23 Kas 2009

Danimarkalılar


Bugün 9 Ekim Cuma, burası Gorki Park. Akşam saat 4 civarı başlayan ve dağı kazmak suretiyle ancak ilerlenebilen çeviri macerası, birinci biranın bitmesine yaklaştığım 21:07 saati itibarıyla nihayete erme sinyalleri verse de, bu notun konusu bunu bildirmek değil. Daha ziyade o kendine özgü çılgınlığı ve biricikliğiyle Woolf'u çevirmenin yer yer yarattığı ilham akınlarından birini suistimal ederek şu ak wordpad sayfasına iki satır hikmet döktürmek, sonradan nerede kullanılacağı belirsiz üç fiyakalı cümle yazıp murada ermek. Erilen murat sayısını da not etmeli Amerikalı adını unuttuğumuz abinin kısa kısasını memleket kültürüne uyarlarken, "lokalize" ederken deyim yerindeyse. "Karam yağların güzelidir"in orijinali çalıyor sanırım Gorki'de, zemin hem çeviriye, hem de hikmet çiziktirmeye müsait. Çok yaşa Hasanım Ali, bu nota iliştirmeliydim Hasanım Ali'nin hangar gibi açılmış ağzımla okuduğum Uykuların Doğusu romanını. Şimdi o hikmet cümleleri gelsin, karam yağların güzelidir, karam yağların iyisidir..."


Danimarkalılar, ağızlarını yeni doğmuş kanarya yavruları gibi açarak hikmet beklerler, pazarlarında gülümseyen yüzler satılır, adalarında alâsı yetişir, bununla öğünürler. Tuhaftır Danimarkalılar, evlerinde duvarları boş durur, beyaza boyarlar evlerini ve üst üste koydukları sandıklardan envai çeşit mobilya yaparlar kendilerine. Ah Danimarkalılar, "vur ensesine al bilgeliğini" der onlar için komşuları, onlar için neler demez ki eski komşuları. Başına buyruktur, lanettir Danimarkalılar, zapt edemezsin, durduğu yerde durmamaktır milletçe şiarları. Bitkileri ayna, çiçekleri yüksük niyetine kullanır Danimarkalılar, onlardan sorulur düş ülkelerinin asayişi. Gözü açık uyur Danimarkalılar, en çok da bundan şikâyet ederler, uykuda görmekten. Gözleri çipil, yüzleri çilli, parmakları ince olur çocukken Danimarkalılar'ın, sonra büyüdükçe bal kovanı gibi olur sırtları delik deşik, pütür pütür pütürlenir yüzleri. Sütü sever sonra Danimarkalılar, inekleri ve koyunları, uçsuz bucaksız çayırları ve bacalarından kasvet tüten dağ kulübelerini. Bunlarda geçirir kimi Danimarkalılar hayatlarının son yıllarını, aç susuz yaşarlar, dağlara bakıp doyarlar, susuzluklarını bulutlardan giderirler. Böyledir Danimarkalılar, ser verip sır vermezler, yabancıları sevmezler, evleri dar, kalpleri ince, korkuları puf olur. Âlemdir Danimarkalılar, sorana âlemin sırrını verirler susarak.

04 Eki 2009

Rakım Çalapala'nın ölümsüz eseri "Yeşilay Haftası"

Tanıyanlar bilir, parayla pulla işi olan bir adam değilim. Ama şöyle topluca, bir seferde malı götürsem, erken emekliliğin tadını çıkarsam da fena olmaz diye düşünüyorum ara sıra.

Şimdi bakıyorum Türk televizyonlarına, klasik romanların uyarlamaları acayip tutuluyor, ehil senarist çocuklar maşaallah 150 sayfalık kitaptan en az 150 saatlik malzeme çıkarıyor, milletin aklını alıyorlar. Öyle ki herkes neticede Behlül'le Bihter'in halvet olacağını bile bile, oturuyor aylarca 'Behlül acaba Bihter'in ifadesini alacak mı, alacaksa ne zaman ve ne şekilde alacak' merakıyla diziyi izliyor. (Bu dizinin sevişme sahneleri esnasında bazı evlerde Orkid reklamı gerilimi de yaşanıyordur kesin. Öksürükler, oğlanı su almaya göndermeler, panik yaşadığını belli etmeden kumandayı eline alarak sanki çok normal bir şey yapıyormuş gibi aceleyle kanal değiştiren ebeveyn figürü, iki saattir önünde açık olduğu halde tek satır yazmadığı matematik ödevine birdenbire devam etmeye karar veren çocuk falan...)

