30 Ara 2008

Yeni yıl tebriği

Yeni yıl tebriğiniz Sinsırlı El Kohen'den geliyor:

The Music Crept By Us

İdarenin dikkatine
sunmak isterim ki:
içkilere su katılmış
vestiyerdeki kız
frengiden muzdarip
ve çalan orkestra da
eski Nazi canavarlarından mürekkep

Ama bu yılbaşı gecesi,
ben de ağız kanseri olduğum için
kâğıttan külahımı
tümörlü başıma geçirip,
dans edeceğim.

Leonard Cohen


Oricinal hali:


The Music Crept By Us

I would like to remind
the management
that the drinks are watered
and the hat-check girl
has syphilis
and the band is composed
of former SS monsters

However since it is
New Year's Eve
and I have lip cancer
I will place my
paper hat on my
concussion and dance.

22 Ara 2008

Roman uyarlamaları ve Buddenbrooklar


Ayıptır söylemesi geçtiğimiz ay çok zamandır gözümü diktiğim bir romanı nihayet devirebildim. Alaman yazar Thomas Mann’ın tuğla gibi eseri "Buddenbrooklar"dan söz ediyorum. Ticaretle iştigal eden bir Kuzey Alman burjuva ailesinin 19. yüzyıl süresince yaşamış üç kuşağının hikâyesini bir monografi titizliğiyle anlatan romanı okuduklarım arasında en iyilerden biri olarak telakki ederek, göynümün (gaşların garasına / gurbanım arasına) müstesna bir köşesine yerleştiriverdim. Okumayana da tavsiye ederim, 19. yüzyıl kodaman romancılık geleneğinin en halis, en titiz, en sürükleyici numunelerinden biri.

Bunu niye anlattım? Geçende TV seyrederken ana, bir de baktım ne göreyim. Buddenbrooklar'ı filme çekmemiş mi meğer haylaz bir Alman yönetmen, söz konusu filim de 25 Aralık’ta gösterime girmeyecek miymiş Alamanya’da. Aldı beni bir telaş, hemen okuduktan kısa süre sonra film uyarlamasını seyrettiğim kitapları düşünmeye çalıştım, sonra da genel olarak uyarlamalar üzerine.

Bir kere şu var, çok mecbur kalmadıkça, roman uyarlamalarını kitabı okumadan önce seyretmem. Bu kuralı tabii Harry Potter, James Bond gibi seriler için bozmuşumdur ama herifin teki oturup Kafka, Camus, Mann falan uyarlamışsa zinhar seyretmem. Zira kitap okuma zevki hepsinden büyüktür ve o zevkin içine edilmesini istemem. Kitabı okuduktan sonra ise büyük bir zevkle filmi seyrederim. Zira roman okurken hepimizi birer yönetmen oluruz, kendi yönetmenlik yeteneğimizi sınayabileceğimiz yegâne alan da işte o uyarlamadır. Eş dostla konuşurken, popüler konulardan biridir, ortamdaki herkesin okuduğu bir kitabın uyarlaması yapılsa, hangi karakteri kimin oynaması gerektiğini tartışmak.

Uyarlamaların başarısı üzerine düşünürken şuna vardım: Abicim kitabın öyküsü çizgiselse, bildik iyi-kötü teması etrafında dönüyorsa, kurguda herhangi bir karmaşıklık, postmodern bir gönderme, psikolojik çözümleme yoksa uyarlamanın başarı oranı da o derece yükseliyor. Mesela yakın zamanda Sis ve Gece'nin uyarlamasını izledim, sevdim. Yüzüklerin Efendisi en iyi uyarlamalardan biriydi. Keza, Pasolini'nin "Decameron", Hitchcock'un "Trendeki Yabancılar", Minghella'nın "Yetenekli Bay Ripley", Refiğ'in "Karılar Koğuşu", zor bir roman olmasına rağmen Tarkovski'nin "Solaris", Visconti'nin "Venedik'te Ölüm", Altman'ın R.Carver öykülerinden uyarladığı "Short Cuts, Kavur'un şahane "Anayurt Oteli", "Ashby'nin "Being There" adıyla yaptığı Kosinski uyarlamaları ve aklıma gelmeyen niceleri; oturaklı ve başarılı uyarlamalar olarak nefasetlerini muhafaza ediyorlar.

