Ferhat, mekânında alkol alınmasına soğuk bakardı ancak dertli bir dönemine denk gelen bu Marmara salgınından kendisi de yakayı kurtaramayınca; mekân kıraâthanelikten çıkıp, gizli bir birahane haline geldi. İşte o Marmaralı gecelerden birinde, ikinci litreliğin ardından kafası bir hayli güzelleşen Doru Ferhat, tek başına oturduğu patron masasında, “Ah be kambur felek!” diye öyle bir içlendi ki, tüm masalar birdenbire sessizleşti ve başlar ondan yana çevriliverdi. Doru Ferhat’ın akranı ve arkadaşı olan Mete Abi’nin elindeki okey taşını sertçe şaklatmasıyla bozulan ölüm sessizliğini, yine Mete Abi’nin cüretkâr sorusu takip etti: “Ulan Ferhat, sen kızının adını niye Felek koydun?” Doru Ferhat’ın bu soruyu beklemediği apaçık ortadaydı, hafiften afalladı. Bunu başkası sormuş olsa fena halde terslenirdi ama Mete Abi’yle aralarındaki eskiye dayanan samimiyet, ona bu soruyu sorma hakkını veriyordu. Doru Ferhat, yeni açtığı üçüncü Marmara’sından bir fırt çektikten sonra, “Biliyordum böyle olacağını da onun için amına koyiim,” dedi. Mete Abi, uzun süren sessizliğin ardından gelen bu yanıtı fazla umursamadan masa arkadaşlarını, “Oğlum oynasanıza lan, ne bekliyorsunuz tren gibi?” diye haşladı ve yeniden Ferhat’a döndü: “Nasıl olacağını biliyordun?” Kıraâthanede herkes biliyordu ki, bu noktada Ferhat’ın sigortası atmak üzeredir ve karşısındaki Mete Abi olmasına rağmen, “Sana ne lan?” diyerek, kestirip atacaktır. Ancak öyle olmadı. Doru Ferhat o gece, kızının adını neden Felek koyduğunu söylemedi ama kızıyla yaşadığı tüm sorunları ve çektiği ızdırabı bütün açıklığıyla döktü ortaya. Zaten kıraâthanedeki Marmara modasının birkaç gün sonra bıçak gibi kesilmesi de bu beklenmedik iç dökmenin, Ferhat’ta yarattığı pişmanlığın sonucuydu. Bu kez biliyorduk bir kıraâthane alışkanlığının neden sona erdiğini.

12 Eki 2008

Güneri

Orhan Pamuk memlekette kadınların ne kadar bastırıldığından, aşık olmalarına bile izin verilmediğinden, her şeyi erkeklerin belirlediğinden, romanında buna değindiğinden bahsediyor. Cıvaoğlu maşallah cıva gibi herif. Efendim Bodrum'da dolaşıyormuş da, "Bodrum'un Çapkınları" diye sergi daveti görünce, du bakalım kimmiş Bodrum'un çapkınları diye içeri girivermiş de, bir de bakmış içeride hep kadın resimleri olmasın mı, efendim aslında kadınlar daha çapkın değil miymiş. Oturup bunu soruyor yüzündeki o iğrenç sırıtmayla. Pamuk bunu kibarca tersliyor, ulan 10 dakka önce ne anlatıyordum ben dercesine Türkiye'de çapkınlık kadınların harcı olmadığı için de yazdım ben bu kitabı diyor, herifin yüzünde hâlâ o aynı iğrenç sırıtık ifade. Bu sırıtma eskiden de var mıydı bilmiyorum ama bunun 90'lı yıllar Türkiye'sinde, Turgut Özal'la birlikte memlekete yerleşen değerlerin bir yansıması, memleketin bir bütün olarak geçirdiği değişimin sefil bir simgesi olduğunu düşünüyorum. Melih Gökçek'ten Güneri Cıvaoğlu'na, Ertuğrul Özkök'ten Okan Bayülgen'e dek hepsinde görebilirsiniz bu iğrenç, sevimsiz, kalp sırıtmanın farklı formlarını. Yüzünüzden uzak olsun...

Almanya'da Türkiye ilgisi

Frankfurt Kitap Fuarı'nda onur konuğu, Popcomm fuarında öne çıkan ülke olunca Alaman medyasında müthiş bir Türkiye bombardımanı baş gösterdi. Der Spiegel'in özel Türkiye sayısı güzeldi. TV'lerde sürekli Türk edebiyatı, sanatı konulu belgeseller çıkıyor, hastasıyım. Son iki günde Oya Baydar'dan Yaşar Kemal'e, Ceza'dan Fatma Barbarosoğlu'na kadar görmediğim kişi kalmadı Alaman tivilerinde. Şifayı da kapınca evde oturup TV izliyorum böyle boş boş.

Bunu niye yazdın desen, onun da cevabı yok aslında.

10 Eki 2008

Salim Abi'nin adam yaralama hikâyesi

Salim Abi’nin içeriye girmesine neden olan adam yaralama hikâyesini Fevzipaşa Birahanesi’nin duvarlarına poster yapıp assanız, yazıya döküp içeriye her girene birer kopya teslim edip ezberletseniz, kasete kaydedip gün boyu belediye hoparlöründen yayınlatsanız yine de alıkoyamazdanız onu rakı bardağını masaya tüy gibi bıraktıktan sonra, kafasından hiç çıkarmadığı Ecevit kasketini şöyle bir düzeltip birahanenin tahtakurularının bile ezbere bildiği hikâyesini anlatmaktan. Aman aman bir hikâye değildi ama belli ki içine fena dert olmuştu bu ince adamın, kalın sonuçları olan adam yaralama hikâyesi; kimi zaman alacalı bulacalı takım elbiselerini Panama terzisi Sabahattin Ağabey’e teslim ettikten sonra biraheneden de eli ayağı kesilen aşık kardeşimiz Mercan dayanamaz, Salim Abi’yi küplere bindirmek pahasına lafı ağzına tıkardı. Biz o zamanlar, ikinci bir adam yaralama hikâyesinin gözümüzün önünde yeniden sahneye konma ihtimalinden ürker, ışıkları söndürmesi için sahne amirine işaret verdikten sonra mütevazı insanlara aşık olmayı layık görmeyen kardeşimizi karga tulumba kulise alırdık.

Savunmada kademe anlayışının kaybolduğu an

Ben bu blog işini, hakkını vererek yapmak istiyorum. Yapamayınca da küsüyorum, toptan bırakasım geliyor. Ama sonra bırakmaktan da vazgeçiyorum. Bu durumda eski derli toplu formatı, özene bezene yazılmış metinleri bırakmaya karar veriyorum. Bu kez hayatım gibi bir blog olsun, zaten öyleydi de...



Resim: Adolph von Menzel, Balkon Odası, 1845

20 Ağu 2008

İdolllerim # 3

İdollerimden bir diğeri ise, sıkıntı verici havasına aldırmadığı bir Ege kentinde yaşar, hayatımın en kritik anlarından birinde aklımda o vardır aslında. Arkeoloji âleminin görüp görebileceği en kıyak adamlardan biridir, zira arkeolojiyi derin bir uykuya dalıverir gibi birdenbire bırakmıştır.

