21 Kas 2011

Aman piyasalara bi' şey olmasın

Türkiye'nin en baba iktisatçılarından Erinç Yeldan'ın verdiği bir örnek vardı. Eskiden, derdi Erinç Hoca, televizyondaki ekonomi programlarının jeneriğinde fabrikaları görürdük, işçileri, kömür madenlerini, şantiyeleri. Şimdi ise jeneriklerde daha ziyade para sayan bir el, çınlayan bir borsa gongu, ya da elinde telefon sağa sola bağıran takım elbiseli bazı herifler görüyoruz. Ana-akım iktisat teorisine hakim olan değişimin, ya da ekonomi dediğimiz şeyin normal insan gözündeki algılanışındaki paradigma kaymasının birçok göstergesinden biriydi bu Erinç Yeldan'ın anlattığı.

Bugün dirilip kendi teorisinin aldığı hali görse hücceten tekrar gidecek olan Keynes'in, savaş sonrasında, Samuelson başta olmak üzere, anaakım iktisatçıların elinde maymuna çevrilmesiyle başlayan uzun ve karmaşık bir süreç bu. Ama bu sürecin doğal bir uzantısı olan "kutsal piyasalar" söylemi tarihin hiçbir döneminde bu kadar yaygın, ama aynı zamanda da bu kadar kırılgan ve inandırıcılıktan yoksun olmamıştı herhalde.


Günümüzde "piyasalar" çocukluğumuzun öcüsü, masalların fincancı katırı, kıssaların uyandırılmaması gereken evliyası yerine geçiyor. Piyasaları zinhar üzmemeli, ürkütmemeli, piyasaları dalgalandıracak, onun moralini bozacak, canını sıkacak her türlü hareketten kaçınmalıyız. Piyasalar bu haliyle gerçek insanların gerçek edimleriyle şekillenen mal ve hizmet pazarları olmaktan çok, tamamıyla bizim kontrolümüz dışında hareket eden, hikmetinden asla sual olunmayan, kadir-î-mutlak, bağımsız bir organizma gibi. İnsan eliyle var edilmiş bilimkurgusal bir yaratık, söylem ve ideoloji düzeyinde referanslarını kendi kendinden alan, soyut ve neredeyse metafiziksel bir imge. Çoluk çocuğu korkutur gibi korkutuyor, tehdit ediyorlar bizi. Aman ha, piyasalar etkilenmesin! Yunanistan hükümeti mesela kriz paketini referanduma götürmeye kalkıyor, Almanya'da, Fransa'da, Avrupa'nın geri kalanında cümle politikacı, ekonomist ve kanaât önderi elinden ekmeği alınmış gibi isyan etmeye başlıyor. Annesiyle babasıyla takışan, sinir bozucu, liseli bir ergen gibi cıyak cıyak bağırıyorlar: Peki ama piyasalar ne olacak!

Piyasalar bir illuzyonun da adı aynı zamanda. Kapitalizmin içsel dinamiklerinden bağımsız olmayan son iktisadî krizi söz konusu piyasalara sızmış olan üç beş hıyar bankacının açgözlülüğne bağlamayı nasıl beceriyorlarsa, ideolojik bir cihaz olan piyasaları da kapitalizmin bokunu püsürünü temize çekmek, makbûl ve makûl kılmak için kullanıyorlar. Tabiî piyasalardan kast edilenin reel ekonomiyle de bir ilgisi yok. Finans ve para piyasalarından söz ediliyor; senin benim anlayamayacağımız girift, olmayan malları alıp satmaya dayalı enstrümanların şekillendirdiği, ulusal hükümetlerin kontrolünden kaçıp başı sıkışınca aynı hükümetlere el açan piyasalar bunlar. Piyasalar söylemi uyandırdığı çağrışımlar itibarıyla da gerçek anlamından büyük ölçüde sıyrılmış durumda.

Şimdi mesela, politik olarak riskli bir hamle öncesi kanaât önderleri hep bir ağızdan, bu hamlenin piyasaları ürküteceğini yazıyor ve biz de buna inanıyoruz. (Gerçek emtia piyasalarında dönen dolapları öğrenmek isteyenleri bu arada, şuraya alalım.)

