29 Şub 2008

Kim bağımsız, kim ideolog?

"Bir zamanlar oldukça bağımsız bir düşünür olan Dani Rodrik, giderek ideolog Soros veya Stiglitz ekolüne yapışmaya başladı. Bizi ilgilendiren tarafı ülkemizde Merkez Bankası veya TÜSİAD gibi yerlerde danışmanlık hizmeti vermesi ve yol göstermesi! Acaba doğru şeyler mi tavsiye ediyor?"

Deniz Gökçe'ye göre neo-liberal öğretiye secde ederseniz "bağımsız" iktisatçı oluyorsunuz, yıllardır tekrarlanan bildik tezleri sorgularsanız da "ideolog". Yoksa Rodrik, çok kıymetli bir iktisatçıymış, yazdıkları Deniz Hoca'nın köşe yazılarından çok daha bilimsel bulgulara dayanırmış, neo-liberal öğretinin kalelerinden Harvard'da takılırmış; bunları Türk okuru nereden bilecek. Vur yaftayı geç, zamanında karına da sumsuğu vurmuştun zaten...

BSGY # 9

Oyuncu: Ben Sahar

Kullanıcı: Nasıl espri??
Adres: afrikanın balta girmemiş ormanından

Yorum: ben sahar o da dilsiz

28 Şub 2008

Çölde futbol

Abi'nin Umman resimleri arşivinden. (Ulan insan Umman'a gider mi arkadaş? Giderse niye gider?)

Bilgelik nerede?

Bugün gittiğim kafenin helasından:

"Tuvalet duvarında aradığın bilgeliği şu anda elinde tutuyorsun!"

23 Şub 2008

Otobüsler

80'li yılların sonu ve 90'lı yıllar boyunca her şey değişti. Muhtelemelen 70'li, 60'lı ve 50'li yıllarda da her şey değişmişti ama beni ve yaştaşlarımı ilgilendiren tam da bu zaman diliminde gerçekleşen sahte şenliklerin getirdiği değişimdi. Her şeyin, hepimizi iki büyük devirmiş ayyaştan beter başımızı döndürecek bir biçimde değiştiği bu süreçte; değişime en çabuk ve en yarayışlı biçimde ayak uyduran otobüsler oldu. O kutsuz zaman diliminde, şehirlerarası yolcu otobüslerinin de her şeyi değişti, ama en çok da yükseklikleri. Günden güne, aydan aya, yıldan yıla yükseldi şehirlerarası yolculuklara tayin edilen otobüslerin boyu. 302'lerin yerini Prenses'ler aldı, sonra Setralar çıktı piyasaya, sonra 303'ler ve tabii ki 304'ler... Henüz serpilen genç bir kız gibi günden güne güzelleşen bu otobüslerin, en çok da boyları uzuyordu. Otobüsler yükseldikçe, otobüse binenlerin ruh hali de düzeldi; yarım saat önce akşamüstü voltasını paylaştığı yerlilere tepeden bakan yaratıklar çıktı ortaya, ben de katıldım onlara. Otobüs yolculukları artık, çamurlu pencerelerden hüzün süzdüğümüz birer sınav olmaktan çıktı, sınananla sınayan büsbütün birbirine girdi...






Yanda görülen bizzat Kâmil Amca'nın kendisi. Her şey aslında onun başının altından çıktı...