Neyse, şimdi ben de, bu doğrultuda Rakım Çalapala'nın ölümsüz eseri "Yeşilay Haftası"nı televizyona uyarlamak istiyorum. İlkokul kitaplarımızı ve ünite dergilerimizi muhteşem şiirleriyle renklendiren Çalapala ustamızı da genç kuşaklara tanıtmış olacağız böylece.

"Yeşilay Haftası" adlı eserimi mümkünse Teoman yönetsin istiyorum. Rakı şişesi rolünde Tamer Karadağlı, cigara izmariti rolünde Sibel Can, enjektör rolünde ise elbette Nuri Alço oynamalı. O Nuri Alço ki, bir filminde canı sıkıldıkça iki tokat aşk ettiği zavallı Ahu Tuğba'ya, "Sen horlandıkça közleşen bir kahpesin," diyebilmiştir.

"Yavrutürk Şiirleri"ni de Aydın'la Memet uyarlasın artık... (Mesela bizim Ramazan Kurt'un muhteşem şiirleri de televizyona uyarlanabilir.)

İdollerim - 5

İdollerimden biri de resimde Obamalar'la birlikte görülen Kamerun devlet başkanı Paul Biya'nın kıymetli eşleri Chantal'dır. (Obamalar'a da tebriğe gidemedik hâlâ. Teyzemgil'den gelen Borcam'ın pakedini bile açmadık, bi fırsat olsa götürecez.)

Neyse ben Chantal hanımefendiyi en kısa zamanda bir Zeki Demirkubuz filminde batakhane gülü olarak görmek, kucaklamak isterim. Cüretkâr saç modeli ve elbisesinden dolayı da bir kez daha tebrik ederim, Galeci'yle pavyon pavyon gezdiğimiz memleket günlerimi bana hatırlattığı için.

02 Eki 2009

"Duvar yıkıldı" demediniz mi lan?

Almanya seçim sath-ı mailine nasıl girdi, nasıl çıktı anlamadık. ('Seçim sath-maili' tabirini cümle içinde kullandım ya, bundan sonra hiçbir şey yazmayıp, hayatımın geri kalanını Milliyet'in internete aktarılan arşivini baştan sona okumaya ayırsam yeridir.) Dizi dizi rekor kırıldı geçen hafta yapılan seçimlerde. Gelmiş geçmiş en sıkıcı seçim kampanyası dediler, onu ölçmenin tabiî imkânı yok. Fen bilgisi öğretmeni Hüseyin Gürırmak'ın tabiriyle, "elma mı, armut mu, nasıl ölçecen?" Öte yandan SPD dip yaptı, Baykal'ı bile kıskandıracak ölçüde rezil bir performansla savaş sonrası dönemin en düşük oyunu aldı, Solcular (Die Linke), Liberaller (FDP) ve Yeşiller ise tarihlerinin en yüksek oy oranlarına kavuştular. Neticede yine bana Merkel, yine bana Guido çıktı sandıktan; Alman halkı politikacılara şu mesajı verdi:

Ulan biz değil miyiz 80'li yıllarda en korkutucu permalarla, tavuk götü saçlarla, yanlar-kısa-arka-uzun-ve-kıvırıcık kombolarıyla Antalya sahillerinde arz eden; elbet âlemin en kötü saç modelini dört yıldır bıkıp usanmadan, gururla taşıyan Angelamız'ı yeniden seçeriz şansölyeliğe.


Ama benim derdim başka. Yukarıdaki resmi Türk mahallesindeki ortaokulun çöplüğünde bulduğum bir coğrafya kitabından kırpmadım. Kendisi bizzat Berlin haritasıdır ve bu haritada, siyahlar CDU/CSU'nun (Hristiyan Demokratlar), pembeler Die Linke'nin (Sol Parti), yeşiller ise (evet bildiniz) Yeşiller'in kazandığı ilçeleri simgeler.

