30 May 2010

"İsa'nın Son Keşkeği"

Bobiler.org'ta gördüm, hastası oldum:

20 May 2010

4

Dimdik, belçıkaran cinsten bir yokuş. Yokuşun sonu deniz, ama biz yokuşun tepesinde, kapalı siyah bir kapının önündeyiz. Sabah vakti ve önünde durduğumuz siyah kapının arkasından bangır bangır bir müzik (Joy Division?) duyuluyor. Yokuşun aşağısından, üç tane orta yaşlı adam yaklaşıyorlar oflaya puflaya. Üçü de üstlerine bir hayli bol gelen, çuvalı andıran, koyu renkli takım elbise giymişler. Üçü de şişman. Ellerinde çantalar var, bürokrat ya da memur olduklarını anlamak zor değil. Hiç konuşmadan, binbir güçlükle, hatta ara sıra durup dinlenerek tırmanıyorlar yokuşu. En sonunda o siyah kapının önüne varıp, duruyorlar. Birbirlerine bakıyorlar, bir tanesi, "Burası," diyor. Diğerleri başıyla onaylıyor. Durup ceplerinden çıkardıkları kumaş mendillerle eşzamanlı bir biçimde terlerini sildikten sonra, kapıya en yakın olanı zile uzanıyor.

Böyleyken böyle

3

Mobilyaları, duvar kâğıdı, dekorasyonu, hattâ belki insanları bile 70'li yıllardan kalmış bir orta sınıf evinin salonu. Berjer koltuklar, kadife kılıklı kanapeler, bir adet kütüphaneli divan, sararıp solmuş duvar kâğıdı, hantal görünümlü, Kayseri işi kakmalı yemek masası ve etrafındaki sandalyeler. Kütüphaneli divanda yan yana oturan üç kişi var. En sağda, orta yaşın üstünde, bıyığı sararmış, taşradan birkaç günlüğüne ziyarete gelmiş bir akrabayı andıran, gri süveterli, kumaş pantolonlu, kasketli bir adam. Onun yanında aşağı yukarı aynı yaşlarda görünen, başında saçlarının ancak yarısını örten beyaz başörtüsüyle, iyi giyimli bir kadın. En solda ise bu ikilinin oğulları yaşında görünen, siyah kot ve tişört giymiş yeniyetme bir genç.

Sağdaki adam önündeki sehpayı kullanarak itinayla cıgaralık sarıyor. Sehpada ayrıca uzun zamandır oradaymış gibi görünen üçten fazla Türk kahvesi fincanı, birkaç dağınık gazete, bir televizyon kumandası da var. Kahve fincanlarının bazıları ters çevrilmiş. Kadın üzgün ve öfkeli görünüyor. Sabit gözlerle yere bakıyor. Oğlan ise sanki televizyon seyredermiş gibi ama televizyonun sesi duyulmuyor.

Adam sardığı cıgaralığı ağzına götürüp, "Yeğenim bir ateş patlat bakalım," diyor, divanın en solundaki gence. Genç önce dönüp boş gözlerle adama bakıyor, sonra gördüğü şey dünyanın en doğal şeyiymişçesine yerinden kalkıp gözden kayboluyor. Anne hiç başını çevirmeden bir şeyler mırıldanıyor:

"Bunun için mi çağırdım seni ben? Boyun devrilsin kardeş gibi..."

Adam yanıbaşındaki kadına sanki bir meczuba bakarmış gibi, küçümseyen, acıyan gözlerle bakıp, cevap vermiyor. O esnada elinde kibrit kutusuyla oğlu yeniden salona giriyor. Kutuyu dayısına verip, eski yerine oturuyor. Dayısı ağzındaki cıgaralığı yakarken, kadın bu kez oğluna sesleniyor:

"İnsanda utanma olur biraz. Babandı o senin baban. Yatalak hasta gibi oturuyorsunuz bütün gün. Kadın başıma ben mi çıkıp arıycam bu adamı? Ben mi düşecem peşine? Konu komşudan da mı utanmıyorsunuz?"