Temmuz 2005, Berlin


Zihnimizde yer etmiş prototipler, başka millet ve dinlere mensup insanları oturttuğumuz kalıplar var. (Bu kalıpları yıkalım dostlar, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim diye devam etmek; ciddiyet içinde başladığım şu yazıyı bir İclal Aydın-Esra Ceyhan eksenine sürüklemek isterdim ama, henüz o yumuşaklığa, o akışkanlığa erişemedim. Gelin görün ki, sevgili kardeşim Fiking ve eski tinercilerden Frenkof gayet iyi bilirler benim ‘gönül adamı’ olmak yolundaki niyetimi. Akşama kadar pencerenin önünde oturup, gün batana dek çay, battıktan sonra rakı içeceğim ve boy boy çiçek saksılarının arasından gelene geçene selam vereceğim bu gelecek projeksiyonu gerçek olursa, mekânıma geldiğinizde, sizleri Yunus Emre’den bir dizeyle karşılayıp, Mesnevi’den birkaç beyitle uğurlayabilir; ‘Dostlar, gelin sevgi şarabını birlikte içelim, kol kola girip kanatlarında sevgi taşıyan güvercinleri seyre dalalım,’ gibisinden vıcık vıcık ifadeler kullanarak huzurunuzu kaçırabilirim.) İkinci parantez: Arkadaş, Türkçe’den parantez kaldırılsın, zaten yoğunlaşma sorunumuz var; bu parantez açma kolaycılığı iyiden iyiye çıkarıyor beni konu dışına. Bak aklıma geldi şimdi, Ceymis Coys mudur nedir, bir adam varmış hani, ‘bilinç akışı’ diye bi yaraktan (abov!) bahsetmiş zamanında; farkında olmadan ondan mı yapıyorum nedir? Korktum valla kendimden, bakın Helga da onaylamıyor bu durumu. “Nein, Herr Vet, nein,” diyor. Ben de ona, “R harfini, yumuşak g gibi telaffuz eden o dillerini yerim senin,” diyorum; anlamıyor, aval aval yüzüme bakıyor. Hans ayısı ise ossura ossura uyumakla meşgûl.

Zihnimizde yer etmiş prototipler, başka millet ve dinlere mensup insanları oturttuğumuz kalıplar var. Takkeli Yahudi var mesela, cimri, uyanık, zengin. İhramlı Arap var sonra, esmer, pis, görgüsüz; Galeci'nin deyişiyle, ‘oturduğu yere sıçan’ bir insan evladı. ‘Daş’ Rus karısı var, mavi gözlü, sarışın, uzun boylu, hafifmeşrep. Yaygaracı İtalyan var, dışadönük, geveze, güvenilmez. Bunun daha cingeni var, Kürdü var, Ermenisi var; uzar gider bu konu. Bir konuyu daha layıkıyla dağıttığımın bilincinde olarak, şimdi sizlere Almanya topraklarına adım atmadan evvel zihnimde oluşmuş olan Alman imgesinden söz etmek ve buraya geldikten sonra bunun doğrulanıp doğrulanmadığını iletmek isterim. İstiyorum. Çok istiyorum bunu, evet.

Sizlere gelir gelmez çok sevdiğim bu şehirden, Berlin’den söz etmek eğilimindeyim aslında. Buraya geldiğimde ilk gözlemlediğim şeylerden biri, Berlin’de çok fazla Alman olmasıydı. Bu duruma şaşırmadım ama, buruk bir kıvanç (atıyorum tamamen, kıvancın ne olduğunu bile bilmem ki ben, buruğunu hissedeyim) hissettim. Ben buraya gelmeden evvel fazla Alman görmüş bir insan değilim. Bakınız, yetmiş iki milletten insanın harman olduğu Amerika diyarında bile yalnızca bir tane Alman’la tanıştım 2,5 sene boyunca, onunla da toplamda 10 cümle muhabbet etmemişizdir herhalde. Bu durumda, benim Almanlar konusundaki gözlemlerin ana kaynağı, cennet vatanımızın sahillerini şenlendiren turistlerden, futbol âlemimize girip çıkmış ‘Alman köylü’lerinden ve ister istemez Almanya’yla ve Almanlar’la ilişkilendirdiğim çevremdeki Alamancılar’dan ibaret. Aynı cümlede bu kadar çok Alman kullandığımı görse hayalimdeki ustam; Miyagi Usta’nın ‘Karate Kid’e cam sildirmesi misal, içinde Alman geçmeyen ve Almanya’dan bahseden bin tane cümle yazdırırdı bana. Bak, yine yaptım!