Dur şimdi, Zizek gibi anektodla bağlayayım: Veletli meletli bir sosyal psikoloji deneyi var. Veletlerin hepsine bir kitap veriyorlar ve 20. sayfada ne gördüklerini soruyorlar. Kitapların biri hariç hepsinin 20. sayfasında sincap resmi var. Bir tanesinde ise söz konusu çocuğun kendi annesiyle babasının resmi. Veletlere tek tek soruluyor ne gördükleri. Herkes tek tek sincap diye saydırıyor, sıra anne-babasını gören bizim talihsiz sübyana gelince, o garibim de sincap gördüğünü söylüyor. Bu deney 24 farklı çocukla yapılmış, 18 tanesi göz göre göre yalan atarak, sincap gördüğünü söylemiş.

O zavallı çocuk gibi biz de sincap gördüğümüze inanıyoruz. Oysa şu soruyu sormamız gerekmiyor mu: "İyi güzel de kravatlı tosunum, hadi diyelim piyasalar olumsuz etkilendi. Velev ki canı sıkıldı paşanın. O zaman ne olacak?" Tosun bu durumda size felâket senaryolarından bir tane beğenecek, bir sürü kriz edebiyatı parçaladıktan sonra, "Piyasalar olumsuz etkilenirse, en sonunda sen de olumsuz etkilenirsin, ey gerizekalı normal insan," diyecektir. Bu açıklamayı yeterli görenler tabii ki piyasalar tanrısına tapmaya, onu balla bademle beslemeye devam edebilir. Ama her şey bir yana sadece şu soru bile piyasalar söyleminin kâğıttan kaplan olduğunu ortaya sermeye yetecektir. (Normal insanımız biraz kaba, kusura bakmayın.) "Piyasalar etkilenmedi, iyi işledi de ne oldu emuğa goduğum? Yine kriz oldu, giren yine bana girdi."

(Daha yazacaklarım vardı ama ben de piyasalar tanrısına sonsuz bağlılık talep eden akademik dünyadan kopmuş bir yazarım, oyun disiplininden uzak bir insanım ve burası da bir blog. Şu halde, ben en iyisi bu yazıyı burada bitireyim ve Sinsırlı El Kohen'in dediği gibi, kağıttan külahımı tümörlü başıma geçirip dans etmeye devam edeyim.)

18 Kas 2011

Muhasebeci

Canım nasıl sıkkın, nasıl tatsızım o gün. Uzun süre dışarıya gidince böyle oluyor hep. Döndüğümde işler iyiyse bile kötüymüş gibi geliyor. Suratım mahkeme duvarı gibi.

Tanıştırayım abi, diyor bizimki.

Tanıştır amına koyiim, diyorum. Tanıştırınca ne olacaksa artık. Tanıştır bakalım.

Tanıştırıyor. Oracıkta kanım ısınıyor aslan parçasına. Bizimkinin heyecanlı heyecanlı tanıştırayım abi demesi boşuna değilmiş demek ki. Yazıhanede oluyor bunlar, tanıştığımız da yazıhanede yeni işe giren muhasebeci çocuk.

Ben sorunca, iki yıllık mezunuyum abi, diyor.

Oğlum, diyorum, dört yıllıkları, sekiz yıllıkları da gördük biz. Neden öyle utana sıkıla söylüyorsun. Adam olana tepe gelir lan iki yıl, diyorum.

Hoşuna gidiyor eşek sıpasının. Götünü kaldırdık ya, hemen tahsilat yapacak. Öyle tabii abi, dört yıllıkları cebimden çıkarırım, diyor. Aferin lan, diyorum.

Abi, diyor sorunca, peder ben çocukken kanserden gitti, anam baktı büyüttü bizi. Ben de şimdi kardeşimi okutuyorum, diyor.

Helal olsun lan sana, diyorum. Baksana, Türk filmi gibi çocuk bulmuş bizimki.

