6 May 2015

REHAVET HAVASI

Rehavet Havası’nın sevgili takipçileri, aşağıdaki kitapla birlikte zaten uzun zamandır atıl olan bu blog da misyonunu tamamlamış oldu. Okuyana, okutana, yorum yapana, yapmayana, yorum yapmayı düşünüp de üşenene; velhasıl yolu bir şekilde buraya düşmüş olan herkese teşekkürler. Kitap 8 Mayıs Cuma gününden itibaren kitapçılarda olacak. Ayrıca şuralardan da alınabilir:


http://www.pandora.com.tr/urun/rehavet-havasi/430254 


Kitapla ilgili görüş, eleştiri ve isteklerinizi şu adrese yazabilirsiniz. TEŞEKKÜRLER!


rehavet.havasi@gmail.com

15 Kas 2012

Orta-Yaşlı-Yalnız-Sarhoş Beyanatları


Yumuşak yüzlü, biraz da Sait-Faik-hikâyesi-tabiatlı bir adam olunca, yıllara yayılan gece gezmelerim yalnızca içip sıçmaya, incir çekirdeğine rahmet okutacak boşbeleş sohbetlerin fitilini ateşlemeye değil, orta-yaşlı-yalnız-sarhoşların tahrip gücü düşük, kerâmeti de kendinden menkûl özdeyişlerini de derlemeye yaradı. Derleyip de antoloji yapacak değildim, ekserisini zaten yumurtlandıkları anda unuttum, ama şu şehr-i Berlin'de bile orta-yaşlı-yalnız-sarhoş numunelerinin derûni demeçlerini paylaşmak için yine beni buldukları gerçeğinden hareketle kendi kendimi tekdir göllerinde yüzdürürken, marazdan fayda devşiresim, hiç değilse bu soğuk sonbahar gecesinde, kimbilir ne türlü inşaat işleriyle meşgûl olan Erzincanlı İlhami Abi'nin hiçbir sike derman olmayacak beyanatını şuracıkta tarihe not düşüveresim, gülleri mutassıl kanatasım geldi. Çoktandır uğramıyordum hızla mutenalaşan mahallemin, ilk mutena barına, açıldığı hafta 'altı aya kalma batar' fetvasını basıp, para bastıkça şaştığım arka mahalle sığınığıma. Bu akşam, hem iki çevirinin belini kırayım, hem de başta Lukas, eski tanıdıklara selam fışkırtayım, ölmediğimi tabelaya çakayım diye uğramış bulundum, müdavimlerden İlhami Abi'nin de uğrayacağı tutmuş. Ben öylece arka masalardan birinde, transa geçmiş asılırken klavyeye, arz-ı endâm etti yanıbaşımda, sıfatların en bitkini, vücut dillerinin en boşvermişiyle. Yok yazıldığım günlerin hesaba çekilmesiyle başlayan hoşbeşin akabinde, Perşembe günü yeni ev sözleşmesini imzalayıp semtimizden gideceğini deklare edince İlhami Abi, 'semtimiz orta-yaşlı-yalnız-sarhoş semti, aşık eder herkesi' diyemedim, artık hiç görüşemeyeceğimizden dem vurdum. Ben onun adını bildiğim halde, benim adımı muhtemelen bilmeyen İlhami Abi, özür dilercesine girişiverdi bahanelerini sıralamaya ve beklenen beyanat da bu tiradla birlikte elindeki buydaylı biranın da nihayete ermeye meylettiği anda geldi:

"İnsan huzursuz, biraz da arsız olunca, hayatına ara sıra çekidüzen vermesi gerekiyor."

Oğlum, dünya bir gün yıkılırsa, aha bu orta-yaşlı-yalnız-sarhoşların kederi yüzünden yıkılacak lan. Benim yaş mı? 33 lan!

18 Eki 2012

Tarihteki ilk insanlı fotoğraf

Aha da buymuş. Louis Daguerre'nin 1838'te, Paris'te çektiği fotoğrafda exposure süresi uzun olduğundan akan trafik görünmüyor ama sol alttaki ayakkabı boyacısıyla ayakkabasını boyatan adam tarihe geçiyor. Onların arkasında gazete okuyan abi de var ayrıca.