Benim Almanya’ya gideceğim belli olduğunda, o zamanlar, sloganı, ‘Rüzgâr yoksa küreklere asılın!’ olan bir kuruluşta forsa olarak çalışmakta olan sayın Hamit Podorov ile Almanlar üzerine konuşmuş idik. Bu konuşmadan çıkan sonuç, kısaca Almanların hâlâ seksenli yıllarda yaşadıkları ve süper maganda, korkutucu ölçüde eski moda insanlar olduklarıydı. Beyaz badinin üstüne siyah kruvaze ceket giyen, diken saçlı Werner Lorant’a bakıyorduk, marsık gibi yanmış, kıpkırmızı olmuş suratında yapıştırma gibi duran ülkücü bıyıklı Alman turiste bakıyorduk, insanlık âleminin, dünya döndükçe unutmaya, yaşanmamış saymaya çalışacağı seksenli yılların kadın şarkıcılarının bile cüret edemeyeceği kabarıklıktaki permalı saçlarıyla ortalıkta gezinen Alman turiste bakıyorduk, eski Doğu Alman lider Erik Höneker’inkilere bile rahmet okutacak denli devasa gözlüklerini mavi gözlerinin üstünde gururla taşıyan Peter Amca’ya bakıyorduk, bu ülkedeki modayı kıçından başından da olsa temsil ettiğini sandığımız Almancı akrabalarımıza, tanıdıklarımıza bakıyorduk, ‘kaleci saçı’ olarak bildiğimiz aslan yelesi tandanslı saç modelini Türkiye’deki, Doğu Avrupa’daki kaleciler bile terk etmişken; daha birkaç yıl öncesine kadar Alman milli takımı kalesini bu saçlarla koruyan Oliver Kahn’a, magandalığın ebedi temsilcisi olarak onurlandırılması gerekirken, Alman milli takımı hocalığıyla onurlandırılan Rudi Föller’e bakıyorduk. Bakıyorduk da ne oluyordu, Alman dediğimiz şey hakkında bir kanaâte erişiyorduk: Alman magandadır, zevksizdir, görgüsüzdür. Çalışmadığı zamanlarda, ayı gibi bira içip, geğirir. Ayı gibi bira içip, geğirmediği zamanlardaysa; çalışır.

Bütün bu özellikleri tek kelimeyle tasvir etmek için ne yaparız biz Türkler? Aaaa, nasığl diyur siz Türkleğr? Domuz! Evet, Almanlar domuzdur.

Berlin’de sokaktan rasgele çevirdiğimiz yüz Alman’a sorduk, ‘Alman’ı tek bir sıfatla tanımlayacak olsanız, ne derdiniz?’ diye. 97 tanesi Türkçe bilmediği için yanıt veremezken, iki tanesi çevresindeki Türk arkadaşları sayesinde çat pat Türkçe öğrendiklerinden, ‘çalışkan’ ve ‘sıkıcı’ diye yanıtladılar sorumuzu. Son kalan Alman ise çok sarhoştu ve elindeki bira şişesini kafamda kırmaya çalıştı, ben de hemen kaçtım olay yerinden; yanlışa yanlışla karşılık vermemiş oldum. İşte o çat pat Türkçe konuşan iki arkadaşımız Hans ve Helga şu anda yanımdalar ve Hans çok içtiği için fosur fosur uyurken, Helga da uykulu gözlerle Sat 1’de gece haberlerini seyrediyor.

Almanlar konusundaki önyargılarımın ne ölçüde isabetli olduğu konusuna girmeden evvel, sizlere; dağ taş demeden insanların telefonlarını bağlayan, arızaları gideren, halk arasında Teleman olarak bilinen sayın uzman yardımcısı arkadaşım Fiking ile bundan 4 yıl evvel başımızdan geçmiş olan bir olayı da nakletmek isterim. Efendim bizler cennet vatanın Yeni Foça adlı şirin bir beldesinde kalabalık bir ekip olarak tatilimizi edâ ediyorduk ve bir gün Yeni Foça’nın o ufacık plajında Alman bir aile dikkatimizi celbetti. Bu ailenin erkeği tam yukarıda anlattığım prototipe uyan, sarışın, bıyıklı ve tıpkı diğer yurttaşları gibi, ‘şu güneşi bulmuşken, bokunu çıkarayım, ameleye ıstakoza rahmet okutayım’ mantığıyla olaya yaklaştığından mütevellit kıpkırmızı olmuş bir kardeşimizdi. Bu adamın bir de 4-5 yaşlarında bir çocuğu vardı ve Almanca bilmesi dışında bizim Türk çocuklardan fazlası olmayan herhangi bir veletti. Ve bu adam çocuğunu da alıp, hemen plajın birkaç metre yakınında, su seviyesinin diz boyunu aşmadığı bir bölgede onunla oynamaya başladı. Biz sayın Teleman ile oturduğumuz yerden bu herifi izlerken, ziyadesiyle gıcık olduk hal ve hareketlerine ve sanıyorum vücudundaki kılların ve yanan bölgelerin orantısızlığı da sinir tellerimizi titreten ilave etkenlerdi. Hal böyleyken, kalkıp bu Alman vatandaşını eşek sudan gelinceye kadar dövmek için karşı konulması güç bir arzu duyduk. Bunu oradaki dostlarımızla da paylaştık. Adama baktıkça daha da çok sinirlendik. Adam çocuğuna suları sıçrattıkça, birer parçamız eksiliyormuş gibi geldi. Toplum içindeki saygın konumumuz ve geçmiş yıllarda vermiş olduğumuz şiddet aleyhtarı demeçlerimiz yüzünden, kendimizi tutmak, bu sinir harbine katlanmak zorunda kaldık o gün ve Alman’ı ellemedik. Ama ben ahdetmiştim bir gün o adamı bulmaya ve hesap sormaya. Gün bugündür dedim Almanya’ya gelince, Hans’la Helga’ya danıştım hemen. Sorduk soruşturduk, Nürnberg’de öyle bir adam var dediler. Kanımız yerde kalmayacak yiğit telefoncu, sana söylüyorum. İntikamımız acı olacak, aperatif olarak sunacağım kızılcık sopasının ardından, ana yemekte sırtına sırtına çalacağım yaş meşe odunuyla doyacak o kahpe karı çocuğu ve tatlı niyetine de şapırga dikeniyle pansuman yapacağım acıyan yerlerine. Domuz Almanlar beni şiddete sevk ediyor arkadaşlar. Ben derim ki, Avrupa Birliği’ne girmeden evvel, bi temiz dövelim ibneleri, sonra neme lazım; kaynaşınca severiz falan ibneleri.