Oğlan gözlerini televizyondan ayırmadan yanıt veriyor annesine:

"Konu komşu mu kaldı ki anne?"

Kadın tepki vermiyor. Dayı cıgaralığından üst üste birkaç nefes çektikten sonra, çatallaşan bir sesle yeğenine bakıp, "Yeğenim sinirsiz yerinden kestirdin herhalde bu sefer. Kafa merasim yerine döndü Allahıma," diyor.

19 May 2010

Çölemerik, İndira Gandi falan

Yahu evvelden haritalarda, Hakkari'nin yanında parantez içinde Çölemerik yazardı, hatırlayan var mı? Erik çölmüyor mu artık, neden kimse kullanmaz oldu bunu? Ya da bu da mı ulu devletimizin gereksiz Türkçeleştirme çabalarından biriydi? Bu da mı gol değil? Bilemedim... (Tevatürdür, üniversitede Türkçe dersi veren hoca sınavda Buda'dan örnekler veren bir arkadaşın bütün Buda'larını ayırmış, "da" ayrı yazılır gerekçesiyle, çok da düşük not verniş çocuğa.)

Kılıçdaroğlu'ya "Gandi Kemal" diyorlar ya, Baykal'a da "İndiragandi Deniz" desinler lan... Ayrıca bizim kanunlarda "halkı seksten soğutmak" suçu yok mu?

Şu da var ki, arkadaşım M.Ömer'le konuşurken laf oraya geldi geçende. Biraz iddalı olacak ama, biz de Der Spiegel'e yazmıyoruz nasıl olsa:

Bizim kuşağın iki büyük trajedisi var arkadaş. Biri Fenerbahçe, öteki de Kemalist aile büyüğü. Hadi birinciye alıştık da, ikincisi çok fena. Bunlar gençliklerinde de böyle miydi bilmiyorsun ama öyle muhafazakâr, öyle kütkafa oluyorlar ki; karşı çıkmamak, kavgaya tutuşmamak elde değil. Ama girişince de alıyor seni bir pişmanlık, "yarın ölüp giderse ne olucak, boş yere üzdüm adamı/kadını" diye kendi kendine vahvahlanıyorsun. İşte böyle durumlarda Alman olmak istiyorum lan, vallahi über alles adamlar...

18 May 2010

Akçaabat'ta bir James Dean

Bugün de sözü Can Yücel'e bıraksam olmaz mı? Akçaabat'ta bir Yaşar'ın hikâyesini bir de ben yazsam ayrıca olmaz mı?

"To be or not be" cümlesini, "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin" diye çeviren bir adamdan bahsediyoruz. (Bilmiyordum, toprağından nar çiçekleri fışkırasıca, zamanında İlhan Berk'e de "Haa bir de / Şiirlerini gerdirmek için / Avrupa'ya gidiyormuş arasıra" demiş.)

AKÇAABAT'IN JAMES DEAN'I*

Akçaabat'ta bir Yaşar
Düğün meraklısı
Dâvetli dâvetsiz
Her düğüne gidermiş
Gidermiş ama
Kenarda dururmuş
Ne horona katılır
Ne kemençe çalarmış
Rakı içmez
Bakmazmış kızlara
Tabanca sesleri arasında
Uzaktan seyredermiş şenliği,

* Can Yücel, Seke Seke, Doğan, 2000, s. 102

16 May 2010

Şiir gibi fotoğraf


Berlin Alexanderplatz'daki bir binanın tozlu arşivlerinde bulunan, savaştan sonra çekilmiş bir dizi Berlin fotoğrafından biri.

Bir tanesi ama çok acayip. Yıl 1945. Pariser Platz'da, yıkıntıların orta yerinde, harabeye dönmüş Brandeburg Kapısı'nın önüne toplanmış olan bu Rus askerleri, Rus şair Yevgeni Dolmatovski'nin kendi ağzından okuduğu şiirlerini dinliyorlar.