Ama orta yerdeki iki yeşilden alttakini siyaha, üsttekini pembeye boyarsanız; bunu aynı zamanda Soğuk Savaş döneminden kalma, duvarlı muvarlı bir Berlin haritası olarak da okuyabilirsiniz.

Zira pembeler duvarın doğu tarafıdır, siyahlar ise batı tarafı. Duvar yıkılmış olabilir ama Doğu Berlinliler oylarını hâlâ, eski Doğu Alman sosyalist partisinin uzantısı olan Linke'ye, Batı Berlinliler'se Merkel'e vermektedirler. "Vay efendim biz bu Türkler'i bir türlü entegre edemedik" diye ağlayan statükocu Alman politikacılarının götüne girsin işte bu tablo. Ulan siz daha Almanlar'ı entegre edemeniz ki, Türkler'i edesiniz. Al işte, duvar yıkılalı 20 yıl olmuş, seçim haritasından Doğu'yla Batı'yı ayırt ediyorsun. Bütün marazlarına rağmen, Doğulular basbayağı sizin serbest piyasa ekonominizi, kapitalizminizi, sınırsız özgürlükleriniz, cicili bicili alışveriş merkezlerinizi, çikita muzlarınızı sevmediler işte. Aha da bak, onları inim inim inletenlere veriyorlar yine oylarını. Ne diyor Manfred Amca: "Doğu'da para vardı, alacak mal yoktu. Burada mal çok, alacak para yok." Hadi Türk öküzdür, köylüdür, bi boktan anlamaz diyeceksin; Doğu Alman'a ne demeli?

Bu arada Yeşiller'e oy veren ortadaki iki şaşkın ilçeye de değineyim:

Biri benim de kıyısından dahil olduğum Mitte. (Oy oranları sağda.) Berlin'in turistik, tarihi ve tirendi bölgelerini de içinde barındıran, büyük bölümü eski Doğu'da kaldığı halde, benim oturduğum semt olan Wedding gibi bazı Batı Berlin mahallelerini de içine alan bir ilçedir kendileri ve siyasette doğrucu, gırtlakta tofucu kitle yoğun olduğu için Yeşiller, az buçuk farkla SPD'ye galebe çalmıştır. Hristiyan Demokratlar'ın ise esamisi okunmaz Mitte'de, oyları yüzde 19'da kalmıştır.

Diğeri ise Türkiye'de de pek meşhur olan Kreuzberg'le, eski Doğu semti Friedrichsain'in birleşmesinden oluşan ilçedir. (İlçenin adını yazmak zordur, kim uğraşacak her seferinde Friedrichsain-Kreuzberg demeye. Bizdeki Göltürkbükü embesilliği gibi buna da Friedrichberg deselermiş keşke.) Şimdi bu güzelim ilçe, en çift okeye dönen solcuyu bile heyecana boğacak bir yerdir. Göçmenlerin, punkların, anarşistlerin, öğrencilerin, sanatçıların, vicdan sahiplerinin mesken tuttuğu bu güzide ilçemizde, üç sol partinin (Sosyal Demokratlar, Solcular ve Yeşiller) toplam oy oranı şudur: % 72.6

Ayriyeten, seçimlere ilk kez katılan Korsan Parti'nin ilçeden % 6 oranında oy aldığını da not düşelim.

Kişisel not: Vay efendim bloğa bi şey girmiyordun, vay efendim telefon açıyordum cevap vermiyordun, vay efendim İbo'yu arayıp bilet işini halletmiyordun diye serzenişte bulunan kıymetli arkadaşımız Gadir'in seçim bölgesine de bir göz atalım da, sesini kessin Allah'ın meytambalı. Bu ne len utanmadık, bu ne len gıpraşık zipleme:

Abilerin abisinin de ikâmet ettiği ama oy kullanamadığı Ostallgäu'da Hristiyan Demokratlar % 46,4 almış, liberaller ise % 16,9.