Başka Kafalar - 1

(Aydın) Irmak, born in Istanbul, is what one might call a connoisseur of the art of living. He emigrated to the United States as a young man, studied finance in New York and then opened a shop selling designer furniture. When the shop went out of business and Irmak's marriage fell apart, he ended up on the street, sleeping under bridges in Queens. In 2009, he began repairing old bikes he found in the trash and selling them. A year later, Irmak began a trip around the world by bicycle. He arrived in Kathmandu in November 2011. While having dinner at a restaurant, he hit upon the idea of climbing Everest while carrying his bike. 



Sonra işte bisikleti götürmesine izin vermiyor Nepalli otoriteler, Aydın Baba da zaten tırmanış esnasında ölümlerden dönüyor. Aha burada ayrıntılar.

14 Eki 2012

Kamyonlar odun taşır

Sevkili Kuzey Kore, nükleer yapcam, bomba atcam diye afra tafra yapıyor, bütçenin yüzde 60'ını silaha gömüyorsun ama askeri kamyonlar odunla çalışıyor mazot yokluğundan. Nasıl olacak bu işler?

13 Eki 2012

Almanya aydınlanınca biz de yarı medeni sayıldık

Political correctness yokken, aldırışsızlık varmış, pervasızlık varmış ne güzel. William Woodbridge'in 1837 tarihli dünya haritasında taralı bölge açıklamalarına dikkat.



12 Eki 2012

Irkçı Şaban

Hayatımda seyrettiğim en ırkçı Türk filmlerinden biri olan "Gurbetçi Şaban"dan iki kare. Şaban'ın çok çalışarak ve her çeşit şark kurnazlığıyla çalıştığı fabrikaya sahip olmasını ve Alman patronu dize getirmesini anlatan filmde Alman patron her sabah Hitler portesine selam vererek işe başlıyor. Şaban fabrikayı alınca işler şekildeki gibi değişiyor.




Ayrıca Şaban'ın, "Gavur parayı görünce nasıl da köpekleşti," ya da "Domuz yiye yiye hepiniz leş gibi kokmuşsunuz" gibi muhteşem demeçleri de var filmde. Ulusal aşağılık komplekslerimizin filmini yap diye ödev verseler, aha bu çıkar ortaya.

2 Eki 2012

Kütüb

Kitap, Arapça KTB kökünden geliyor. Aslında "yazı" demekmiş. Kütüb bunu çoğulu, kütüphane de oradan. Katip de haliyle aynı kökten, "yazıcı" oluyor. Sevan Nişanyan'ın tatlı tatlı etimoloji bilgisi parçaladığı "Elif'in Öküzü ya da Küçük Sürprizler Kitabı" adlı eserinden öğrendim bunları. Sadece bunları değil, daha bir sürü şey de öğrendim, sonra da yüzde doksanını unuttum. Bir de Arapça öğrenme isteği aşılıyor ki insana Nişanyan, Yaşar Kemal'in dağlarını saran yarpuz kokuları gibi...

Çoktandır yarısında kitap bırakmıyordum, nasip Andre Malraux'nun "Umut" adlı romanınaymış. İtiraf ediyorum, çok eski zamanlarda Attilâ İlhan'ın fikir yazılarının etkisi altına girdiğim karanlık bir dönemim oldu. Bu dönemde onun gazıyla Malraux okuduğum ve beğendiğim de oldu. Umut da o günlerin hatrına yıllar evvel mezatta satın alıp öylece beklettiğim kitaplardan biriydi. Ama İspanya İç Savaşı konulu, hem de Attilâ İlhan çevirili bu eserin 50. sayfasına geldiğimde halen zerrece içine giremediğimi, ne anlatım şeklinin ne de anlatılanın ilgimi çektiğini fark ettiğimde, gençliğimde kendime tabu saydığım bir işi yapıp bırakıverdim kitabı bir şerefsiz gibi. Şair Attilâ İlhan'ı hâlâ severim bu arada, nazire bile yaptık zamanında, akşamları bir roman gibi bitiren bu azgın akan şairimize.


Philip Roth'un Türkiye'de olaylara neden olan, yayıncısının başına bela olan "Portnoy's Complaint" romanı zaman zaman sesli güldürecek kadar eğlenceli, Ellez'in eşek derisi gibi uzattıkça uzattığı yerlerdeki yeknesaklığı saymazsak, gayet sıkı romandı:

“I am the Raskolnikov of jerking off – the sticky evidence is everywhere!”