Ancak hiç bulaşmamak gerektiğini düşündüğüm romanlar da var. Her şeyin de filmi yapılmaz ki arkadaşım. Mesela Jean-Jacques Annaud amcamız bence "Gülün Adı"nı hiç ellemese, romanı okuyup 'ne güzel yazmış şerefsiz Umberto' deyip bir kenara geçse daha iyi olurmuş. Yaptığı film tek başına kötü değil ama romandan sonra keçiboynuzu tadı veriyor en fazla. Ya da Peter Ustinov'un "İnce Memed" uyarlaması. Olmamış abicim, kühnüne varamamışsın hikâyenin. Yaşar Kemal'i nasıl dökeceksin peliküle, kolay iş mi? Aynı şekilde, Alan Rudolph diye bir kardeşimiz Kurt Vonnegut'un hayatta en son film yapılacak kitabı olan "Şampiyonların Kahvaltısını" aldı, ne idüğü belirsiz bir filme çevirdi. İzleyen aymazlar da "bu muymuş len Vonnegut, Bank Asya 1. Lig müsabakalarını izleriz daha iyi" diye burun kıvırdı, en çok da roman sahibine ayıp oldu. İlk ağızda bunlar geliyor aklıma... Ve bunlardaki sorun yönetmenin ya da senaryolaştıran adamın yeteneksizliğinden çok romanın sinema diline uygunsuzluğu. Sözgelimi Yakup Kadri'nin sinemaya gayet müsait "Yaban" romanını batırmayı becerebilen yönetmenler de gördük, o ayrı mesele.

(Kitaptan daha çok zevk veren, daha derli toplu duran uyarlama var mı diye de düşünüyorum, aklıma gelen bir şey yok. Ancak Yüzüklerin Efendisi serisini keşke okumasaydım dediğim oldu filmleri gördükten sonra. Tolkien kızmasın ama bugünden bakınca vakit kaybı olarak görüyorum o üçlemeyi okumayı. Filmini seyretsek yetermiş. Keza, "Roger Ackroyd Cinayeti" haricindeki Agatha Christie kitapları için de aynı şeyi söyleyebilirim. Zaten hepsini de okumadım.)

Netice nedir? Her yazının bir neticesi olmak zorunda mı kardeşim, ortaokul kompozisyon dersinde değiliz ya. Ama ustasıyımdır, isterseniz konuyu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlayarak şahane bir bağlama çeker, Kemalist Türkçe öğretmeninin aklını alarak yıldızlı pekiyiyi cebime atarım.

NOT: Bu arada 90'larda yazılmış en kıyak Türkçe romanlardan Hasan Ali Toptaş'ın "Gölgesizler" romanının da filme çekildiğini duydum. Merakla bekliyorum ama hayal kırıklığına uğrama ihtimalim çok güçlü, zira bu roman da ellenmemesi gerekenlerden biriydi sanki. Her şeyden de film olmaz ki. Yarın öbür gün birileri Tutunamayanlar'ı ya da Aylak Adam'ı film yapmaya kalkarsa kapısına dayanırım, gerekirse kahveden adam toplayıp dövmeye giderim valla. Rus atasözü:

Dostoyevski'den film olmaz, ona kasan yönetmenden dost olmaz.

18 Ara 2008

Sürreel Muhittin: Şirkette Kriz 1


MUHİTTİN
İskender Bey'i aramıştım.
SEKRETER
Kebap olanı mı?
MUHİTTİN
Yok hayır, buranın müdürü olan İskender Bey'i...
SEKRETER
Valla kendisi şu anda Makedonya'da beyfendi, notunuz varsa alayım.
MUHİTTİN
Var, "2 geçer" veriyorum.
SEKRETER
O bunu duysa üzülürdü inanın.
MUHİTTİN
Mutlaka öyledir. Ne zaman dönecek kendisi, bizim şirkette her şey düğümlendi de...
SEKRETER
Valla Balkanlar'dan başlayıp şöyle komple bir tur yapmayı, İran'a kadar uzanmayı düşünüyor. Hazırlıklar yolunda gidiyorsa, birkaç aya burda olur kendisi.
MUHİTTİN
Peki o zaman, gelince beni aramasını söyler misiniz?
SEKRETER
Tabii ki... Sizin adınız neydi?
MUHİTTİN
Bay Pay deyin, o bilir.