İki cümlede anlatılacak meramın, üç sayfadır yarısına gelemedim daha, ne boktan adamım ben. Helga da öyle diyor, ‘Sen çok dolaştırmak lafı, bin dereden su getirmek sen,’ diyor, klavye gürültüsünden uyuyamıyormuş.

- Devamı ikinci bölümde olsun o zaman Helgam, ne dersin?

- Zehr schön derim, fantastisch derim ben bu işe.

- E peki o zaman, Allah rahatlık versin sana.

Öperim gıdılarınızdan.

Reha Vet

19 Şub 2008

BSGY # 7

Haber: Shevchenko eve mi dönüyor?

Kullanıcı: beauttiful
Adres: türkiye ankara

Yorum: arkadaşlar beckham çok yakışıklı demi:):):):):

Dürüst dilencinin kurbanı olurum


"Alkol çalışmaları fonuna destek verin!"

16 Şub 2008

BSGY # 6

Haber: M.United ve Chelsea takıldı

Kullanıcı: bok
Adres: çiş

Yorum: bokumu yeyin çişimi için

Sesinde hepimizin çocukluğunu taşıyarak bir diyet gibi...


zaman geçti devran döndü, her birimiz ilk bulduğumuz baltaya sap olduk; olmayanlara destek olduk kimimiz, kol kanat gerdik, burun kıvırdı kalanlar da onlara, bir tekme daha savurdular. zaman geçti, o geçtiğine dertlendiğimiz zamanlarda sırtında kocaman yayıyla, olimpiyata çıkmış okçu edâsıyla sokak sokak dolaşıp elâlemin yatağını yorganını sağa sola atttırtan hallac-ı yorgan misâl, hayat sağa sola savurdu cümlemizi. işte o yavşak çerçici beni de savururken âlem içre ve tam da zamanın "ne içinde, ne de büsbütün dışında" olduğumu kavramaya ramak kalmış iken buldum kendimi çengelli evlerin önünden akan daracık kanallarda, gam yükü eksik teknelerin seyrettiği selbes kentte. işte o kentteydim, ki yerli ahalisi 'amısterdam' deyü söyler, kanallarından sıkılıp, sokaklarına meyil vermiş iken uzaktan uzağa duyar gibi muhteremin sesini. balıkesir'deki elektrikçi dükkânında bırakıp çıktığım yarım aklımın uydurmasıdır deyip geçtiysem de, ışığa giden haşerattan beter, takip ettim içgüdülerimi, yürüdüm sesin böğrüne doğru. baltayı sapı bilmez iken, 'piksuntura' çeken o adammış meğer, sokağın orta yerine kuruluveren derme çatma sahnede nümayiş eyleyen. sonuna yetişmişiz, 'piksuntura'sını kaçırdık morikante'nin, gurur duyduğum dayıoğlu'nun önderliğinde yukarı mahalle'ye kavga çıkarmaya gidişimiz ve artık gurur duymadığım dayıoğlu'nun, yavşak özkan'ı tek yumrukla yıllar yılı orada kalan iki metre yüksekliğindeki inşaat kumuna boylu boyunca yatırıverişinin fon müziği olmuş idi halbuki. zalim çerçici meğer pamuktan beter atmış bizi, kimimiz şehirlerarası seyahat şirketinde muavin, kimimiz şehirlerarası boşgezenlik ajansında kalfa. morikante ise hâlâ şarkılarını söylüyordu, kimseden para almadan, kimseye eyvallah çekmeden, sesinde hepimizin çocukluğunu taşıyarak bir diyet gibi...