Refik Halat Karay'ın Türkçe inceliğini, benzetmelerdeki zarafetini, öykücülüğe öykünen 25 yeni yazar bir araya gelsek ancak taklit ederiz. "Memleket Hikâyeleri"ndeki bazı öyküleri ayıla bayıla okudum, üşenmeyip birkaç da alıntı çakayım yarın öbür gün bari. (Bu arada Karay'ın soyadını nasıl aldığıyla ilgili hikâyeyi bilenler bilmeyenlere anlatsın, uyduruk bile olsa şahane hikâyedir.)

ARAYA PARÇA: Hayatta bağdaşmayacak bazı kavramlar var. Mesela, Bülent Ortaçgil ve tavuk döner.

Murat Uyurkulak'ın öykülerinden mürekkep "Bazuka" da ustaca yazılmış bir kitap olmasına rağmen, ondaki romacnı reflekslerinin öykünün teğellerini attırdığı noktalar var. Mizah duygusu, kör-karanlık pervasız ve bir o kadar da rahat üslûbu kalacak aklımda.

Murat Belge, "Genesis"de özellikle Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Erol Toy'un "özcü" romanlarını pek fena madara ediyor, iyi de ediyor.

ARAYA PARÇA: Yine Philip Roth'tan:

“I am marked like a road map from head to toe with my repressions. You can travel the length and breadth of my body over superhighways of shame and inhibition and fear.” 

"Ölümsüzlük"'ü okuduktan sonra, Milanım Kunderama kum doldu, atmaya kürek gerekti. Yıllar sonra tekrar döndüm bu romanla ona, şimdi külliyata dalma isteği var içimde.

Daha üçte birini anca okudum ama Kazuo Ishiguro da tam bir yaratıcı-edebiyat-atölyesi mükemmeliyetinde yazıyormuş hele. "When We Were Orphans" adabınca yazılmış, dört başı mamur bir roman. Orhan Kemal'in Sait Faik'e dediği gibi "imajinasyon" yapmıyor Ishiguro.

29 Eyl 2012

İçedönükler, sözüm size

Yalnız aşağıdaki yazıyla ne de güzel pişti oldu hele bu görsel...


27 Eyl 2012

Büyüklenmenin yeni şekli alçakgönüllülük


Yarım ağız bir sosyal medya kullanıcısı olarak kısık ateşte pişmiş bazı gözlemlerim var, sevgili Susuzörenliler. 

Kibir ve gösteriş, başta Feysbuk olmak üzere, sosyal medya varoluşumuzun hem yakıtı, hem son ürünü yerine geçiyor. Tabii bunun aşikâr örnekleri olan "bilmemnerde bilmemne keyfi" (bunun için bir algoritma yazsa aslında programcı abiler, basalım butona, rasgele versin mesela, 'barcelona'da kıymalı pide keyfi' / 'develi'de bubble tea keyfi' / 'beşinci caddede boğma rakı keyfi' gibi) formatında tivit sıçmaktan ya da 'bakın ne kadar eğlenceli bir hayatım var' alt metinli içmeli-sıçmalı feysbuk resimleri koymaktan söz etmiyorum. Bunun ardını deşelemek için dekodere falan da ihtiyaç yok. Orada zaten alan memnun satan memnun. Diğer yandan zaten bundan kaçamazsın da. Bizzat "profil resmi" denen kavramın varlığı bile sosyal medyanın bu kibir damarı üzerinden yürüdüğünü, seni de ister istemez oraya yönlendirdiğini göstermeye yetiyor. Bundan sen ben ve bizim oğlan âzade değiliz elbet.

Ama şimdilerde yukarıda sözünü ettiğim görgüsüzlük soslu kibrin hoş karşılanmadığı, alay konusu olduğu çevrelerde başka türlü bir büyüklenme biçiminin, başka türlü bir 'beni beğenin' feryadının devreye girdiğini görür gibi oluyorum. Bu etki en basit şekliyle kör gözüne, bodoslama bir alçakgönüllüğü övünmeye payanda ederek, bir nevi hançeri tersinden saplayarak sağlanıyor. Büyüklenmenin bu varyantında; hiç de cool, heyecan verici, seksi olmayan şeyleri yaptığınızı cümle âleme gönül ferahlığıyla, kaygısızca ilan ederek büyükleniyorsunuz.