Şunu der bana:

"(...) bu "Gözlüklü zayıf çocuk"a mutlaka bir şey söylemem lazım:

Ömrümde hep ardından koştuğum, bir kaybedip bir bulduğum ve adını koyamayıp, hiç bir zaman da koymak istemediğim "Sis"i, yeniden indirdiği için "Ve Rüzgâr Beni Götüreceği" için bilemediğim yerlere, kendisine şükranlarımı sunarım."

19 Ağu 2008

İdolllerim # 2


Bir başka idolüm ise şair Bob Kaufman'dır. (Fransızlar ona "Amerikan Rimbaud'su" derlermiş. Artık övgü mü yergi mi siz yapın hesabını.)

Beat kuşağı şairlerinden olan Kaufman, 1963 yılında Kennedy suikastının ardından, Budist inançları gereği konuşmama yemini etmiş ve 1975 yılında, Vietnam savaşı bitene dek daha da azğını açmamıştır.

1975 yılında savaş bitince bir kafeye giden Kaufman, şu şiirle bozmuştur 12 yıllık suskunluğunu:

All those ships that never sailed
The ones with their seacocks open
That were scuttled in their stalls...
Today I bring them back
Huge and transitory
And let them sail
Forever

İdolllerim # 1


Herkesin idolleri var hayatta, benim idolüm de Bursa/Mustafakemalpaşalı Suat Tek'tir kıymetli okuyucular.

Hikâyesi şurada.

1 Ağu 2008

Akşam ezanı öncesi patlayan kavga

Hâlâ var mıdır bilmiyorum ama bizim çocukluğumuzda, mahalle yaşamaının temel taşlarından biri, olmazsa olmaz bir renk, günün finalini muştulayan folklorik bir atraksiyondu. Herkesin en az bir adet çabuk-parlayıp-hemen-sönen-akşam-ezanı-öncesi-kavgası vardı. Sudan sebeplerden çıkardı çoğunlukla, fazla uzun sürmezdi ve mahallenin imamı ezanı geciktirmediği sürece kimsenin burnu kanamadan biterdi...
Yaz gelmiş, okullar tatil olmuş, arapkavuran sıcakları yavaştan yüzünü göstermeye başlamış. Sanayiye ya da tabakhaneye çırak verilecek yaşa gelmemişsiniz henüz ya da anlayışlı bir aileniz var. Sabah alelacele atıştırılan rafadan yumurta ve babanın kahvaltısından artan çayla kahvaltı yaparken, göz ucuyla da TRT'nin sabi sübyanları zehirlemek için dünyanın öbür ucundan satın alıp getirdiği "Atlıkarınca" dizisine şöyle bir göz atıyorsunuz. Sonra ver elini sokak. O haftaların trendi neyse artık, yerine göre misketlerinizi, yerine göre gazoz kapaklarınızı, sporcu kartlarınızı, varsa eğer topunuzu alıp kalabalığa karışıyorsunuz. Bütün günü ‘yurt benim’den, ‘yağlı kayış'a; 'tüf tüf'den, 'yerde istanbul'a varana dek çeşitli oyunlarla geçirdikten sonra artık annelerin çağırma vaktinin yaklaştığı hissediliyor ve bunun uç verdiği huzursuzluğun rayihasi dolduruyor, adeta zehirliyor havayı. Günün finalini kıran kırana bir maçla yapıyorsunuz diyelim ya da iddiali bir misket partisiyle (bizim orda miskete cız denir bu arada). Yorgunluk iyiden iyiye hissettiriyor kendini, eve gitme vakti yaklaşıyor; açlık artık dayanılmaz hale geliyor, hele de öğle üzeri salçalı ekmek takviyesi yapmamışsanız vay halinize. Bir de tabii, akşamın yaklaşmış olmasının, yani iş ciddiye binerse kaçma ya da tam kavgayı başlatmışken anne tarafından çağrılıp, sıyırma ihtimalini güçlendirdiği ve bunun da kontrol mekanizmalarını erittiğini ilave etmeye gerek yok.

Netice itibarıyla, bütün bu etkenler bir araya geliyor ve tam da mahallenin akîl adamlarindan biri, ‘hadi artık dağılalım' diyecekken, asağı mahallenin çipil delikanlısı maçta kendine sert giren elemana dönüp okkalı bir küfür savuruyor ve ortalık birdenbire karışıyor. O değilse de, gazoz kapağı oynarken yaşanan ufacık bir ‘çizgiyi geçti-geçmedi’ tartışması iyiden iyiye alevleniyor ve birdenbire herkes önüne gelene dalarken buluyor kendini. Birkaç cılız tekme, üç beş yumruk girişimi, araya girenler, gaza getirenler, karşılıklı 'yarın görürsün'ler uçuşurken havada, imamın bıktıran sesi duyuluyor inceden ve kavga bitiyor. Anneler pencerelerde artık, bağırıyorlar. Taraflar burnundan soluyarak ayrılıyor olay yerinden ve bir gün sona eriyor. Belki yemekten sonra, aileler izin verirse, Almancı Fevzi'nin bahçesinden kayısı çalınacak, sokak lambasının altında toplanılıp muzır fıkralar anlatılacak ve daha birkaç saat önce yumruk yumruğa girenler can ciğer kuzu sarması olacak yeniden. Ertesi günün kavgasına kadar...

Daha az sıklıkla gerçekleşse de, bu kavgaların bir de sokakta örgü ören kadınlar arasında cereyan eden biçimi vardır ancak o çok daha derin bir konudur ve üstü de böyle kolay örtülmez. Belki bir gün anlatırız...

FOTOLAR:
Büyük fotoyu ben çektim.
Küçük foto İzzet Keribar'dan alıntı, Keribar'ın şahane fotolarına şuradan bakabilirsiniz.

Ummana dalarken

4-5 sene önce bir yaz mevsimi, Finike yakınlarında bir koyda çekmiştim. Ummana dalan kişi ise, zaman zaman bu blogda konu edilen, kızı Karl Marx'ı ayı sanan arkadaşım.

Gençlik duvarları yıkıyor

- Yolculuk nereye?

- Berlin.

- Duvarı yıktılar değil mi?

30 Tem 2008

28 Tem 2008

Üç köy filmi - II

Birinci bölüm şurada bir yerde.