14 May 2010

2

Kıyıda demirlemiş bir yolcu vapurunun içi. Vapur hafif hafif sallanıyor, sanki her an harekete geçecekmiş gibi ama beklenen hareket bir türlü gerçekleşmiyor. Pencerelerinden vuran sabah güneşinin doldurduğu iç taraftaki kabinin iki farklı ucunda, birbirlerini görecek şekilde oturmuş olan ama birbirine hiç bakmayan iki kişi var. Güneşin vurduğu pencerenin önünde oturan orta yaşlı, irikıyım adam pencereye yerleştirdiği aynaya dönmüş traş oluyor. Omzunda havlu, yanıbaşında traş bıçağını sokup çıkardığı, içi su dolu kocaman bir şarap kadehi, yüzü ifadesiz. Sanki o vapurda yaşıyormuş, bütün ömrü orada geçmişçesine rahat görünüyor. Vapurun öbür köşesinde ise bir kadın var. Yüzü adama dönük olduğu halde, gözleri başka yerde. Gamlı, hüzünlü bir hali var, gözleri bomboş bakıyor. Güneşe rağmen kahverengi paltosunu çıkarmamış, omzunda çok şık bir şal var. Vapurun düdüğü ötüyor sonra, ama vapur hareket etmiyor.

13 May 2010

Yaşa Le Carre

Sıkıntılı zamanlarımda üst üste üç tane Le Carre çaktım, nasıl açtı, nasıl iyi geldi biliyo musun? Hele o "A Perfect Spy" yok mu, üstadın olgunluk dönemi değil "azgınlık" dönemi romanı adeta. Londra'dan Bern'e, Viyana'dan Korfu'ya gide gele götün düşüyor , beşer karış açılıyor ağızların da kapanmak bilmiyor. Casus romanı deyip geçeni, burun kırıvıp, dudak bükeni Hasanpaşa tüfeğiyle kovalarım bak... Gam keder bırakmadı lan, daha ne olsun!

(Bak gizli kapaklı iş çevireceksen, belge teslimatı yapacaksan, ortağınla aynı oyuna bilet alın. İkiniz de birer keman kutusuyla gidip, kutuları vestiyere bırakın. Sonra salonda ışık sönünce vestiyerden aldığınız numeroları değişin. Sen sağ, o selamet.)

Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim sıfır tane. Nedir bu?
Sıcak pazar ekmeği.

Bisikletle eve giderken aldım bir tane, eve geldim depozitosu. Bu nedir?
Buz gibi Alaman birası.

Başta bizim çizgi filmi karakterini andıran dışişleri bakanı olmak üzere, tehcir söz konusu olduğunda "Biz de Sarıkamış'da ya da Balkanlar'da ağladık" diye karşı argüman geliştiren organizmalar var ya, Ermeniler'i kıranla, Sarıkamış'tı kendi askerini kıranın aynı adam olduğunu, "Askeri kırdıran Enveri Paşa" diye türküler yakıldığını bilmiyor olabilirler mi. Sivil nüfusa yönelik planlı eylemle, savaşta gerçekleşen kaybı nasıl bir tutuyorsun lan aymaz? Hiç mi tarih-coğrafya öğretmediler, hiç mi insanlık öğretmediler sana?

Dağılabilirsiniz...