Portakal suyu konçerto!

15 Şub 2008

Boyoz nereden geliyor?


İzmirliler'in tuhaf huyları vardır. Kafeye gidip, kahvaltıda kaynamış yumurta yerler, çekirdeğe "çiğdem" derler, "kumru" adını verdikleri alelâde sandviçe bayılırlar, insanların ismini semtlere verirler. (Halil Rıfat'tan Fahrettin Altay'a gidersiniz, oradan da Bahriye Üçok otobüsüne binebilirsiniz mesela. Muhtemelen bir elli yıl sonra da Sezen Aksu'daki evlerinden çıkıp Ertuğrul Özkök otobüsüne biner İzmirliler.)

Bir de "boyoz"u vardır İzmir'in, başka yerde bulamazsınız. Poğaçaya benzer ama şu milföy hamuru denen zımbırtıyla yapılır ve tazesi hakikaten bir lezzet tufaınıdır. Münih'te İzmirli bir arkadaşın memleketten poşet poşet getirttiği boyozlara kahvaltıda nasıl yumulduğumuzu dün gibi hatırlarım mesela.

Peki ama nereden çıktı bu "boyoz" meselesi? Alâkasız bir kaynakta kelimenin kökenini öğrendim de oradan.

Efendim biliyorsunuz 15. yüzyılda İspanya'dan kovulan Museviler'in büyük bölümü dönemin Osmanlı topraklarına gelip yerleşiyorlar. Seferad denilen bu kardeşlerimiz sayıca çok oldukları ve köklü bir kültüre sahip oldukları için özellikle Selanik ve İzmir gibi kentlerdeki Yahudi topluluklarını kültürel olarak etki altına alıyorlar. Bu kardeşlerimiz gelirken İspanyolca'yı da beraberlerinde getiriyorlar Osmanlı toprağına ve özellikle yemek isimlerinde bu etki belirgin hale geliyor.

Eh, İzmir de tabii İstanbul'dan sonra imparatorluğun en kozmopolit kenti olarak çok sayıda Rum, Yahudi ve Levanten'e evsahipliği yapıyor. ("Gâvur İzmir" denmesi boşuna değil.) İşte bu "boyoz" kelimesi de Seferadlar'ın marifetiyle Judeo-İspanyol kökenli bir kelime olarak İzmirli'nin lugatına giriyor.

İzmirli'nin diline "Çiğdem"in nasıl yerleştiğini bulursam, söz onu da anlatıcam. (İzmir'i çok severim lan bu arada, hastasıyım... Bak göresim geldi şimdi.)