Sol partilerin toplam oyu ne: % 27,1

Utan utan! Boşuna Ober Arschloch demiyorlar sizin oraya...

30 Eyl 2009

Dönüşüm muhteşem olacak

İdollerimden biri de Macar basınında Türkiye'yle ilgili yazılan her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya dek çalıştığı ajansa geçen, bizi Macar basınının yorumlarından mahrum bırakmayan, ilgili ajansın cevval Budapeşte muhabiridir. Kendisini bütün Rehavet Havası okurlarının huzurunda kutluyor, yeri gelmişken geçmiş bayramınızı da aradan çıkarmak istiyorum.

Şimdi şöyle bir durum var. Astsubay bir abimiz vardı mahalleden, benim durumumdan endişelenen dayım sağolsun onunla temasa geçmiş, o abimiz de Banaz Postası gazetesinin genel yayın yönetmenine ricacı olmuş. Hayırlısıyla bundan böyle haftada bir Banaz Postası gazetesine enteresan hikâyeler yazacam. 25 yaşımda başlayan emeklilik günlerimi değerlendirmek için bundan daha iyi bir etkinlik bulunamazdı herhalde.

Eee ne oldu... "Bitir demediniz mi lan?"

13 Ağu 2009

The Plot Against America

Amerikalı yazar Philip Roth’un "The Plot Against America" adlı romanı son zamanlarda okuduğum en sıkı romandı.

‘Havacılık kahramanı, cumhuriyetçi ve Yahudi düşmanı Charles Lindbergh, savaş yıllarında ABD başkanlık seçimlerinde Roosevelt’e karşı yarışıp seçimi kazansa dünya ve Amerika nasıl bir yer olurdu?’ sorusunun yanıtı, New Jersey’de yaşayan orta sınıf bir Yahudi ailesinin küçük oğlunun gözünden aktarılıyor romanda, olanca berraklığı ve dürüstlüğüyle.

Roth, bağırış çağırış edebiyat dünyasını ele geçiren şen şatır taklacı güvercinlerden biri değil. Dürüst yazıyor, müdaânasız, süte su katmadan, metne kendisi sızmak yerine okur sızsın diye küçük arıklar, su yolları açarak. Kazmayla kürekle girişiyor kısacası, cicili bicili iş makinalarıyla değil. Yeteneksiz sinema eleştirmenleri gibi bitirecem ama, tarih ve edebiyat meraklıları mutlaka bir göz atmalı.

Henüz Türkçe'ye çevrilmedi ne yazık ki, Roth'un memleketteki yayıncısı Ayrıntı'ya sesleniyorum buradan; alın lan şunun telifini, gerekirse ben çeviririm.

07 Ağu 2009

Alaman - 9

İki post önce Leica bahsi geçmişti, Almanya'ya bağlayıp devam edelim.

2. Dünya Savaşı sonrası Frankfurt'ta müttefik kuvvetler tarafından kurulan takas pazarında bir Leica'nın değeri: 5000 sigara.

Zira Reichsmark'ın iflas ettiği savaş sonrasının kaos atmosferinde en geçerli para birimi Amerikan Chesterfield sigarasıdır oralarda.

06 Ağu 2009

Erkekkkkk


Her türlü feminist okumaya müsait olan bu foto, Berlin'deki "Katledilen Yahudiler İçin Anıt"ta çekildi, Temmuz ayında.

Fotoğraftaki erkek ve kadın duruşları/davranışlarından hareketle, genel anlamda kadın-erkek ilişkileri üzerine iki çift laf edesim var ama boşverin. Başka bir şey anlatayım ben:

Bizdeki maymuncuğa Alamanlar "Dietrich" dermiş. Bana bunu öğreten Almanca hocama (evet ben hâlâ Almanca öğreniyorum, amacım bu alanda profesyonelleşmek), önce Dietrich'in bizdeki karşılığını sordum, sonra da 'peki ama Annikacığım, neden Dietrich diyorsunuz bu merete, var mıdır bir hikâyesi?' diye devam ettim. Annika bunun üzerine, Dietrich'in hikâyesini bilmediğini belirtti ve ekledi: 'Peki siz niye maymuncuk diyorsunuz?'