Tecrüben var mı lan, diyorum. Var abi, diyor. Son sınıfta Eskişehir’de bir muhasabecinin yanında çalıştım. Buraya gelince, başka bir muhasebecinimn yanına girdim. Altı aydır da nakliyeci Saraçlar’ın defterleri bende, diyor.

Niye ayrıldın lan Saraçlar’dan, diyorum.

Oradaki patronum Kadir abiyi tanırsın herhalde abi, diyor. He, diyorum, tanırım. Tanıyınca ne olacaksa amına koyiim.

Onun kendi yeğeni okulu yeni bitirdi abi, benim yerime onu alacaklardı. Beni de buraya o gönderdi zaten, diyor.

Sever misin lan Kadir abini, diyorum. Severim abi, niye sevmeyeyim, diyor. Yavşak. Sevmiyor aslında da bodosuna söyleyemediğinden lafı dolandırıyor.

Kadir’i arar sorarım ama bak, diyorum.

Sor tabii ki abi, ne olacak ki, alnım ak çok şükür, diyor. Aferin, diyorum.

Başladın mı bakayım ufaktan, diye soruyorum.

Başladım abi, diyor. Sonra efendim, defteri şöyle tutuyorum, hesabı böyle kesiyorum, fiş, fatura, senet, proforma, tır, konteynır; anlattıkça anlatıyor.

Tamam lan tamam, diyorum. Anlatırsın sonra.

Odaya geçiyoruz bizimkiyle, geveze lan bu, diyorum. Geveze abi, diyor. Aferin amına koyiim. İyi ki bellemişsin bunu.

Ama abi, diyor, işi iyi kıvırdı, çok çalışkan çocuk, hem de dürüst, diyor. Aferin lan, diyorum. Bize de çalışkanı, dürüstü lazım zaten. Varsın çok konuşsun amına koyiim, ne olucak ki. Çenesinden eskir eşek sıpası.

Başlıyor anlatmaya sonra. Abi, diyor, şu aradı, öteki sordu, beriki uğradı, Ali mal istedi, Veli borç istedi, Ahmet aktı, Mehmet ekşidi.

Kafam şişti be oğlum, diyorum. Dur bir ara ver hele. Yol yorgunuyum hâlâ.

Çay söyliyim mi abi, diyor. Söyle amına koyiim diyorum, söyle, çay gelince ne olacaksa.

Bizimki çay söylemeye giderken, bıraksam mı lan hepsini diyorum. Kazandığımız üç kuruş para zaten, allahlık iki atölye eskisinde sağa sola fason mal çıkarmaktan başka bir yaptığımız yok. Ama sorsan, havamızdan yanımıza varılmıyor amına koyiim. Çay gelince, şu yeni çocuğu çağır bakıyım, diyorum bizimkine.

Adın neydi senin genç, unuttum, diyorum. Mert abi, diyor. Adın gibi mert misin lan, diyorum. Evelallah abi, diyor. Hoşuma gidiyor böyle eyvallahsız olması. Patronuyla konuşuyor neticede.

Bak, diyorum, bizim işte güven önemlidir. Burada yüz yüze bakıcaz hep, birbirimize güvenmezsek bu iş olmaz, diyorum. Sen bana güveneceksin, ben de sana, tamam mı lan, diyorum.

Tamam abi, diyor, başı dik. Tabii ki öyle olucak abi, diyor. Öyle olacak tabii amına koyiim.

Maaş falan konuştunuz mu bizimkiyle, diyorum. Konuşmadık henüz abi, siz ne verseniz kabûlümdür, diyor. Oğlum manyak mısın, diyorum. Öyle şey olur mu, hakkını almaya bakacaksın bu dünyada.

Doğru söylüyorsun da abi, diyor, ben sizin hakkımı vereceğinize inanıyorum. O yüzden sigortam olduğu sürece siz ne verseniz kabul, diyor. Bak bak bak. Bayağı bildiğin tilki lan bu. Hem alttan alıyor, sadık eleman pozlarında, hem de çaktırmadan pazarlık yapıyor.