Bu üç filmden köyle ilişkisi en az organik ve bir bakıma en sorunlu olanı Beş Vakit (BV). Köyü ustaca birkaç dokunuşla olduğundan farklı bir yapma-yapıştırma mekân, doğal film platosu, büyük kötülüklerden arındırılmış pastoral cennet haline getiriyor ya da buna yeltendiği hissini veriyor Erdem'in filmi. Ancak ilginç bir biçimde, tematik olarak köyle ilgili derûnî bir problemi olmayan tek film de Beş Vakit. Diğer ikisinde, köy, kahramanların kaçıp kurtulmak istedikleri, dönüp dolaşıp geri döndükleri, ne onunla, ne onsuz yapabildikleri, yüreği örseleyen bir pranga gibi. Bu bağlamda evrensel bir tınısı da var oradaki izleğin; Çehov’dan tutun da Baudelaire’e dek çok yerde izine rastlayabileceğiniz, zaman ve mekândan bağımsız bir taşra sıkıntısının çok başka açılardan dışavurumu söz konusu Mayıs Sıkıntısı (MS) ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'ta (KKGY). Öte yandan, BV’nin ise mekândan insanlara sızan bu sıkıntılı ruh durumuyla çok fazla alıp vereceği yok gibi. Onun köylülerinin zihninde, köyü tanımlamak için illâki bir kasaba-şehir imgesine ya da düşmanına başvurmak gerekmiyor. Onların köyü, belki biraz da yönetmenin ustaca makyajı sayesinde kendi başına bir köy, bir adacık. Adaleti ihtiyat heyeti dağıtıyor, asayişi vicdanlar sağlıyor, dış dünyayla bağlantıyı kuran ise, ironik biçimde, köy romanlarında gericiliğin sembolü olan imam ve onun otomobili oluyor. Filmde teknolojinin göründüğü tek sahnede, imamın ailesiyle fotoğraf çektiriyor oluşu da ayrıca mânidar. (Bu arada, Reha Erdem’in köy öğretmeni konusundaki kararsızlığı da dikkat çekici. İnce bir sınır var orada. Kimi zaman pozitivist Cumhuriyet anlatısının favori imgesi olan, halkını aydınlatmak için her türlü güçlüğe katlanan idealist köy öğretmenini görüyorsunuz. Kimi zaman da İtalyan ya da Fransız taşrasında geçen ‘ah o güzel çocukluk yıllarımız’ temalı bir filmde, kasabalı gençlerin erotizm sembolü halinde gelen delişmen genç kızı. Öğretmen de köyün temposuna ayak uydurmuş diyebilirsiniz belki, köy yaşamının en haris yönlerinden biridir bilinçlilik derecesinin son derece düşük oluşu. Bir süre sonra her şey otomatik hale gelir, kimlikler, iradeler, inisiyitifler falan komple buharlaşıp, Ağustos sıcağına karışır...)

Her durumda BV, kendi kendine kıvrılıp, kimseye hissettirmeden akıp giden bir köyün kapalı devre kameralarla röntgenlenmiş hali. Kameralar kapandıktan sonra da, o köydeki yaşam o haliyle devam edecek orada, biteviye… Bu biteviyelik, bu tekdüzelik halini 'taşra sıkıntısı' temasına bağlamadan sunabilmek, estetik anlamda Reha Erdem’in başarısı. Ancak bu mutenalaştırmanın, makyajlamanın vebali de aynı şekilde onun boynuna…

Almancılar konuşuyor - III

"Yahu aslında bütün âlem var ya, bütün âlem; bir sene, iki sene çalışıp döneceklerdi. Ama öyle bir bağlandık ki biz buraya. Bak karısı bağladı bizi. Allah için konuşuyorum, karı kız bizi bağladı, bu bir. İki, çoluğu çocuğu unuttuk yahu, karıyı unuttuk. Burada geldik karıları beğenmez olduk. Cenab-ı Allah var ya Cenab-ı Allah; inanmadın mı, onun kanunlarından dışarı çıktın mı... Bak bugün aslan gibi yaşarsın, yarın öyle bir taş düşer sana ki; ilelebet altından çıkamazsın. Çık erkeksen."

27 Tem 2008

Avrupalı

Arkadaş, "Avrupalı" diye bir film yapmışlar, Cem Davran falan oynuyor. Ben böyle bir rezalet, böyle acınası bir müsamere havası görmedim ömrümde.

İrfan Tözüm süpervize etmiş, oğlu da filmi çekmiş. Tözüm tözüm dökülüyorlar hep beraber... Sanat filmlerinin unutulmaz yönetmeninin geldiği nokta da bu işte, uzun metrajlı Levent Kırca parodisi!

25 Tem 2008

Süse

Bizim köyün anayola açılan kısmında, otobüs bekleyenlerin kullanması için bir kulübe vardır. O mıntıkaya kısaca 'bekleme' deriz biz. Ama geçenlerde hafızamı şöyle bir zorladığımda, ebelerin dedelerin aynı mıntıkadan 'süse' diye söz ettiğini de hatırladım. Süse ne demekse, süse...

Fotoğraf alâkasız, Euro 2008 serisinden, ben çektim.

Almancılar konuşuyor - II

- Hiç kesin dönüş yapmak aklınızdan geçiyor muydu?

- Geçiyordu. Hep düşünüyorduk ama gidemedik. Burada bir şekilde düzenimizi kurduk. Bir de tabii para tatlı geldi. Türkiye’de bir şeyler aldık. Tarlaymış bahçeymiş derken, ev de yaptırdık. Ha bugün ha yarın derken, 68 yaşına geldim. Dile kolay 44 yıl. Açıkçası, bizim gençliğimiz burada gitti dayı. Gençliğimiz burada gitti.

24 Tem 2008

Taksici

Yoldan çevrilen herhangi bir taksi, evin önünde anneyle kızının vedalaşmasını bekliyor. Vedalaşma uzun sürünce, aklıma geldikçe güldüğüm şu beyanatı vermekten alamıyor kendini:

"Ağlatacaksınız beni!"

Renklerin kardeşliği

Fotoğraf çektirenlerin, fotoğrafı çekeni de kadraja sokmak suretiyle, fotoğrafını çekmeye bayılırım. Bu sürüsüne bereket taraftar fotosu çektiğim minik Avusturya şehri Innsbruck'tan bir Euro 2008 hatırası.

Almancılar konuşuyor

M.B. diyor ki:

Bizim bir atasözümüz var biliyor musun, “Doyurursun yetimi, bilmemne eder seni!” Biz oyuz. Bunu kimse inkâr edemez, kimse de üstünden atamaz. Elin memleketinde, herif sana itimat ediyor, iş veriyor. Yiyip içiyorsun burada. Ondan sonra herifin karısını elinden alıyorsun. Yahu bunun izzet-i nefsi yok mu?

23 Tem 2008

Üç köy filmi - I

Ne Yakup Kadri’nin “Yaban”ıyla birlikte yerle bir olan, erken Cumhuriyet’in idealize ettiği, kokmaz bulaşmaz “Orada bir köy var uzakta” romantizmi; ne de Köy Enstitüleri sonrası dönemde ortaya çıkan kaba toplumcu köy romanlarının yapma-yapıştırma sınıf mücadeleleri... Türk Sineması’nın birbirinden çok farklı üç yönetmeni, taptaze bakış açılarıyla, evvelce köye eğilenlerin sıkça takıldıkları tuzaklardan ustaca uzak durarak üç düzgün film yaptılar.

Tarih sırasıyla:

Mayıs Sıkıntısı – Nuri Bilge Ceylan

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak – Ahmet Uluçay

Beş Vakit – Reha Erdem

Ben bunlardan sonucusunu henüz seyretme fırsatı bulduğum için, bir köylü olarak, dilim döndüğünce konuşmak isterim haklarında.

