23 Kas 2009

Danimarkalılar


Bugün 9 Ekim Cuma, burası Gorki Park. Akşam saat 4 civarı başlayan ve dağı kazmak suretiyle ancak ilerlenebilen çeviri macerası, birinci biranın bitmesine yaklaştığım 21:07 saati itibarıyla nihayete erme sinyalleri verse de, bu notun konusu bunu bildirmek değil. Daha ziyade o kendine özgü çılgınlığı ve biricikliğiyle Woolf'u çevirmenin yer yer yarattığı ilham akınlarından birini suistimal ederek şu ak wordpad sayfasına iki satır hikmet döktürmek, sonradan nerede kullanılacağı belirsiz üç fiyakalı cümle yazıp murada ermek. Erilen murat sayısını da not etmeli Amerikalı adını unuttuğumuz abinin kısa kısasını memleket kültürüne uyarlarken, "lokalize" ederken deyim yerindeyse. "Karam yağların güzelidir"in orijinali çalıyor sanırım Gorki'de, zemin hem çeviriye, hem de hikmet çiziktirmeye müsait. Çok yaşa Hasanım Ali, bu nota iliştirmeliydim Hasanım Ali'nin hangar gibi açılmış ağzımla okuduğum Uykuların Doğusu romanını. Şimdi o hikmet cümleleri gelsin, karam yağların güzelidir, karam yağların iyisidir..."


Danimarkalılar, ağızlarını yeni doğmuş kanarya yavruları gibi açarak hikmet beklerler, pazarlarında gülümseyen yüzler satılır, adalarında alâsı yetişir, bununla öğünürler. Tuhaftır Danimarkalılar, evlerinde duvarları boş durur, beyaza boyarlar evlerini ve üst üste koydukları sandıklardan envai çeşit mobilya yaparlar kendilerine. Ah Danimarkalılar, "vur ensesine al bilgeliğini" der onlar için komşuları, onlar için neler demez ki eski komşuları. Başına buyruktur, lanettir Danimarkalılar, zapt edemezsin, durduğu yerde durmamaktır milletçe şiarları. Bitkileri ayna, çiçekleri yüksük niyetine kullanır Danimarkalılar, onlardan sorulur düş ülkelerinin asayişi. Gözü açık uyur Danimarkalılar, en çok da bundan şikâyet ederler, uykuda görmekten. Gözleri çipil, yüzleri çilli, parmakları ince olur çocukken Danimarkalılar'ın, sonra büyüdükçe bal kovanı gibi olur sırtları delik deşik, pütür pütür pütürlenir yüzleri. Sütü sever sonra Danimarkalılar, inekleri ve koyunları, uçsuz bucaksız çayırları ve bacalarından kasvet tüten dağ kulübelerini. Bunlarda geçirir kimi Danimarkalılar hayatlarının son yıllarını, aç susuz yaşarlar, dağlara bakıp doyarlar, susuzluklarını bulutlardan giderirler. Böyledir Danimarkalılar, ser verip sır vermezler, yabancıları sevmezler, evleri dar, kalpleri ince, korkuları puf olur. Âlemdir Danimarkalılar, sorana âlemin sırrını verirler susarak.

4 Eki 2009

Rakım Çalapala'nın ölümsüz eseri "Yeşilay Haftası"

Tanıyanlar bilir, parayla pulla işi olan bir adam değilim. Ama şöyle topluca, bir seferde malı götürsem, erken emekliliğin tadını çıkarsam da fena olmaz diye düşünüyorum ara sıra.

Şimdi bakıyorum Türk televizyonlarına, klasik romanların uyarlamaları acayip tutuluyor, ehil senarist çocuklar maşaallah 150 sayfalık kitaptan en az 150 saatlik malzeme çıkarıyor, milletin aklını alıyorlar. Öyle ki herkes neticede Behlül'le Bihter'in halvet olacağını bile bile, oturuyor aylarca 'Behlül acaba Bihter'in ifadesini alacak mı, alacaksa ne zaman ve ne şekilde alacak' merakıyla diziyi izliyor. (Bu dizinin sevişme sahneleri esnasında bazı evlerde Orkid reklamı gerilimi de yaşanıyordur kesin. Öksürükler, oğlanı su almaya göndermeler, panik yaşadığını belli etmeden kumandayı eline alarak sanki çok normal bir şey yapıyormuş gibi aceleyle kanal değiştiren ebeveyn figürü, iki saattir önünde açık olduğu halde tek satır yazmadığı matematik ödevine birdenbire devam etmeye karar veren çocuk falan...)

Neyse, şimdi ben de, bu doğrultuda Rakım Çalapala'nın ölümsüz eseri "Yeşilay Haftası"nı televizyona uyarlamak istiyorum. İlkokul kitaplarımızı ve ünite dergilerimizi muhteşem şiirleriyle renklendiren Çalapala ustamızı da genç kuşaklara tanıtmış olacağız böylece.