Annika'nın arsızca aşk ettiği bu Osmanlı tokadının etkisi altındayken, benim azgelişmiş Olric de hiç bekletmeden şarladı: 'Öyle ya şaşkın, sen ellere Ditrih soracağına kendi maymuncuğunun hikâyesini öğrensene önce.' Maymuncuğa neden maymuncuk dediğimizi bilmiyordum, hâlâ da bilmiyorum. Annika tabii bunu sorun etmedi ve hemen oracıkta kendi teorisini de geliştirdi: 'Hani maymun dediğimiz hayvan kapıdan kovsan, bacadan girer, akrobatiktir, cevvaldir; bu anahtar da işte bir nevi küçük maymuna benzediği için böyle anılıyor olabilir mi?' diye sordu. O an için makûl mantıklı geldi Annika'nın teorisi, 'Olabilir,' dedim geçtim.

Bizim maymuncuk hikâyesi Sait Faik ırmağında yüzüyor, o yüzden bitti burada. Maymuncuğa neden maymuncuk dediğimizi bilen varsa anlatsın da çarpıvereyim zalim Annika'nın suratına. Bugün de zaten RAF'tan (kuruluş yıllarındaki durumu itibarıyla) sempatiyle bahsederek muhafazakâr Arap arkadaşımın canını sıktı pis komunist vegan...

05 Ağu 2009

İç Dünya Değişim Çizelgesi Çıkarma Yöntemleri: Akşamcıyla Akşamcı Olmak

Otogar bıraktığım gibiydi, İrfan da. Zaten otogarın ve İrfan’ın değişmesine yetecek denli uzun bir süre de geçmemişti aradan. Hem zaten mekânların değişmesini bilmem de, insanların günbegün değiştiğine, lâkin bu tıpkı bir çiçeğin büyümesi gibi gerçekleştiği için diğerlerinin bunu fark edemediğine inanırım. Hani şu gâvur işi doğa belgesellerinde ya da İslamcı televizyon kanallarının, yine o belgesellerden alıp da üstüne Allah’ın hikmetleriyle ilgili ağdalı bir dublaj döşediği görüntülerde, bir çiçeğin büyüyüp açmasını ve sonra da solup gitmesini hızlı gösterimde izletirler bize, ilk kez görmüşsek böyle bir şeyi şaşakalırız. Benzer bir projeyi insanlara da uygulayacak, işi gücü olmayan, cevval bir yönetmen peydah olsa, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Ama bu yapılsa bile, yalnızca insanın dış görünüşündeki gündelik değişimlerin göze daha berrak görünmesini sağlar. Oysa, içerisi de değişir bana sorarsanız, sözgelimi İrfan’ı ele alalım. Dünkü İrfan’la bugünkü İrfan’ın aynı adam olduğunu kim iddia edebilir ki. İnsanın karakterine, huyuna suyuna, hayata bakışına, düşüncelerine, fıtratına ilişkin gündelik değişimleri yansıtmanın ya da gözlemlemenin bir yolu da var aslında:

İç Dünya Değişim Çizelgesi Çıkarma Yöntemleri: Akşamcıyla Akşamcı Olmak


Malzemeler:

- Bir adet akşamcı.
- Mebzul miktarda rakı ve sigara
- Tahta masa
- Varsa meze, yoksa beyaz peynir, yoğurt ya da mevsimine göre meyve (kavun ve karpuzla en iyi sonuçları alabilirsiniz)
- Müzeyyen Senar plağı

Yapılışı:

Akşamcıyla her akşam düzenli olarak bir araya gelinir. Denek olarak seçilen akşamcıyla aranızda tanışıklık yoksa, deneyin selâmeti bakımından en azından ilk 25-30 günlük süre boyunca, deneyi bir yana bırakarak akşamcıyı tanımaya çalışmak ve her anlattığına kafa sallamak elzemdir. Her ne kadar akşamcıdan akşamcıya değişse de; ortalama bir akşamcı söz konusu süreçte hayat hikâyesinden tutun da askerlik anılarına, en yakası açılmadık düşlerinden tutun da leyleklerin göç yolları, karpuza rakı enjekte etmenin incelikleri, insanların neden zaman zaman kaba ve zalim olabildikleri, burun boyuyla penis boyu arasındaki bağlantı, sarışın kadınlarda cilve oranının yüksek olduğuna ilişkin yaygın inanış, mütareke dönemi Türkiyesi’nin sosyo-ekonomik panoraması, sanatçıyla normal insan arasındaki fıtrat farkı ve buna benzer birçok konuya dek içinde saklı tuttuğu ne varsa döküverir masaya, haydari tabağında serinlemekte olan o şaşkın kavun çekirdeğinin tam göbeğine.

Bu süreci kazasız belasız atlatmak, o akşamlardan birinde dördüncü dubleye kaçak kat çıkarken çat diye çatlayıp ‘lanet olsun deneyine de, bilimine de’ diye haykırıp, çalışmayı yarı yolda bırakmamak zor iştir; sabır ister, anlayış ister, mide ister en çok da. Ama bir kere atlatmayagörün bu süreci, gelecek güzel günler yakındır. Bilimsel keşiflerin, ilerlemenin, terakkinin insanı coşturan, tatminlerin en dolu dolusunu yaşatan sularında yüzmeye hazırsınızdır artık.

Bundan sonra yapmanız gereken sohbetin idaresini ele almaktır. Ama bilim adamı titizliğini ve temkini elden bırakmayın, akşamcıyla akşamcı olurken akşamla gecenin kavuştuğu noktada rakı sahanlığına dikkat etmek, oniki mil sınırını aşmamak gerekiyor. Eğer bunu hakkıyla yapabiliyorsanız, karşınızdaki akşamcının iç dünya değişim çizelgesini çıkarmaya hazırsınız demektir.

Zira şeffaf bir yaratıktır akşamcı. Gecelik rakı yükünü aldığı andan itibaren baharı geç yakalamış iğde ağacı gibi boydan boya açılıverir önünüzde. Dilerseniz aynı soruları her gece sorarak, dilerseniz akşamcıyı serbest bırakıp onun çağrışım evrenini kayda geçirmek suretiyle, dilerseniz de en sevdiği anısını, en sevdiği düşünü, günün en sevdiği vaktini, en sevdiği şarkıyı her akşam sektirmeden anlatmasını sağlayarak deneğinizin iç dünyasındaki değişimleri gözlemeyebilirsiniz.

03 Ağu 2009

Film eleştirisi

Sinema eleştirmeni William Kerr, 1955 tarihli "I am a Camera / Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim" adlı film hakkındaki eleştirisini kısa tutmuş:

"No Leica! / Leica değil!"

28 Tem 2009

Son söz

Bir başka Capon yazar ağabeyimiz Kenzaburo Oe'nin aktardığına göre, yalnızca 1905-1916 yılları arasında ürün veren Capon romancı Natsume Soseki'nin ölmeden önceki son sözleri şöyle imiş:

"Şimdi ölürsem sıkıntı olur."

25 Tem 2009

Neden Mazhar?

Böyle şeyleri görmek ve resmini çekmek beni hâlâ çok eğlendiriyor lan, ne yapıcaz?


Aha bu da ilgisiz Umut Sarıkaya görseli:

24 Tem 2009

Küçük kişisel bisiklet tarihim - 2

Öncelikle kaçıranlar için birinci bölüme link verelim.


Neyse, duraklama devrini ciddi bir travma geçirmeden atlattım ama hayatın kanunları peşimi bırakmıyordu ki. Yaşım artıyor, boyum uzamaya devam ediyor, içim geceden yatırılmış bükme hamuru gibi kabarıyor o zamanlar. Tam olarak hangi yaşta olduğumu hatırlamasam da, kişisel bisiklet takıntımın bilinen ilk izleri, çocuk aklımla bir devlet sırrı muamelesi yaptığım o hikâyeyi duymamla başlıyor.

Benim dedem memleketin ilk Almancıları'ndan biri.