Kabûl, üçünün kulvarı farklı, elmayla armudu karıştırmamaya çalışacağım bu yolda...

Daha bu girizgâh lan, durun!

22 Tem 2008

Günün istatistiği

Dünya "Afyon Kaymağı" üretiminin tamamı ülkemizde yapılmaktadır.*

* İsmet İnönü Kaymak Üretim Enstitüsü 2003-2008 Bülteni

2,5 ay sonra

Hâlâ ilgilenen, okuyan varsa; mazaret bildirmeden verdiğim iki buçuk aylık aranın ardından yeniden bulog işine döndüğümü, pet şişeden elyaf üretme işini ise şimdilik dondurduğumu belirtmek isterim.

2 May 2008

Gamlı Nisan

Çocukluğumun bütün gamsız Nisanları boyunca, bu evin adım adım, tahta tahta, döşeme döşeme çökmesine tanıklık ettim. Kaygısız ve kendi basitliğine hayran yaz günlerinde, elimde plastik su bidonlarıyla önünden geçerken usta işi kapı ve duvar işlemelerine baktım hayran hayran, kimi zaman vahşi bir hayvan gibi ümüğüne çöküveren yoğun kara rağmen bel vermeyen çatısını, bir canlı telakki edip içten içe saygılarımı sundum. Duvarlarında rakı bardağı kırdım, bahçesinde tavuk kovaladım, tanımadığım sahibine şaşakaldım yaşım geçtikçe.

Çok sonra bir Nisan ayında, çocukluğumun taşrası, bütün marazlarına rağmen, o yalınkat sevimliliğini ve kadirbilirliğini nasıl muhafaza etmişse; bu evin de her türlü yabancı cereyana rağmen, kör topal da olsa ayatkta kaldığını görmek sebepsiz bir rahatlamaya neden oldu.

Ne çare: Artık her evde bir köpek var ve bizim oraların meşhur da bir lafı var:

Az köyün köpeği azgın olur.

30 Nis 2008

Affan Baba

Affan Baba'ya sayacağım parayı denkleştiremedim, size af demeye geldim.

7 Nis 2008

Düğün

Birkaç gün süren "düğüncülük" tecrübemden çıkardığım bazı sonuçlar var:

- Bildiğimiz anlamda düğünün kendisi çok sıkıcı bir etkinlik, mutlaka alkol alınmalı.

- Toplanma vesilesi olarak düğün korunması gereken bir müessese. "Bu ekip bundan sonra ancak cenazede toplanır!" dendi mesela o gece, üzüldüm...

- Kadınlar, erkeklerden daha çok önem veriyor düğüne. Katılımcı olsalar da...

- Düğün salonlarında, gelin odasında votka-vişne götürme müessesi yavaş yavaş kayboluyor, bu konuda yetkililer önlem alsın. Aysun Kayacı'yla Pınar Kür'ü göreve çaığırıyorum.

- Düğün salonlarında sigara içilmemesi çok isabetli olmuş.

- Çalgıcılar yeni yeni adet çıkarmış, bet sesleriyle söyledikleri orgu bol kaçmış şarkı ve türküler yetmezmiş gibi. Damadı davulun tepesine çıkarıp âleme maymun ediyorlar, bunu beğenmedim.

- Fener maçının hakemi düğünün de önüne geçti, Federasyon önlem alsın, genç çiftlerin bu mutlu gününe gölge düşmesin.

- Devamı "Teferruat Köpekleri"nin resmiyle birlikte...

1 Nis 2008

Çupi

Çupi, Beşiktaşlı Ömer Güvenç'in jübilesinin ardından şu satırları döktürmüştü, 15 Ağustos 1982 tarihinde, Milliyet'teki köşesinde:

"İstanbul bazı sporcuların gidişinde "dut yemiş bülbül"e döner. Hoş İstanbul'da dut ağacı da kalmadı ya... Şimdi bülbül kapitalistleri, sevgili bülbülleri için şöyle bir perhiz reçetesi uygulayabilirler: 'Ne yersen ye lan...'"

İstanbul ve İstanbul'un; toprak sahalarda, markasız formalar ve meşin toplarla oynanan "eski" futbolu da Çupi'nin gidişiyle "dut yemiş bülbül"e döndü. Ama Çupi en azından, dünya gözüyle Rıdvan Dilmen'in Altay'a attığı o müthiş golü seyredebildi, çok sevdiği Fenerbahçesi'nin ezeli rakibi Galatasaray karşısında 3-0'dan çevirdiği maçın yazısını yazma zevkine nail olabilidi. Gözü açık gitmemiştir...

31 Mar 2008

İlk kartpostal

Gördüğünüz üzere memlekette hava boktan, haliyle resim de boktan.

Kendi başlığım bana şunları çağrıştırdı:

İlk öpücük:

Bu sanırım Fransız gençlik dizisiyidi, cüstin diye bi kız vardı, âlem ona hastaydı. Sabah akşam tilt oynayarak gencecik dimağları tilt eden, deri montlu, ekose gömlekli oğlanlar dolanırdı orta yerde...

İlk kurşun:

Bunun da anıtı var İzmir'de.

Anı:

Pasaport sırasında, dut gibi sarhoş bir Alman vatandaşı yanıma yaklaşıp, 'sıranı alabilir miyim?' dedi. Ben de 'sebep?' dedim. Sebep söyleyemedi. 'Hayır alamazsın!' dedim. 'Fakyu!' dedi, ben de ona 'Fakyu tu!' dedim. Sonra eleman arkaya geçti. Son derece medeni bir diyalog ve fikir alışverişi olduğu kanaâtindeyim.

28 Mar 2008

Manyetik tren yalan oldu


Böyle Diskavıri kanalında felan mühendislik harikaları gösteriyorlar, benim pek ilgimi çekmiyor nedense. Böyle bi proje vardı Almanya'nın Münük kentinde, havaalanıyla merkez istasyon arasında saatte 500 km'ye ulaşan manyetik tren koyacaklardı. Bu şu anda sadece Şangay'da çalışmakta olan yeni bir sistem falan.

Neyse, Hristiyan Demokratlar'ın prestij projesinin gümlediği açıklandı birkaç gün önce. Maliyeti beklenenin üstünde çıkınca vazgeçtiler projeden. Çevreciler sevindi bu işe, bir de tabii CSU'nun politik rakipleri.

Teknolojiyi gelişten şirket ise şimdilerde Çinliler'e kakalamaya çalışıyor projeyi.

Hayırlısı olsun, saatte 500 km'yle giden bir trende yolculuk etmek isteyenler de bir zahmet Çin'e gitsin artık.

Ayrıca, Tibet'teki olaylardan ötürü Olimpiyatlar'ı boykot etsek mi lan? Almanya günlerdir bunu tartışıyor...

Memleket öncesi son demler

Bulonk yine ihmale uğradı, vicdanım ıraatsız oldu...