Tamam lan, diyorum, sigortanı yapıcaz tabii, eşşek değiliz ya. Estağfurullah abi, diyor. 800 iyi mi lan, diyorum. Gözleri parlıyor. İyidir abi, diyor. Tamam diyorum, nüfus cüzdanını evraklarını falan ver bizimkine, o yaptırır girişini.

Allah senden razı olsun abi, diyor. Senden de koçum, Allah utandırmasın, diyorum. Ayağa kalkıp, elini sıkıyorum kopilin, hoşuna gidiyor. Sağol abi, deyip çıkıyor odadan.

Çayımı içerken, gazeteye bakıyorum. Bir sürü telefon edilecek, evrak imzalanacak, atölyeye gidilecek, sağa sola dert anlatılacak, bankaya uğranacak. Hiç birini yapasım gelmiyor.

Ben eve gidiyorum lan, diyorum bizimkine. Aman abi, diyor. Hiç değilse şu çek işini halletseydik. Adamlar on gündür seni bekliyor, diyor. Hallederiz lan, diyorum. On gün bekleyen, bir gün daha bekler. Bir günün faiziyle iflas mı edecek amına kodumun çocuğu?

Tamam abi, diyor bizimki. Nasıl abi, diyor, tam ben çıkarken, beğendin mi muhasebeci çocuğu?

Oğlum senin akraban falan mı bu lan, niye bu kadar üstüne düştün, diyorum.

Yok abi, diyor, hani ilk kez birini işe almaya ben karar verdim ya, o yüzden diyor. İyi amına koyiim, diyorum. Aferin. Beğendim çocuğu, iş görür. Çalıp çırpmasın diye iyi de para verdim, çalışsın bakalım itoğluit, diyorum.

Tamamdır abi, iyi düşünmüşsün, diyor bizimki. Amına kodumun yalakası.

Kaçtım ben, hadi sabah erken gel de işimize bakalım, diyorum. Çıkıyorum.


* * *

Aradan geçmiş dokuz ay. Yine dışarıdan gelmişim bir gün, sabah yazıhaneye uğramam lazım ama ayaklarım geri geri gidiyor. Dışarısı da soğuk aksi gibi. Nasıl kış mevsimiyse arkadaş, Nisan oldu gitmiyor şerefsiz. Arabayı sıfır yanaştırayım derken, sol aynayı çiziyorum, iyice canım sıkılıyor. Kapıyı çarpıp iniyorum arabadan. Yazıhanenin zilini çalıyorum, çaycı kadın açıyor.

Bizimki nerede, diyorum.

Gelmedi henüz, diyor. Gelmezse gelmesin, diyorum. Gelip de fatmaşanın şeyini mi kesiveriyor sanki bana. Bugün de gelmesin yavşak.

İçeriye giriyorum, bizim muhasebeci çocuk da yerinde yok. Bu nerede, diyorum, çaycı kadına. O da gelmedi daha beyim, diyor. Bu kadın, bu beyimleri, efendimleri nereden öğreniyorsa artık. Televizyonu yasaklayacaksın bu millete abicim. Adanalı toprak ağasıyız sanki amına koyiim.

Cebini arıyorum bizimkinin, kapalı. Muhasebeci yavşağını arıyorum, o da açmıyor. İşkilleniyorum, bizimkinin evini arıyorum. Karısı ağlamaklı, dün geceden beri eve gelmedi, ben de sizi arayacaktım, polise de haber verdim, diyor.

Kasayı açıyorum, boş. Internet’ten banka hesabına bakayım diyorum, şifre geçersiz, diyor. Bankayı arıyorum, bu hesapla ilgili bilgi alma yetkiniz yok, diyor kevaşenin teki. Sen benim kim olduğumu biliyor musun hanımefendi, diye bağırmaya başlıyorum. Bağırıp çağırdıktan sonra, telefonu duvara fırlatıp parçalıyorum.