"Yeşilay Haftası" adlı eserimi mümkünse Teoman yönetsin istiyorum. Rakı şişesi rolünde Tamer Karadağlı, cigara izmariti rolünde Sibel Can, enjektör rolünde ise elbette Nuri Alço oynamalı. O Nuri Alço ki, bir filminde canı sıkıldıkça iki tokat aşk ettiği zavallı Ahu Tuğba'ya, "Sen horlandıkça közleşen bir kahpesin," diyebilmiştir.

"Yavrutürk Şiirleri"ni de Aydın'la Memet uyarlasın artık... (Mesela bizim Ramazan Kurt'un muhteşem şiirleri de televizyona uyarlanabilir.)

İdollerim - 5

İdollerimden biri de resimde Obamalar'la birlikte görülen Kamerun devlet başkanı Paul Biya'nın kıymetli eşleri Chantal'dır. (Obamalar'a da tebriğe gidemedik hâlâ. Teyzemgil'den gelen Borcam'ın pakedini bile açmadık, bi fırsat olsa götürecez.)

Neyse ben Chantal hanımefendiyi en kısa zamanda bir Zeki Demirkubuz filminde batakhane gülü olarak görmek, kucaklamak isterim. Cüretkâr saç modeli ve elbisesinden dolayı da bir kez daha tebrik ederim, Galeci'yle pavyon pavyon gezdiğimiz memleket günlerimi bana hatırlattığı için.

2 Eki 2009

"Duvar yıkıldı" demediniz mi lan?

Almanya seçim sath-ı mailine nasıl girdi, nasıl çıktı anlamadık. ('Seçim sath-maili' tabirini cümle içinde kullandım ya, bundan sonra hiçbir şey yazmayıp, hayatımın geri kalanını Milliyet'in internete aktarılan arşivini baştan sona okumaya ayırsam yeridir.) Dizi dizi rekor kırıldı geçen hafta yapılan seçimlerde. Gelmiş geçmiş en sıkıcı seçim kampanyası dediler, onu ölçmenin tabiî imkânı yok. Fen bilgisi öğretmeni Hüseyin Gürırmak'ın tabiriyle, "elma mı, armut mu, nasıl ölçecen?" Öte yandan SPD dip yaptı, Baykal'ı bile kıskandıracak ölçüde rezil bir performansla savaş sonrası dönemin en düşük oyunu aldı, Solcular (Die Linke), Liberaller (FDP) ve Yeşiller ise tarihlerinin en yüksek oy oranlarına kavuştular. Neticede yine bana Merkel, yine bana Guido çıktı sandıktan; Alman halkı politikacılara şu mesajı verdi:

Ulan biz değil miyiz 80'li yıllarda en korkutucu permalarla, tavuk götü saçlarla, yanlar-kısa-arka-uzun-ve-kıvırıcık kombolarıyla Antalya sahillerinde arz eden; elbet âlemin en kötü saç modelini dört yıldır bıkıp usanmadan, gururla taşıyan Angelamız'ı yeniden seçeriz şansölyeliğe.


Ama benim derdim başka. Yukarıdaki resmi Türk mahallesindeki ortaokulun çöplüğünde bulduğum bir coğrafya kitabından kırpmadım. Kendisi bizzat Berlin haritasıdır ve bu haritada, siyahlar CDU/CSU'nun (Hristiyan Demokratlar), pembeler Die Linke'nin (Sol Parti), yeşiller ise (evet bildiniz) Yeşiller'in kazandığı ilçeleri simgeler.

Ama orta yerdeki iki yeşilden alttakini siyaha, üsttekini pembeye boyarsanız; bunu aynı zamanda Soğuk Savaş döneminden kalma, duvarlı muvarlı bir Berlin haritası olarak da okuyabilirsiniz.

Zira pembeler duvarın doğu tarafıdır, siyahlar ise batı tarafı. Duvar yıkılmış olabilir ama Doğu Berlinliler oylarını hâlâ, eski Doğu Alman sosyalist partisinin uzantısı olan Linke'ye, Batı Berlinliler'se Merkel'e vermektedirler. "Vay efendim biz bu Türkler'i bir türlü entegre edemedik" diye ağlayan statükocu Alman politikacılarının götüne girsin işte bu tablo. Ulan siz daha Almanlar'ı entegre edemeniz ki, Türkler'i edesiniz. Al işte, duvar yıkılalı 20 yıl olmuş, seçim haritasından Doğu'yla Batı'yı ayırt ediyorsun. Bütün marazlarına rağmen, Doğulular basbayağı sizin serbest piyasa ekonominizi, kapitalizminizi, sınırsız özgürlükleriniz, cicili bicili alışveriş merkezlerinizi, çikita muzlarınızı sevmediler işte. Aha da bak, onları inim inim inletenlere veriyorlar yine oylarını. Ne diyor Manfred Amca: "Doğu'da para vardı, alacak mal yoktu. Burada mal çok, alacak para yok." Hadi Türk öküzdür, köylüdür, bi boktan anlamaz diyeceksin; Doğu Alman'a ne demeli?