Düğün dernek şenlik ve başka amaçlarla memlekete gidilecek birkaç güne, oradan kart atmaya çalışırken, bir yandan da eskiden biriken malzemeyi vakit oldukça şirinleyeyim diyorum. Amcam çok kullanır bu "şirinlemek" fiilini günlük hayatta. Kendisi ayrıca bardaktan tarhana çorbası içer ve dünya yer elması rekoltesinin yüzde 20 kadarını tek başına tüketir, hiç üşenmez o eğri büğrü şeyi soyup hatır hutur yemeye...

Soru: Yer elmasına sizin orada ne derler? Cennet elmasına ne derler? Sizin orada bahar ayında sokakta yeşil nohut satılır mı?

Netice: Bir yere gittiğimiz, dükkânı kapattığımız falan yok.

Senariste not: Cuma'ya gittik diye yandaki dükkândan alışveriş eden ya da süpermarkete gönül indiren gödelekleri zaten istemeyiz dükkânda

20 Mar 2008

Kapak olsun!


En kötü albüm kapaklarını derlemiş birileri, ordan şeettim bunları ayıptır söylemesi.

Yakında benim de, "Müzikle Geçen 29 Yıl" adlı albümüm bütün müzik marketlerde olacak. Şahane kapak hazırladım, burada sergileyeceğim, albümün çıkmasına az bir süre kala. İlk kez Rehavet Havası okurları görecek.

Bir de şu var: Bu "albüm" ne zaman yerleşti lan dilimize? "Kaset kapağı" derdik biz buna eskiden, müzik setine de "teyip" derdik mesela... Yeni gençler karışık kaset hazırlamayı bile bırakmış azizim...

Son söz: Lakostuna hastayım Tino!

Hınç al!

Futbolseverin gözünde Hıncal Uluç'un yeri, şekli şemali az çok bellidir. Şimdi buna şizofreni mi denir, başka bir şey mi bilemesem de, o Hıncal Uluç'un son 10 gün yazdıklarından birkaç başlığı sıralayayım şuraya.

- Sevgiyi söylemek.. Söyleyebilmek..

- Yalnızlığı, ağlamayı bilir misin?.

- Teşekkürler Acun!.. O duygu, o sevgi gecesi için..

- Aşkı ve anıları müzikte yaşamak..

Ne biçim adam lan bu?

NOT: Ayrıca siz yalnızlığı, ağlamayı bilir misiniz dostlar? Ha bilir misiniz? Bilir misiniz ulan? Eşiktekini beşiktekini bilir misiniz? Birileri ölüp, birileri nutuk atarken köşe yazılarında...

17 Mar 2008

Lale

Reşad Ekrem Koçu'ya göre, batı dillerinde lalenin karşılığı olan "tulip" sözcüğü bizdeki "tülbent"ten geçiyor.

Laleyi Osmanlı'dan alıyor ya Evropalılar, ilk gördükleri lale beyaz olanıymış ve ona bizim topraklarda "tülbent lale" denirmiş. İşte "tulip" kelimesi de böyle geçmiş ecnebi dillerine.

Bilindiği gibi Kopenhag kentini ise Tekin Bey kurmuştur ve kentin ilk adı Tekin'dir. Ancak zaman içinde Tekin-Teke-Tük şeklinde değişerek, Kopenhag haline gelmiştir.

Oyuncak

Sağolsun, kıymetli yengem (ahaha) dikkatimi çekti. Amazon'da satılan bir oyuncak bu. Sosyal bilimciler bunun üzerine yazıp çizsin, beni uğraştırmasınlar:

16 Mar 2008

BSGY # 9

Haber: Trabzon Transfer Şampiyonu

Kullanıcı: abuzer
Adres: bosna yersek bulgaristan

Yorum: olum dalga geçmeyin trabzon la sqkarım oduni ğotuuze

Çakar!

SORU: Aynı zamanda iyi bir aile babası mısınız?

YANIT: Olmaya çalışıyorum. Ne demek iyi aile babası? “Çocuklarıma çok vakit ayırıyorum” diyorlar. Bunlar çok kolpa laflar. Fazla vakit ayırıyorsun da ne yapıyorsun? “E, beraber Garfield seyrediyoruz.” Yemişim Garfield’ı!

Hastasıyım arkadaş Ahmet Çakar'ın...

15 Mar 2008

With Or Without You ve 1987

Yutu, "With or Without You"yu 1987'de çıkardı. 1987'de benim kardeşim doğdu. Televizyonda Şemsi İnkaya'nın oynadığı bir dizi vardı, kardeşimin adını benim vermemi istediler. Benim ilkokulda aşık olduğum bir kız vardı, kardeşim onun adını aldı soğuk bir taşra akşamında. Ben o gece utancımdan uyuyamadım. Kardeşim hâlâ, ilkokul aşkımın adını taşırken, ben yıllar sonra dörtolyda dolmuş beklerken ilkokul aşkımı görür gibi oldum. 1987'de ne yutu'dan, ne de aşkın ne olduğundan haberdardım aslında. 1987'den yüzyirmibeş ışık yılı sonra ilkokul aşkımı gördüğümde hiçbir şey hissetmedim, yutunun baş adamı da zaten kodamanlarla poz verir olmuştu o yıllarda, bir şeyler hissetmek ciddi bir ustalık işi haline gelmişti. Uzun yıllar sonra hem yutunun, hem de aşkın ne olduğunu keşfettim ama olan kardeşime oldu, o adı taşımak zorunda kaldı bir ömür boyu...



Çok sonra, Beşiktaş'ta camı pencereyi sonuna kadar açtığımız bir yaz gecesi, martı böğürtüleri eşliğinde seyrettik Winterbottom'un aynı adlı filmini, fevri bir uzun yol arkadaşıyla. Bir şeylerin sona erdiğini, yeni bir şeylerin başladığını iki yerde böylesine yoğun bir şekilde hissedip, böylesine kanırtıcı bir bilinçlilik hali içinde özümsemiştim. Biri Beşiktaş'taki o öğrenci evinde, Fevri'yle bu filmi seyrederken; diğeri Yeni Foça'daki aile pansiyonunda diğer uzun yol arkadaşlarımla anlamsız şeylere yarın yokmuş gibi gülerken.

1987'den bu yana 20 yıl geçti...

9 Mar 2008

Bir Opel kaç adam alır?

Bugün ulusalcı, anektodcu, entıra-bol-basmacı, goygoycu, yaygaracı, üçüncü sayfa köşe yazarı üslûbuyla yazmak istiyorum. Af buyurun:

Hayvanlar

Bavyera'nın otobanı vızır vızır işliyor.

Polis, fazla yavaş ilerleyen bir Vectra'dan şüphelenmesin mi, şüpheleniyor...

Durduruyorlar arabayı, bir de ne görsünler.

Bildiğin binek otomobiline 14 kişi binmiş!

Ayı herifler!

Hadi kendiniz ayısınız, çoluğa çocuğa yazık değil mi?

Köylüler!

Kıllılar!

Kıllı köylüler!

Efendim, Fransa'da ikâmet eden Romanyalı bir aile imiş. Memlekete dönüyorlarmış Almanya üzerinden.