Allak bullağım, esaslı bir dayak yemiş gibi. En çok da muhasebeci ibnesinin yaptığı koyuyor. Hadi öteki, yalakanın, düztabanın tekiydi, biliyorduk da; muhasebeci çocuğa gerçekten kanım ısınmıştı, güvenmiştim ibneye.

Karısı gelmiş bizimkinin, benle bağlantıya geçerse size haber vereyim mi abi, diyor. Ver amına koyiim, ver. Haber verince ne olacaksa…

* * *

Sonradan öğreniyorum, yavşak muhasabecinin abisi bizimkinin çocukluk arkadaşıymış. Anne-baba hikâyeleri falan komple yalan. Saraçlar’a da aynı yalanı söylemiş godoş. Yıllardır bunu kolluyordu herhalde dürzüler. Hesapta, kasada ne var ne yoksa, hepsini indiragandi yapıp toz olmuşlar. Ne duyan var ne gören. Polis arayacak bulacak da paraları geri alacağız amına koyiim. Nah alırsın!

Kendi kendine işi gücü bırakmayı düşünüp, hırsına yenik düşer de bırakmazsan, aha böyle zorla bıraktırırlar adama. O zaman para ederken satıp savmadın da ne oldu amına kodumun şaşkını? Şimdi yok pahasına elden gitti hepsi, sıfıra sıfır elde var sıfır amına koyiim.

Vikici

Sıtarasız Jimmy, yardım yapacağımız varsa bile senin sıfatını görünce vazgeçiyoruz oğlum. Resimli yapma şu "Allah rızası için" duyurularını. Başka bir formül bul be, üzme vikicileri...



Viki deyince, Almanca'da "şiki miki" diye bi sıfat var, çok seviyom. Böyle trendi gibi son moda gibi manası var ama daha ziyade dalga geçmek için kullanıyorlar, azıcık müstehzi bir havası da var. Hepimiz şiki mikiyiz.

16 Kas 2011

Korku atmosferi budur

Film: Kiralık Ev
Slogan: Odanın birinde dede oturuyor

Berlin'de Kuşku

Berlin’in yeraltında vızır vızır ilerleyen sarı vagonlar, taşımacılık işlevleri bir yana, Berlinlilerin ruh sağlığını da dengeleyerek şehrin büsbütün şirazeden çıkmasına engel oluyorlar. Bir kollektif kuşku hissi var ki bu şehirde, özellikle kış aylarında bir köpük gibi kabarıyor, şehrin en olmayacak mahallerinde, en beklenmedik köşelerinde bir öcü gibi karşınıza dikiliveriyor. Kocalar, karılarından; karılar kocalarından kuşkulanıyor. Yerliler yabancılardan kuşkulanıyor, ihtiyarlar gençlerden, gençlerse kendilerinden. Herkes herkesten, en yakınından bile kuşkulanıyor; su katılmadık, saf bir güven hissinin özlemine kış güneşi bile nüfuz edemiyor. Havalar soğumayagörsün, sokaktaki insanların bakışları değişiyor, kasiyerler, otobüs şoförleri, gece bekçileri, banka memurları, barmenler ve kiralık katiller size az sonra bıçağı çekip dalaklarını yaracakmışsınız da fırsat kolluyormuşsunuz gibi bakmaya başlıyorlar. Boyunsuz Erhardt’a sorarsanız Nazi dönemi bilim adamlarının Almanya’ya ve insanlığa bıraktıkları tek önemli miras, kuşkunun derecesinin metrekare başına düşen insan sayısıyla ters orantılı olduğunu saptamış olmaları. Naziler’in bu saptama doğrultusunda insanları dar bir alana sıkıştırmak için ilk akıllarına gelen şey ise binlerce kişinin katıldığı yürüyüşler ve toplantılar. Günümüzde ise işte bu sarı yeraltı vagonları kurtarıyor şehri, toplu bir paranoyanın kıskacına kapılmaktan. Öyle ki, çocuk kitaplarına periyi bırak cadı kontenjanından bile giremeyecek denli perilikten çıkmış bir perinin dolduruşuna gelerek Sonjalar’dan intikam almaya adadığım bu gecenin en rahatlatıcı kısmı sarı vagonun içindeki bu yolculuk olacak herhalde. Fare tıynetli Berlinlilerle birlikte yıllardır süren birbirimizden gözlerimizi kaçırma idmanlarının neticesini artık yavaş yavaş almayı başardığımız bu gece yolculuğu, unvan maçına çıkan boksörün kendisine ayrılan odadaki son motivasyon denemesi yerine geçiyor. Birazdan kopacak kıyametin yankısını 74 Zaire’yle kıyaslayacak yerel tarihçiler.