(Bizim Tursil üzerinden lâkap kavramına bir giriş yapmıştık hiç hak etmediği sünepe parantezlere sıkıştırarak onu. Güzergâh şaşırıp, yan öyküleri birdenbire asıl öykü haline getiren bir yazar adayı olarak devam edelim o zaman. Memleketin ilk Almancıları'ndan olan rahmetli dedemin bir değil, iki değil, üç âdet lâkabı vardır. Birincisi gençliğinden kalma, 'Süslü Hüsnü' lâkabı. Zira köy yerinde hiç kimse dış görünüşüne özen göstermezken, bizimkisi kırık aynaların karşısında saatlerini harcıyor, sadrialışık bıyığını muntazaman kesmek için her türlü fedakârlığa göğüs geriyor, 'gırantuvalet' kavramını Anadolu köylerine sokan adam olarak nam salıyor. Askerliğini yaptıktan sonra ikinci lâkabı galebe çalıyor. O artık Süslü Hüsnü değil, Hüsnü Onbaşı. Ölümünün ardından on yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bile bazı köylüler ondan 'Hüsnü Onbaşı' olarak söz eder. Ama benim en çok sevdiğim, gerek içerdiği alay dozuyla, gerekse de onun karakterini üç harfle ele verişindeki kısayolculuğuyla dedeme en çok yakıştırdığım lâkap başka. İlk olarak ne zaman ve kimin tarafından telaffuz edilmiş bilemesem de, köyümüzün en renkli karakteri olan Topal Hasan, artık ölmüş olan arkadaşıyla ilgili anılarını anlatırken ondan hâlâ 'Bey' diye söz ediyor: "'Yahu Bey' dedim, şindi bi gızarmış ekmek olmalıydı, yanında da bi guru sovan; gırıp gırıp yimeliydik. Biliyoz ya Bey'in bize çekişceeni. Amatçık da bana destek çekti, 'He len Hasan Ağa ne güzel yirdik' dedi. Bey'in tepesi bi attı. 'Len deyyuslar,' dedi. 'Garnınız et gömemiş ki, ekmeğinen soğanınan avunuyonuz,' dedi.")

Nerede kalmıştık, dedemin Almancılığı'nda. Dedem, bizim köyün meşhur imamı ve benim öz dayımla birlikte gözü karartmış ve Almanya'ya işçi yazılmış altmışlı yıllarda. Hamburg yakınlarındaki Lauenburg kasabasında bir fabrikaya taşımış onları kör talih ve dedem on yıl kadar orada yaşadıktan sonra, emekli oldukları halde hâlâ 'kesin dönüş' hayalinin buğusuyla yaşayan kader ortaklarına inat dönüp gelmiş bir süre sonra.

İşte benim kulağıma çalınan rivayet de, dedemin zamanında Almanya'dan abim için getirttiği ve abim tarafından uzun süre kullanıldıktan sonra köyümüzde bir ahırda çürümeye bırakılan bisikletle ilgiliydi. Bunu duyduktan sonra içim hiç rahat etmedi ki. O günlerde yanlış hatırlamıyorsam amcam, bugün bile hâlâ kullandığı, beylik bir reklam sloganında dendiği gibi 'yıllara ve yollara' meydan okuyan üç vitesli, kahverengi bisikletini yeni satın almıştı. Memleketin 'dışa açıldığı', tüketerek tükenmenin muteber bir yaşam biçimi olarak dolaşıma girdiği, şenlikli ve apolitik zamanlardı. Yıllar boyu sokaklarda o Allahlık koyu mavi Bisanlar'dan başka 'büyük bisikleti'ne rastlamayan biz çocuklar; önce Beldesan'ın, sonra canbaz yaradılışlı akranlarımızın akrobatik yeteneklerini sergiledikleri BMX'lerin ve en sonunda da fiyakasından yanına varılmayan 18 vitesli Bianchiler'nin piyasaya çıkmasıyla birlikte tamamıyla şirazeden çıktık. Tabii boyum henüz bu devasa boyutlardaki Beldesanlar'a, Bianchi'lere falan binecek denli uzamamıştı ama, geceleri başımı döşeğe koyup gıcır gıcır bir bisiklet hayaliyle uykuya dalmaya çalışmam da işte bu günlere rastlar.