Beşi bagajda eniklerin...

Arkada iki kadın, ikisinin kucağında da ikişer enik, aralarında bir de sıpa...

Önde de kıllı kocaları.

Hayvanlar! Orospu çocukları!

İyi pazarlar Türkiye'nin çağdaş okurları.

8 Mar 2008

Kırmızı tuborg

Kırmızı tuborgun yeniyetme efsanelerimizdeki müstesna pozisyonundan mı söz etsek, votkası fazla kaçmışlığının sebep olduğu ispirtosuluğundan mu, yoksa alet olmaktan bıkıp kaldıraç olmaya evrildiği tarih kesitinin genç dimağların kendinibilirlik haritasındaki kırmızıya boyanmış, insanlık için küçük topoğrafya için büyük, özerk bölgesinden mi? Efes extrayla yarıştırıp köylülüğünden, yontulmamışlığından, toplumsal tutkallığından mı dem vursak, yoksa bildiğimiz birayla kıyaslayıp körpeliğimize attığı kıvrak çalımlardan, kurnaz el enselerden mi dalsak meseleye? Mavinin kırmızıya nazaran ferahlatıcılığının yaş geçtikçe idrak edilen büyüsünü teslim edip, kırmızının durduğu yerde duramamazlığının fişteklediği ekseninden öteye hükmü olmayan delişmenliğin sahte avutuculuğuyla mı selamlasak kızıl tuborgu? Her durumda, Edip Amca'ya mı kulak versek:

Bir şey hızla duruyor
Bir uçak sanki bin uçak
Bir gün öğleden sonra her gün öğleden sonra

İsrail

Gazze yeniden fokur fokur kaynarken, âlemi vicdansızca seyre dalan benim gibilere anlatacak özel bir şeyim var. Bunun altından hangi Freudyen psikyatr/psikopat nasıl kalkar artık siz hesap edin.

Almanca bilen İsrailli bir kız arkadaşımızın, İsrailli erkek arkadaşı; sevişirlerken ısrarla, kızımızın Almanca konuşmasını istiyormuş.

Dada




Carr: Komunist bir toplumda Dada’ya yer olacağını sanmıyorum.


Tzara: Şimdiki düzene bunun için karşı çıkıyoruz zaten. Bu sistemin içinde yerimiz var.



Tom Stoppard, Travesties

6 Mar 2008

Grev var


Yüzde 6 veriyorlar, onlar yüzde 12 istiyor. Baktılar olmayacak, "grevin de bokunu çıkarırız" dediler. Berlin'de, BVG'ye bağlı metro ve otobüsler 10 gün boyunca çalışmayacak. Ayrı bir sendikaya bağlı olan banliyo (S-Bahn) makinistleri de Pazartesi günü onlara katılıyor. Hayat fena halde felç olacak. Biz uzun zamandır tamir isteyen bisikletlere bakım yapacağız, kireçlenen dizlere kuvvet diyeceğiz. Burjuva konformizmine yüz vermeden, grevi de aslanlar gibi destekleyeceğiz tabiî...

Foto: DPA

Boris nerede?


Sağ alt köşeye dikkat. Boris Becker, Brandenburg Kapısı'nın tepesine çıkmış, Quadriga'nın hemen altında Berlin belediye başkanı Klaus Wowereit'la röportaj yapıyor.

29 Şub 2008

Kim bağımsız, kim ideolog?

"Bir zamanlar oldukça bağımsız bir düşünür olan Dani Rodrik, giderek ideolog Soros veya Stiglitz ekolüne yapışmaya başladı. Bizi ilgilendiren tarafı ülkemizde Merkez Bankası veya TÜSİAD gibi yerlerde danışmanlık hizmeti vermesi ve yol göstermesi! Acaba doğru şeyler mi tavsiye ediyor?"

Deniz Gökçe'ye göre neo-liberal öğretiye secde ederseniz "bağımsız" iktisatçı oluyorsunuz, yıllardır tekrarlanan bildik tezleri sorgularsanız da "ideolog". Yoksa Rodrik, çok kıymetli bir iktisatçıymış, yazdıkları Deniz Hoca'nın köşe yazılarından çok daha bilimsel bulgulara dayanırmış, neo-liberal öğretinin kalelerinden Harvard'da takılırmış; bunları Türk okuru nereden bilecek. Vur yaftayı geç, zamanında karına da sumsuğu vurmuştun zaten...

BSGY # 9

Oyuncu: Ben Sahar

Kullanıcı: Nasıl espri??
Adres: afrikanın balta girmemiş ormanından

Yorum: ben sahar o da dilsiz

28 Şub 2008

Çölde futbol

Abi'nin Umman resimleri arşivinden. (Ulan insan Umman'a gider mi arkadaş? Giderse niye gider?)

Bilgelik nerede?

Bugün gittiğim kafenin helasından:

"Tuvalet duvarında aradığın bilgeliği şu anda elinde tutuyorsun!"

23 Şub 2008

Otobüsler

80'li yılların sonu ve 90'lı yıllar boyunca her şey değişti. Muhtelemelen 70'li, 60'lı ve 50'li yıllarda da her şey değişmişti ama beni ve yaştaşlarımı ilgilendiren tam da bu zaman diliminde gerçekleşen sahte şenliklerin getirdiği değişimdi. Her şeyin, hepimizi iki büyük devirmiş ayyaştan beter başımızı döndürecek bir biçimde değiştiği bu süreçte; değişime en çabuk ve en yarayışlı biçimde ayak uyduran otobüsler oldu. O kutsuz zaman diliminde, şehirlerarası yolcu otobüslerinin de her şeyi değişti, ama en çok da yükseklikleri. Günden güne, aydan aya, yıldan yıla yükseldi şehirlerarası yolculuklara tayin edilen otobüslerin boyu. 302'lerin yerini Prenses'ler aldı, sonra Setralar çıktı piyasaya, sonra 303'ler ve tabii ki 304'ler... Henüz serpilen genç bir kız gibi günden güne güzelleşen bu otobüslerin, en çok da boyları uzuyordu. Otobüsler yükseldikçe, otobüse binenlerin ruh hali de düzeldi; yarım saat önce akşamüstü voltasını paylaştığı yerlilere tepeden bakan yaratıklar çıktı ortaya, ben de katıldım onlara. Otobüs yolculukları artık, çamurlu pencerelerden hüzün süzdüğümüz birer sınav olmaktan çıktı, sınananla sınayan büsbütün birbirine girdi...






Yanda görülen bizzat Kâmil Amca'nın kendisi. Her şey aslında onun başının altından çıktı...