Resim: Max Ernst, Two Children Are Threatened by a Nightingale

17 Ara 2008

Abdullah Efendi

"Hakikatte Abdullah Efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini en fazla bıraktıkları zamanda bile, içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini, onun zehirli memnun tebessümünü, inkâr ve istihfaftan hoşlanan gururunu ve her an için ruhu insafsız bir muhasebeye davet edişini duyan insanlardan biriydi. Ah bu ikinci Abdullah Efendi, bu üst kat sakini... Hayır, o kiracı değil, evin asıl sahibi, efendisi, hükümranıydı. Zavallı Abdullah efendi bu sessiz seyircinin bakışları altında hayatının her lezzetinin birdenbire zehir kesildiğini bütün ömrünce görecekti. Ah, onu uyutabilseydi, bir an için o sarhoş olsaydı! O zaman bütün işler değişecek ve Abdullah bu sofrada ve hayatın bütün sofralarında yepyeni bir adam olacaktı."

Tanpınar'ın Abdullah Efendi'nin Rüyaları adlı öyküsünden.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Bütün Öyküleri, YKY, s. 22

16 Ara 2008

Amat


İhsan Oktay ağabeyimizi her zaman olduğu gibi hayranlıkla takip ediyoruz, kitaplarını kutsal telakki edeceğiz kutsala inancımız olsa, o kadar. Amat’la birlikte Akdeniz’e açıldık dün, edebiyatın sularında zevkle yüzüyoruz, mavi turun en hasına biz çıkmışız sarı bir yeraltı treninin içinde seyretmemize rağmen.

Hayranlıkla, gıptayla, saygıyla ve zemberekten boşanmışçasına okuyoruz Uzun İhsan'ın romanlarını.

Not: İşten güçten uzun zaman eline kitap almayan bir arkadaş, bi şeyler önermemi istemişti edebiyata yeniden dönmek, kitapları yeniden sevebilmek için. Ne önereyim diye düşünürken, İzmir İletişim'de "Puslu Kıtalar Atlası" ilişiverdi gözüme, oracıkta aldırdım. Sonraki görüşmemizde ağzının suyu akıyordu, hemen koşmuş "Kitab-ül Hiyel"i almaya. Böyle de tılsımı var işte Uzun İhsan romanlarının. Bostanlı'daki evinden daha uzun yıllar bildirsin isterim.

15 Ara 2008

Kurt


İnsan Kurt Vonnegut okumadan ölmemeli. Edebiyatsa edebiyat, kara mizahsa kara mizah; 32 kısım tekmili birden üstadın yapıtlarında. Amerika’nın kara vicdanı falan demiştim onun için bir yerlerde, şimdi onu değiştiriyorum A Man Without A Country'yi okuduktan sonra, Vonnegut insanlık âleminin kara vicdanı, hatta pankreası olmaya soyunmuş. Toprağı bol olsun Kilgore Amca’nın. Cehennemde zebanilere, o acayip motorlu Saab’ları kakalayıp keyfine baksın. So it goes…

(Kitabı denizaşırı yollardan geçirip de şahsıma hediye eden kardeşime de selam olsun.)

ŞU DA VAR:

Vonnegut neden Nobel alamamış?

Saab acentalığı yaparken İsveçliler hakkında çok atıp tutmuş, bu arabanın garip huylarından ötürü. Kendisi ona bağlıyor Nobel alamayışını ve şu Norveç atasözünü de hatırlatmadan duramıyor:

İsveçli’nin pipisi küçük, hafızası büyük olur.

5 Ara 2008

Hal beyanı

Bugün 4 Aralık, saat sabaha karşı 3:30. Ben Uşak'ta evimizdeyim. Kucağımda bilgisayar, anam babam uyumuş, fonda Ntv tıngırdıyor. Bu aslında bir huzur ânının, sıkıntısı eksik olmayan bir çeşit kaygısızlığın resmi. Hamsimi yerim, muhabbetimi ederim, gazetemi okurum, amcam uğrar, bir süre ortak muhabbet ederiz, onu bırakmak için kalkarım, bir süre onda vakit geçiririm, sigara içeriz, şarap içeriz, televizyon seyrederiz, konuşuruz, meyve yeriz, geri gelirim, evdekileri uyumamış bulurum, ocaktaki çayı ısıtırım, anam bulmaca çözer, babam gazete okur, getirdiğimiz pişmaniyeyi açarız, ben dergimi okurum, önce anam uyuyakalır üçlüde, sonra babam uyuyakalır ikilide, birbirlerine söylene söylene yatağın yolunu tutarlar sonra, ben hâlâ buradayımdır...