BSGY # 5

Haber: Bolu'da tribün dehşeti

Kullanıcı: S. Ş.
Adres: Ankara/Türkiye

Yorum: boluspordan böyle bir şey beklemiyodum

Rüya

Abi, birer çay daha içer miyiz?. Dur şurdan simit de aldıralım çırağa... Diyeceğim Raif abi, bu sabah evden çıktım, buraya doğru geliyorum. Hava ayazladı son zamanlarda biliyorsun, benim beyin de soğukta daha iyi randıman veriyor abi; 750'lik su motoru gibi valla, takır takır çalışır; kara kış yüzünü göstermeyegörsün. Neyse abi, bir rüya görmüştüm yıllar evvel, tak diye o geldi aklıma bu sabah, abi ben ki, gece gördüğüm rüyayı sabah kalkınca unuturum, yaş kırkı geçtikten sonra, 15-20 yıllık rüyaları birer birer hatırlamaya başladım. Valla Amerikan filmi gibi, 32 kısım tekmili birden geri geliyorlar abi, bu sabah görmüşüm gibi sanki. Yok be abi, son on gün oruç mu tuttum ki başıma vursun. Abi, 20 küsur yaşlarımdayken bi rüya görmüştüm ben, sokak ortasında hatırlayıverince, elimde cıgara yanıp gitmiş, parmağım sızlayınca aklım başıma geldi. Abi, o zamanlar bizim burada Süleyman vardı hani, tüccar, hububat alıp satıyordu. Biz bi ara çok samimiydik onunla, şimdi anlatması uzun hikâye, Süleyman’ın İstanbul’a işi düştü. Ben de aylağım o zamanlar, geziniyorum sağda solda, Süleyman vurdu yumruğunu masaya, ‘masraflar benden, beraber gidecez’ dedi kalktı. El mecbur gittik... Amma Raif Abi, İstanbul kocaman şehir, pis şehir abi, soysuz, müptezel... Eminönü dedikleri yerde biz birbirimizi kaybettik Süleyman’la, benim de ilk gidişim abi İstanbul’a. Kalabalığın orta yerinde, dımdızlak kalıverdim abi. Önce dönsem mi memlekete dedim, sonra belki buluruz birbirimizi diye düşünüp vazgeçtim. Eh be abicim, ona sorarsın, buna minnet edersin derken; yedinci sınıf bi otel parçasına kapağı attım atmasına ama; götüm de üç buçuk atıyor. Ah şu nokyaları icat eden müyendiz çocukların gözlerinin çapağını yiyim ben, o zaman var mı ki bunlardan. Daha otel bakmaya da fırsatımız olmamış o saata gadar, kim bilir süleyman nerde. Arkadaş yalnız nasıl bir otel bulmuşum ben de, hapçısı da orda, hırsızı da orda, şaşkalozu da, pezevengi de; ıslahevinden hallice resepsiyonuna soktumun mekânı. Çantaları bıraktığım gibi dışarıya tekrar, gece yarılarına kadar Eminönü’yü didik didik edersin Sülo’yu bulacam diye abicim, ama nafile. Dangalaklık bende tabii, koca şehirde ufacık bir süleyman, nerden bulucan. Neyse abi, bi yandan göt korkusu, bir yandan iç sıkıntısı, bi yandan bilinmezlik derken; koydum yastığa başımı ama, ne mümkün uyumak. Ucu ucuna telliyorum yeniceleri ama bana mısın demiyor. Abi, nevresimle, yorganla, yastıkla cebelleşirken ben sabaha karşı canım geçivermiş beş dakka. Rüyayı da o kısa uykuda gördüm zaten. Abi anlatıyorum, durup dururken yavaş yavaş yataktan yükseliyorum abi, içimde tarifi olanaksız bir huzur var, yataktan uzaklaştıkça gevşiyor vücudum, yağlarım eriyor sanki, uhrevî değil ama, böyle nasıl söylesem.. Öyle dünyevî bir saâdete, hidayete erme hissi... Otelin çatısı yok abi, uçmuş; yavaş yavaş ama pervasızca yükselirken; duruyorum birden. Düşeceğimi sanıyorum, hafiften bir korku, iki dirhem yürek dingildemesi. Ama öyle olmuyor, bunun yerine dikleşiyor vücudum ve bu kez döne döne yükselmeye başlıyorum; tıpkı o dubaili şaşkalozların kuleleri gibi. Aşağıya bakıyorum, suyu görüyorum ve bir sürü minareyi ve minarelere baktıkça düşecekmiş hissi yeniden gelip çörekleniyor içime. Yükselişim birdenbire duruyor, asılı kalıyorum havada; tedirginlik falan hafif kalır artık, katıksız korkuyorum abicim. Tam da o anda, o camiîlerden birinin minaresi, tıpkı o gazetedeki dubai tavırs çizimleri gibi yavaş yavaş yükselmeye başlıyor burula burula. Boşluktayım, içimde bir boşluk hissi var ve bir minare yanımdan geçip, göğe doğru uzanıyor. Sarılıyorum o minareye Raif Abi ve kaymaya başlıyorum aşağıya doğru. Kurtuldum diye öyle mutluyum ki, öyle rahatlamışım ki; elimden kayıverdi abi, fark edemedim bile ve düşerken uyandım. Ama, çok fena düşüyordum abi; fena! Daha da uyumadım, daha da gitmedim abi İstanbul’a. Evet abi, huzura eriverdim be sabah sabah, şunu hatırlayınca. Abi buyur, simitler de gelmiş sıcak sıcak...