1

Dar, apartmanların neredeyse iç içe geçtiği, iki apartman arasına gerilmiş iplerde beyaz iç çamaşırları, maskeler ve önlüklerden başka hiçbir şeyin asılı olmadığı bir ara sokak. Durgun, sıcak, yaprak kıpırdamıyor, iş makinalarını dayayıp sokağı olduğu gibi kaldırıp götürseler kimsenin umurunda olmayacak. Sokağın bize uzak olan başından ellerinde çantalarıyla, bir kadınla erkek yaklaşıyor konuşarak. Yavaş yavaş, turist gezintisine çıkmış gibi, hiçbir çekiciliği olmayan evlerin dış cephelerine, pencelerine bakıyorlar. Onların arkasından yine aynı yavaş tempoyla burun ve ağızlarında koku almalarını engelleyen beyaz maskeler bulunan kadınlı erkekli, ihtiyarlardan, gençlerden, çocuklardan oluşan bir grup hiç konuşmadan, hiç etraflarına bakmadan, sanki bu dünyadan değillermiş, sanki bütün duyularını yitirmiş gibi ilerliyorlar. Sokağın bu başındaki küçük bakkal dükkânının önündeki hasır taburelerde iki tane orta yaşlı adam oturmuş tavla oynuyorlar. Mutlak sessizlik, ürkütücü bir huzursuzluk, yakıcı bir güneş... Birdenbire, sokağın bize yakın başında yan yana dizelenmiş 4-5 katlı apartmanların birinin en üst katından fırlatılan, eski, siyah-beyaz bir televizyon müthiş bir gürültüyle sokağın orta yerinde parçalanıyor. Buna, artık bu tarafa iyice yaklaşmış olan, turist kılıklı kadınla erkek dışında hiç kimse şaşırmıyor, irkilmiyor, kafasını çevirip bakmıyor bile. Onlarsa büyük bir şaşkınlık içinde, önce yere düşen televizyona, sonra televizyonun atıldığı pencereye, sonra da hiçbir tepki göstermeyen tavla oyuncularına bakıyorlar. Maskeliler, televizyon ölüsünün yanından hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyorlar.

12 May 2010

Devendra

Devendra Banhart'ı keşfettim, bir de uzaklardan bir arkadaşın aylar önceki tavsiyesine uyarak Vampire Weekend'i. Ama asıl gönlümü çalan, aklımı alan Devendra yavşağı oldu. Öte yandan, kitabıydı, cd'siydi, dvd'siydi derken kütüphaneden aldığım madde sayısını 48'e çıkararak kişisel rekoruma imza attım. Kütüphaneden aldığım kitaplardan birinin müteveffa kütüphane memuru Kör Borges'a ait olması, Devlet İroni İşleri'nde kurulacak bir komisyon tarafından incelensin isterim.

Kör Borges'in yalancısıyım, Montevideo meğer "tepeyi görüyorum" demekmiş, denizcilik tabiriymiş, Uruguay'ın başkenti tepelikmiş, denizciler uzaktan görünce "monte video" diye çığrışıvermiş kendi aralarında. Kör Borges'in yalancıyısım diye ekledim, zira şu âlemde yalan söyleme potansiyeli en çok yazarlardan biri değil mi bu sevimli amcamız. Kundera okuyorsun, Woolf okuyorsun, ne biliyim Dosto okuyorsun; "insan incelemeleri büyük laboratuarı"nda önlüklü, mikroskoplu sümsük bir memur gibisin; sonra Borges okuyorsun, ohhhh... "Osur osur ipe diz" ülkesinin serinletici suları, "at yalanı sikeyim inananı" ovasında kelle tarımı. Hepsi ayrı güzel tabii canım, ötekilere laf soktuğum da sanılmasın.

Burada övmüştüm Emrah Serbes'i, geçen hafta tanışmak nasip oldu Berlin'de. Kıyak adammış muhterem, geçen ay Beşiktaş maçında hidroelektrik santral karşıtı pankart açmışlar, polis saldırmış, "sen necisin lan?" demiş, Serbes yazar olduğunu söyleyince sağ elinin baş parmağını kırmaya kalkmış, o da "ama ben solağım"diyerek gülümsemiş. Devlet İroni İşleri uyuma lan! Türk polisi, Türkiye'nin en parlak genç polisiye yazarının parmağını kırıyor...

İslamcı cenaha yönelik iç çamaşırı firması bana ilan fikri sorsun, hemen söylerim: Kışkırtıcı bir iç çamaşırlı kadın/erkek fotoğrafı eşliğinde şu slogan: "Helal Et!"

Böyle böyle gidiyoz işte...