Temmuz 2005, Berlin


Zihnimizde yer etmiş prototipler, başka millet ve dinlere mensup insanları oturttuğumuz kalıplar var. (Bu kalıpları yıkalım dostlar, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim diye devam etmek; ciddiyet içinde başladığım şu yazıyı bir İclal Aydın-Esra Ceyhan eksenine sürüklemek isterdim ama, henüz o yumuşaklığa, o akışkanlığa erişemedim. Gelin görün ki, sevgili kardeşim Fiking ve eski tinercilerden Frenkof gayet iyi bilirler benim ‘gönül adamı’ olmak yolundaki niyetimi. Akşama kadar pencerenin önünde oturup, gün batana dek çay, battıktan sonra rakı içeceğim ve boy boy çiçek saksılarının arasından gelene geçene selam vereceğim bu gelecek projeksiyonu gerçek olursa, mekânıma geldiğinizde, sizleri Yunus Emre’den bir dizeyle karşılayıp, Mesnevi’den birkaç beyitle uğurlayabilir; ‘Dostlar, gelin sevgi şarabını birlikte içelim, kol kola girip kanatlarında sevgi taşıyan güvercinleri seyre dalalım,’ gibisinden vıcık vıcık ifadeler kullanarak huzurunuzu kaçırabilirim.) İkinci parantez: Arkadaş, Türkçe’den parantez kaldırılsın, zaten yoğunlaşma sorunumuz var; bu parantez açma kolaycılığı iyiden iyiye çıkarıyor beni konu dışına. Bak aklıma geldi şimdi, Ceymis Coys mudur nedir, bir adam varmış hani, ‘bilinç akışı’ diye bi yaraktan (abov!) bahsetmiş zamanında; farkında olmadan ondan mı yapıyorum nedir? Korktum valla kendimden, bakın Helga da onaylamıyor bu durumu. “Nein, Herr Vet, nein,” diyor. Ben de ona, “R harfini, yumuşak g gibi telaffuz eden o dillerini yerim senin,” diyorum; anlamıyor, aval aval yüzüme bakıyor. Hans ayısı ise ossura ossura uyumakla meşgûl.

Zihnimizde yer etmiş prototipler, başka millet ve dinlere mensup insanları oturttuğumuz kalıplar var. Takkeli Yahudi var mesela, cimri, uyanık, zengin. İhramlı Arap var sonra, esmer, pis, görgüsüz; Galeci'nin deyişiyle, ‘oturduğu yere sıçan’ bir insan evladı. ‘Daş’ Rus karısı var, mavi gözlü, sarışın, uzun boylu, hafifmeşrep. Yaygaracı İtalyan var, dışadönük, geveze, güvenilmez. Bunun daha cingeni var, Kürdü var, Ermenisi var; uzar gider bu konu. Bir konuyu daha layıkıyla dağıttığımın bilincinde olarak, şimdi sizlere Almanya topraklarına adım atmadan evvel zihnimde oluşmuş olan Alman imgesinden söz etmek ve buraya geldikten sonra bunun doğrulanıp doğrulanmadığını iletmek isterim. İstiyorum. Çok istiyorum bunu, evet.

Sizlere gelir gelmez çok sevdiğim bu şehirden, Berlin’den söz etmek eğilimindeyim aslında. Buraya geldiğimde ilk gözlemlediğim şeylerden biri, Berlin’de çok fazla Alman olmasıydı. Bu duruma şaşırmadım ama, buruk bir kıvanç (atıyorum tamamen, kıvancın ne olduğunu bile bilmem ki ben, buruğunu hissedeyim) hissettim. Ben buraya gelmeden evvel fazla Alman görmüş bir insan değilim. Bakınız, yetmiş iki milletten insanın harman olduğu Amerika diyarında bile yalnızca bir tane Alman’la tanıştım 2,5 sene boyunca, onunla da toplamda 10 cümle muhabbet etmemişizdir herhalde. Bu durumda, benim Almanlar konusundaki gözlemlerin ana kaynağı, cennet vatanımızın sahillerini şenlendiren turistlerden, futbol âlemimize girip çıkmış ‘Alman köylü’lerinden ve ister istemez Almanya’yla ve Almanlar’la ilişkilendirdiğim çevremdeki Alamancılar’dan ibaret. Aynı cümlede bu kadar çok Alman kullandığımı görse hayalimdeki ustam; Miyagi Usta’nın ‘Karate Kid’e cam sildirmesi misal, içinde Alman geçmeyen ve Almanya’dan bahseden bin tane cümle yazdırırdı bana. Bak, yine yaptım!

Benim Almanya’ya gideceğim belli olduğunda, o zamanlar, sloganı, ‘Rüzgâr yoksa küreklere asılın!’ olan bir kuruluşta forsa olarak çalışmakta olan sayın Hamit Podorov ile Almanlar üzerine konuşmuş idik. Bu konuşmadan çıkan sonuç, kısaca Almanların hâlâ seksenli yıllarda yaşadıkları ve süper maganda, korkutucu ölçüde eski moda insanlar olduklarıydı. Beyaz badinin üstüne siyah kruvaze ceket giyen, diken saçlı Werner Lorant’a bakıyorduk, marsık gibi yanmış, kıpkırmızı olmuş suratında yapıştırma gibi duran ülkücü bıyıklı Alman turiste bakıyorduk, insanlık âleminin, dünya döndükçe unutmaya, yaşanmamış saymaya çalışacağı seksenli yılların kadın şarkıcılarının bile cüret edemeyeceği kabarıklıktaki permalı saçlarıyla ortalıkta gezinen Alman turiste bakıyorduk, eski Doğu Alman lider Erik Höneker’inkilere bile rahmet okutacak denli devasa gözlüklerini mavi gözlerinin üstünde gururla taşıyan Peter Amca’ya bakıyorduk, bu ülkedeki modayı kıçından başından da olsa temsil ettiğini sandığımız Almancı akrabalarımıza, tanıdıklarımıza bakıyorduk, ‘kaleci saçı’ olarak bildiğimiz aslan yelesi tandanslı saç modelini Türkiye’deki, Doğu Avrupa’daki kaleciler bile terk etmişken; daha birkaç yıl öncesine kadar Alman milli takımı kalesini bu saçlarla koruyan Oliver Kahn’a, magandalığın ebedi temsilcisi olarak onurlandırılması gerekirken, Alman milli takımı hocalığıyla onurlandırılan Rudi Föller’e bakıyorduk. Bakıyorduk da ne oluyordu, Alman dediğimiz şey hakkında bir kanaâte erişiyorduk: Alman magandadır, zevksizdir, görgüsüzdür. Çalışmadığı zamanlarda, ayı gibi bira içip, geğirir. Ayı gibi bira içip, geğirmediği zamanlardaysa; çalışır.

Bütün bu özellikleri tek kelimeyle tasvir etmek için ne yaparız biz Türkler? Aaaa, nasığl diyur siz Türkleğr? Domuz! Evet, Almanlar domuzdur.

Berlin’de sokaktan rasgele çevirdiğimiz yüz Alman’a sorduk, ‘Alman’ı tek bir sıfatla tanımlayacak olsanız, ne derdiniz?’ diye. 97 tanesi Türkçe bilmediği için yanıt veremezken, iki tanesi çevresindeki Türk arkadaşları sayesinde çat pat Türkçe öğrendiklerinden, ‘çalışkan’ ve ‘sıkıcı’ diye yanıtladılar sorumuzu. Son kalan Alman ise çok sarhoştu ve elindeki bira şişesini kafamda kırmaya çalıştı, ben de hemen kaçtım olay yerinden; yanlışa yanlışla karşılık vermemiş oldum. İşte o çat pat Türkçe konuşan iki arkadaşımız Hans ve Helga şu anda yanımdalar ve Hans çok içtiği için fosur fosur uyurken, Helga da uykulu gözlerle Sat 1’de gece haberlerini seyrediyor.