Mesela; öyle rahat, öyle umursamaz, öyle cool bir insanım ki dün gece tek başıma sabaha kadar içip bokumda boğulmak üzereyken uyandığımı sosyal medyadan duyurabiliyorum. Bana ezik diyecekmişsiniz, anti-sosyal ya da yabanî diyecekmişsiniz; zerre umurumda değil. (Parantezsiz duramıyorum ama yeni Türkçe'de şu "ezik" kelimesi kadar nefret ettiğim bir kelime de yok. Kelimeden, her türlü çağrışımından, art anlamlarıyla vaz edilen o deli dolu yaşam tarzının kutsanmasından...)

Ya da erkekseniz eğer, tabiri affedin, 'götürdüğünüz' değil, 'götüremediğiniz' kadınların hikâyelerini anlatıyor, 'dünya zikime, minare götüme' fıtratında bir adam olduğunuz izlenimini veriyorsunuz. Kimsenin beğenmediği filmleri övüyor, herkesin tefe koyduğu bir ünlüye olan gizli sevginizi itiraf ediyor, eşek-bağlasan-durmaz mekânlarda yediğiniz akşam yemeklerini ballandıra ballandıra anlatıyor, dalgınlıklarınızı, gaflarınızı, başarısızlıklarınızı en ince ayrıntılarla tarif ederek hep aynı mesajı veriyorsunuz: Bakın bana, sizin kendinize bile itiraf edemediğiniz arızalarınızı ben cümle âlemin önünde anlatıyor, kendimle dalga geçiyor, sıfır komplekskli, şahane bir insan evladı olduğumu yüzünüze yüzünüze çarpıyorum.

Tamam, bunun içinde niyet okuma da var, çuvaldız batırma da var; ama az buçuk da hakikat yok mu?

24 Eyl 2012

Dayı ve "Dayı"nın Hikâyesi

Dayı şu:

Dayının adı Hasan, memur emeklisi. Beli günden güne bükülüyor. Portatif sandalyesine kendi oturmuyor son zamanlarda. Kovayı, yemleri, alet edevatı koyuyor onun üstüne, eğilip kalkmamak için. Yaz kış balık bekliyor Dayı. Koyun bu az rüzgâr alan kuytusunda, denizden çıkıp hayatını değiştirecek bir kadını, eski bir dostu, geciktikçe geciken memleket otobüsünü bekler gibi. Sessizce, istifini bozmadan, aldırmadan gelen geçene balık bekliyor. Gözlerine yakından baksanız, korkarsınız, ‘ölmüş bu adam’ dersiniz. Dayı diyorlar ona, ben de öyle diyorum. Bu lâkabın hikâyesini tek bilen Halil Abi. O da anlatmıyor. Rakı bardağını tüy gibi bırakıp masaya, gözlerini kısıyor ve “Boşverin,” diyor, “uzun hikâye...”

"Dayı"nın Hikâyesi şu:

Ben hikâyecinin Halil Abisi gibi yapmiyim "Dayı"nın hikâyesine ucundan değineyim. "Dayı" Ege Bölgesi'nin en hülyalı ve en laz arkeoloğunun ömür boyu üzerinden atamadığı ateletten kurtulması, topluma ve Türk edebiyatına kazandırılması için tasarlanmış bir girişim çerçevesinde yirmi bin fersahlık mesafeden kendisine gönderilmiş olan bir metin başlangıcıydı. Bir hevesle başlanıp çekmecelerde ya da Afrika'daki kanserojen elektronik çöplüklerinde çürümeye bırakılan milyonlarca metin gibi bunun da arkası gelmedi. Hem "Dayı"yı, hem "Dayı"nın alıcısını rüzgâr aldı götürdü... 

"Dayı"ya devam etmek isteyen başka arkeolog varsa buyursun. Rehavet Havası boydan boya kazı sahası.

20 Eyl 2012

Her Şey İnanılmaz

Genç yaşta geçirdiği hastalık yüzünden sakat kalan ve 1958 yılından beri çöpten topladığı malzemelerle bir helikopter inşa etmeye çalışan, Honduraslı Agustin Amca'nın hikâyesi. Bu âlemde hikâye biter mi la...