"Leverkusen'den fark yedim!"


Hazır Leverkusen gündemdeyken, Türk futbolunda sıradışı demeçlerin ustası Mustafa Denizli'nin 4 Eylül 2001 tarihinde Milliyet'te yayınlanan şahane demecine göz atalım. Haberden aynen aktarıyorum:

"MUSTAFA Denizli, şimdiye kadar her önemli maçtan önce oynamayı alışkanlık haline getirdiği ve kazandığını söylediği sanal maçlarda ilk kez yenildi. Denizli, "Bayer Leverkusen ile kafamda sanal maçlar yaptım, fark yedim" dedi. Sarı - Lacivertli takımın hocası, "Avrupa’da Galatasaray ile rekabete gireceğiz. Büyük işler yapacağız" diye konuştu."

14 Şub 2008

BSGY # 4


Oyuncu: Edgar Davids

Kullanıcı: edgar barış
Adres: istanbul

Yorum: 1998 dünya kupasından beri yani 10 yıldır edgar davidse hayranım . onu grmek için cok caba gösterdim ama ülke dısına cıkmam imkansızdı . ama bi fb olmama ragmen hem tottenham macını izlemeye gittim bjk tribününde oturarak ve hemde havaalanına gittim onu görebilmek için .inanın o gün bnden mutluus yoktu bu dünyada ..... hafızamı kaybetsemde seni unutcagımı sanmıyrm davids . hava alanında sana söylediğim gibi I LOVE YOU DAVİDS ......

13 Şub 2008

Yaşlanmak

Jonathan Keller adından bir Amerikalı kardeşimiz sekiz yıl önce aldığı Nikon'la her sabah kendi resmini çekmeye başlıyor.

Bize de sekiz yılda bir insan ne hale gelir onu izlemek kalıyor. Yandaki iki resim durumu yeterince açıklıyor zaten.

Bu arada, Canıtın projesini hâlâ sürdürüyor ve ölene kadar da sürdürecek. Yalnız bizim Narcı Jonathan'la bir alâkası yok.

İlave: Şimdi fark ettim, herif videonun ortalarında bir yerden acayip şekilde eski Fenerli futbolcu İlker Yağcıoğlu'nu andırıyor. 96'daki şampiyonluğun efsane sağbeki, Gökhan Gönül'e kadar düzgün sağbek gelmedi bizim takım ondan sonra...


Bir siteye gelen yorumlar # 3

Haber: İlk finalist Kamerun: 0-1 (Görüntülü)

Kullanıcı: alshan
Adres: baku

Yorum: ecaib heyvanlara benziyirsen...

12 Şub 2008

Bir siteye gelen yorumlar # 2

Haber: (Söz Okurun) Zico Hatalı mıydı?

Kullanıcı: İ. A.
Adres: MERSİN

Yorum: Ben startv ve kanald dizilerini çok seviyorum.Startv de yayınlanan kaybolan yıllar dizisinin tekrarlarının daha erken yayınlanmasını istiyorum.

11 Şub 2008

Malatyasporlu Alaman


İdeolojilerin sonu mu?


Arkadaşım Podorov'un iki yaşındaki kızı, Marx'ın resmini göstererek soruyor:

- Bu kim baba?
- Karl Marx kızım.
- Aynı ayıya benziyor.

Podorov'un yorumu: "Artık kızım bile ideolojilerin öldüğünü düşünüyor!"

Bir siteye gelen yorumlar # 1

Haber: Capello Liverpool'luları etkiledi

Kullanıcı: İSMAİL ANAKONDA DİĞER ADIYLA BABAKONDA
Adres: Boston

Yorum: Capello manyak bir teknik direktör ve bırdı çok yakişikli

8 Şub 2008

Pazartesi yeniden

Haftasonu tebeşirle çizildiğim yerden kalkıyorum, şezlongu da dolaba kaldırıp, Pazartesi yeniden ve iştahla bulonguma başlıyorum. Tren ışığa doğru gidiyor...
Foto: Ben
Fotodaki: Dedem