Almanlar konusundaki önyargılarımın ne ölçüde isabetli olduğu konusuna girmeden evvel, sizlere; dağ taş demeden insanların telefonlarını bağlayan, arızaları gideren, halk arasında Teleman olarak bilinen sayın uzman yardımcısı arkadaşım Fiking ile bundan 4 yıl evvel başımızdan geçmiş olan bir olayı da nakletmek isterim. Efendim bizler cennet vatanın Yeni Foça adlı şirin bir beldesinde kalabalık bir ekip olarak tatilimizi edâ ediyorduk ve bir gün Yeni Foça’nın o ufacık plajında Alman bir aile dikkatimizi celbetti. Bu ailenin erkeği tam yukarıda anlattığım prototipe uyan, sarışın, bıyıklı ve tıpkı diğer yurttaşları gibi, ‘şu güneşi bulmuşken, bokunu çıkarayım, ameleye ıstakoza rahmet okutayım’ mantığıyla olaya yaklaştığından mütevellit kıpkırmızı olmuş bir kardeşimizdi. Bu adamın bir de 4-5 yaşlarında bir çocuğu vardı ve Almanca bilmesi dışında bizim Türk çocuklardan fazlası olmayan herhangi bir veletti. Ve bu adam çocuğunu da alıp, hemen plajın birkaç metre yakınında, su seviyesinin diz boyunu aşmadığı bir bölgede onunla oynamaya başladı. Biz sayın Teleman ile oturduğumuz yerden bu herifi izlerken, ziyadesiyle gıcık olduk hal ve hareketlerine ve sanıyorum vücudundaki kılların ve yanan bölgelerin orantısızlığı da sinir tellerimizi titreten ilave etkenlerdi. Hal böyleyken, kalkıp bu Alman vatandaşını eşek sudan gelinceye kadar dövmek için karşı konulması güç bir arzu duyduk. Bunu oradaki dostlarımızla da paylaştık. Adama baktıkça daha da çok sinirlendik. Adam çocuğuna suları sıçrattıkça, birer parçamız eksiliyormuş gibi geldi. Toplum içindeki saygın konumumuz ve geçmiş yıllarda vermiş olduğumuz şiddet aleyhtarı demeçlerimiz yüzünden, kendimizi tutmak, bu sinir harbine katlanmak zorunda kaldık o gün ve Alman’ı ellemedik. Ama ben ahdetmiştim bir gün o adamı bulmaya ve hesap sormaya. Gün bugündür dedim Almanya’ya gelince, Hans’la Helga’ya danıştım hemen. Sorduk soruşturduk, Nürnberg’de öyle bir adam var dediler. Kanımız yerde kalmayacak yiğit telefoncu, sana söylüyorum. İntikamımız acı olacak, aperatif olarak sunacağım kızılcık sopasının ardından, ana yemekte sırtına sırtına çalacağım yaş meşe odunuyla doyacak o kahpe karı çocuğu ve tatlı niyetine de şapırga dikeniyle pansuman yapacağım acıyan yerlerine. Domuz Almanlar beni şiddete sevk ediyor arkadaşlar. Ben derim ki, Avrupa Birliği’ne girmeden evvel, bi temiz dövelim ibneleri, sonra neme lazım; kaynaşınca severiz falan ibneleri.

İki cümlede anlatılacak meramın, üç sayfadır yarısına gelemedim daha, ne boktan adamım ben. Helga da öyle diyor, ‘Sen çok dolaştırmak lafı, bin dereden su getirmek sen,’ diyor, klavye gürültüsünden uyuyamıyormuş.

- Devamı ikinci bölümde olsun o zaman Helgam, ne dersin?

- Zehr schön derim, fantastisch derim ben bu işe.

- E peki o zaman, Allah rahatlık versin sana.

Öperim gıdılarınızdan.

Reha Vet

19 Şub 2008

BSGY # 7

Haber: Shevchenko eve mi dönüyor?

Kullanıcı: beauttiful
Adres: türkiye ankara

Yorum: arkadaşlar beckham çok yakışıklı demi:):):):):

Dürüst dilencinin kurbanı olurum


"Alkol çalışmaları fonuna destek verin!"

16 Şub 2008

BSGY # 6

Haber: M.United ve Chelsea takıldı

Kullanıcı: bok
Adres: çiş

Yorum: bokumu yeyin çişimi için

Sesinde hepimizin çocukluğunu taşıyarak bir diyet gibi...


zaman geçti devran döndü, her birimiz ilk bulduğumuz baltaya sap olduk; olmayanlara destek olduk kimimiz, kol kanat gerdik, burun kıvırdı kalanlar da onlara, bir tekme daha savurdular. zaman geçti, o geçtiğine dertlendiğimiz zamanlarda sırtında kocaman yayıyla, olimpiyata çıkmış okçu edâsıyla sokak sokak dolaşıp elâlemin yatağını yorganını sağa sola atttırtan hallac-ı yorgan misâl, hayat sağa sola savurdu cümlemizi. işte o yavşak çerçici beni de savururken âlem içre ve tam da zamanın "ne içinde, ne de büsbütün dışında" olduğumu kavramaya ramak kalmış iken buldum kendimi çengelli evlerin önünden akan daracık kanallarda, gam yükü eksik teknelerin seyrettiği selbes kentte. işte o kentteydim, ki yerli ahalisi 'amısterdam' deyü söyler, kanallarından sıkılıp, sokaklarına meyil vermiş iken uzaktan uzağa duyar gibi muhteremin sesini. balıkesir'deki elektrikçi dükkânında bırakıp çıktığım yarım aklımın uydurmasıdır deyip geçtiysem de, ışığa giden haşerattan beter, takip ettim içgüdülerimi, yürüdüm sesin böğrüne doğru. baltayı sapı bilmez iken, 'piksuntura' çeken o adammış meğer, sokağın orta yerine kuruluveren derme çatma sahnede nümayiş eyleyen. sonuna yetişmişiz, 'piksuntura'sını kaçırdık morikante'nin, gurur duyduğum dayıoğlu'nun önderliğinde yukarı mahalle'ye kavga çıkarmaya gidişimiz ve artık gurur duymadığım dayıoğlu'nun, yavşak özkan'ı tek yumrukla yıllar yılı orada kalan iki metre yüksekliğindeki inşaat kumuna boylu boyunca yatırıverişinin fon müziği olmuş idi halbuki. zalim çerçici meğer pamuktan beter atmış bizi, kimimiz şehirlerarası seyahat şirketinde muavin, kimimiz şehirlerarası boşgezenlik ajansında kalfa. morikante ise hâlâ şarkılarını söylüyordu, kimseden para almadan, kimseye eyvallah çekmeden, sesinde hepimizin çocukluğunu taşıyarak bir diyet gibi...