4 Kas 2011

Gardaşımı geri ver Alamanya

Kaynak: Koşan adam E. ve onun eski öğrencisi. Sağolsunlar.

3 Kas 2011

Yürekli kız

Dış görünüşe kanmayın sağdeçlerim.

Ayıptır söylemesi köfteciye gittim bugün. Siparişimi vermiş beklerken böyle çıtı pıtı, sıska, şık trençkotlu, tiki gözlüklü bir hanım kızımız girdi mekâna. Hani meslek tahmini sorsanız ya mimar derim, ya da halkla ilişkiler uzmanı falan. Ben de insan sarrafıyım ya, kendi kendime diyorum, bu kızımız şimdi ya salata sipariş eder ya da en fazla hellim peynirli sandviç falan ister. Sen öyle san!

Geldi böyle yavaş yavaş tezgâha. Sonra düzgün bir Türkçe'yle, "Ben bir ekmek arası yürek alabilir miyim?" dedi. Yürek be oğlum, bildiğin yürek lan! Onu yiyecek kız. Hem de ekmek arası. Ben o mekâna sürekli giden adamım, yürek sattıklarını bile bilmiyorum. Neyse ki yürek gelmemiş bugün de kızımız uzun süre düşündükten sonra köftede karar kıldı.

İşte kimsenin işine yarmayacak bu anımı burada sonlandırıyor, ekmek arası yürek sipariş eden çıtı pıtı genç kızlarımızın sayılarının artmasıyla birlikte toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğinin de bir nebze azalabileceğine dair belli belirsiz bir umut beslediğimi de açık etmek istiyorum. Kurban Bayramı yaklaşıyor şimdi, aynı kızımız mesela bayram sabahı allı pullu, kınalı bir kuzuyu tek hamleyle yere yatırıp, yeni bilenmiş Bursa bıçağını da boğazına çalıverse; hoş olmaz mı? Tamam canilik manilik ama mezbahalarımızda görmek istediğimiz hareketlerden biri olduğu muhakkak.

Gel babaya


Arzu ederseniz hediyem olarak size bir selam gönderirim.

2 Kas 2011

İki Yüz Doksan Bin Mark

İki yüz doksan bin mark kardeşim. İki yüz doksan bin mark. Sen bir arada gördün mü o parayı? İki yüz doksan bin mark kaptırdım ben bu dinini siktiklerime.

Ne sövmeyecekmişim yahu? İki yüz doksan bin mark diyorum, iki yüz doksan bin mark. Altmış altıda geldim ben bu memlekete. Sıfırla geldim, sıfır. İt gibi çalıştım kardeşim. Yeri geldi bir iş yetmedi, ikinciye girdim, o da yetmedi haftasonları pazarcılık yaptım, o da yetmedi elâlemin bokunu temizledim. Hayatımı verdim ben bu memlekete. Ne için? Üç beş kuruş kazanıp dünyalığımızı yapalım diye. Çoluk çocuk rahat etsin, eloğlunun eline bakmasın diye. Vakti gelip de memlekete döndüğümüzde rahat edelim diye. Gidip köyüme camiî değilse bile, bir minare, bilemedin bir şadırvan yaptırayım; hiç biri olmuyorsa iki halı alıp yere serdireyim de cemaât kuru betona alnını koymasın diye. Ama ne oldu? Dini, ahlâkı, Allah’ı ağzından düşürmeyen aldı gitti bizim dünyalığı, biz de kaldık böylece ayazda kalmış bekçi yarrağı gibi.