Yine etabını şaşıran bir bisikletçi gibi konudan uzaklaştım, farkındayım. İşte dedemin Almanya'dan getirdiği ve ciddi bir tamirata ihtiyacı olduğu için, yabaların, tırpanların, armut sırıklarının yanı başında kaderine terk edilmiş bir biçimde yatmakta olan bisikletin varlığını öğrenmemle birlikte bütün hayatım değişti. Yaz yaklaşıyordu, bisiklet mevsiminin eli kulağındaydı. Bir şekilde anamı babamı iknâ edip o bisikleti mahpusluktan kurtarmalı, mahallenin ehil tamircisine teslim edip, üç tekerlekli bisikletten bu yana devam eden bisikleti özlemini dindirmeliydim. En sonunda muvaffak oldum mu, evet oldum! Ama söz konusu bisikletin varlığını öğrenmemle, onun şehre transferini ve tamirini sağlamam arasında ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum. Ama bu mavi Alman bisikleti kafamda bu kadar yer ettiğine göre, düşündüğümden uzun olmalı bu süre.

Neyse netice itibarıyla artık ikinci bisikletimi edinmiştim. Bu o yaştaki bir çocuğun trafiğin gitgide arttığı şehir sokaklarında bisiklet kullanılmasından duyulan korku yüzünden bana dayatılmış bir şart mıydı, yoksa ben mi öyle istedim hatırlamasam da; bu mavi bisikleti şehir sokaklarında kullandığımı hiç hatırlamıyorum. Çok mühim bir istisna haricinde.

O istisnayı da üçüncü bölümde anlatayım, cidden merak eden varsa...

23 Tem 2009

Don Kişot

Çocukluğumda kısaltılmış bir versiyonunu okuduğumu hatırlıyorum ama Cervantes'in abidevî eserinin tamamını okumak bugüne nasipmiş. Mahsun Yüzlü Şovalye ve edebiyat tarihinin görüp görebileceği en kıyak uşak olan Sanço Panço'yla birlikte düştüm yollara, 800 sayfa, birkaç yıl ve mebzul miktarda macera boyunca eşlik ettim onlara. Gülerken de, ağlarken de, düşünürken de, söküp dikerken de; Don Kişot'un neden bu kadar ünlü, bu kadar çok konuşulan, bu kadar ilham verici bir kitap olduğunu nihayet fark etmiş olmanın rahatlatıcılığı vardı içimde. Uzatmaya gerek yok, bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği olan bu kitap, 'bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği' olduğu için değil; gelmiş geçmiş en güzel, en hüzünlü, en komik, en katmanlı hikâyelerden birini anlattığı için okunmalı, baş tacı yapılmalı. İnsanın her türlü hali burada, dünyanın her türlü şekli, hikâye anlatıcılığının en halis, en saf, en coşkulu varyantları da.

Hem biz de varız bu romanda. Don Kişot'un kendinden zor bir şey talep etmesi üzerine Sanço Panço diyor ki:

"Bunun bana yapılmasına izin vereceğime, Türk olurum daha iyi."

22 Tem 2009

Alaman - 8



"Almanya'da Gezersin, Helgaları Süzersin" adlı bu güzide eserde, Osman Yağmurdereli, Burhan Çaçan, Kamuran Akkor, Ayşe Tunalı, Kamil Sönmez, Gül Erda, Zümra Aycan ve Nuri Sesigüzel gibi hepsi birbirinden değerli sanatçı ağabey ve ablalarımız Berlin sokaklarını fethediyor, aklımızı alıyorlar.

İleride turizm şirketi kurarsam, bu klibin çekildiği yerlerin gezileceği özel bir tur düzenleyip; parayı amuduyla götürmeyi planlıyorum.

- Bakın burası Kâmil Sönmez'in 'ararım sorarım' derken oturduğu bank.

- Burası ise, Burhan Çaçan'ın muhteşem bok rengi montuyla son görüldüğü köprü.

- İşte bu da Nuri Sesigüzel'in şarkı söylerken sağ dirseğini yasladığı araba. Arabaya o günden beri dokunulmamış olup, kendisi Unesco Dünya Mirası listesindedir.