Bu arada Yeşiller'e oy veren ortadaki iki şaşkın ilçeye de değineyim:

Biri benim de kıyısından dahil olduğum Mitte. (Oy oranları sağda.) Berlin'in turistik, tarihi ve tirendi bölgelerini de içinde barındıran, büyük bölümü eski Doğu'da kaldığı halde, benim oturduğum semt olan Wedding gibi bazı Batı Berlin mahallelerini de içine alan bir ilçedir kendileri ve siyasette doğrucu, gırtlakta tofucu kitle yoğun olduğu için Yeşiller, az buçuk farkla SPD'ye galebe çalmıştır. Hristiyan Demokratlar'ın ise esamisi okunmaz Mitte'de, oyları yüzde 19'da kalmıştır.

Diğeri ise Türkiye'de de pek meşhur olan Kreuzberg'le, eski Doğu semti Friedrichsain'in birleşmesinden oluşan ilçedir. (İlçenin adını yazmak zordur, kim uğraşacak her seferinde Friedrichsain-Kreuzberg demeye. Bizdeki Göltürkbükü embesilliği gibi buna da Friedrichberg deselermiş keşke.) Şimdi bu güzelim ilçe, en çift okeye dönen solcuyu bile heyecana boğacak bir yerdir. Göçmenlerin, punkların, anarşistlerin, öğrencilerin, sanatçıların, vicdan sahiplerinin mesken tuttuğu bu güzide ilçemizde, üç sol partinin (Sosyal Demokratlar, Solcular ve Yeşiller) toplam oy oranı şudur: % 72.6

Ayriyeten, seçimlere ilk kez katılan Korsan Parti'nin ilçeden % 6 oranında oy aldığını da not düşelim.

Kişisel not: Vay efendim bloğa bi şey girmiyordun, vay efendim telefon açıyordum cevap vermiyordun, vay efendim İbo'yu arayıp bilet işini halletmiyordun diye serzenişte bulunan kıymetli arkadaşımız Gadir'in seçim bölgesine de bir göz atalım da, sesini kessin Allah'ın meytambalı. Bu ne len utanmadık, bu ne len gıpraşık zipleme:

Abilerin abisinin de ikâmet ettiği ama oy kullanamadığı Ostallgäu'da Hristiyan Demokratlar % 46,4 almış, liberaller ise % 16,9.

Sol partilerin toplam oyu ne: % 27,1

Utan utan! Boşuna Ober Arschloch demiyorlar sizin oraya...

30 Eyl 2009

Dönüşüm muhteşem olacak

İdollerimden biri de Macar basınında Türkiye'yle ilgili yazılan her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya dek çalıştığı ajansa geçen, bizi Macar basınının yorumlarından mahrum bırakmayan, ilgili ajansın cevval Budapeşte muhabiridir. Kendisini bütün Rehavet Havası okurlarının huzurunda kutluyor, yeri gelmişken geçmiş bayramınızı da aradan çıkarmak istiyorum.

Şimdi şöyle bir durum var. Astsubay bir abimiz vardı mahalleden, benim durumumdan endişelenen dayım sağolsun onunla temasa geçmiş, o abimiz de Banaz Postası gazetesinin genel yayın yönetmenine ricacı olmuş. Hayırlısıyla bundan böyle haftada bir Banaz Postası gazetesine enteresan hikâyeler yazacam. 25 yaşımda başlayan emeklilik günlerimi değerlendirmek için bundan daha iyi bir etkinlik bulunamazdı herhalde.

Eee ne oldu... "Bitir demediniz mi lan?"

13 Ağu 2009

The Plot Against America

Amerikalı yazar Philip Roth’un "The Plot Against America" adlı romanı son zamanlarda okuduğum en sıkı romandı.

‘Havacılık kahramanı, cumhuriyetçi ve Yahudi düşmanı Charles Lindbergh, savaş yıllarında ABD başkanlık seçimlerinde Roosevelt’e karşı yarışıp seçimi kazansa dünya ve Amerika nasıl bir yer olurdu?’ sorusunun yanıtı, New Jersey’de yaşayan orta sınıf bir Yahudi ailesinin küçük oğlunun gözünden aktarılıyor romanda, olanca berraklığı ve dürüstlüğüyle.

Roth, bağırış çağırış edebiyat dünyasını ele geçiren şen şatır taklacı güvercinlerden biri değil. Dürüst yazıyor, müdaânasız, süte su katmadan, metne kendisi sızmak yerine okur sızsın diye küçük arıklar, su yolları açarak. Kazmayla kürekle girişiyor kısacası, cicili bicili iş makinalarıyla değil. Yeteneksiz sinema eleştirmenleri gibi bitirecem ama, tarih ve edebiyat meraklıları mutlaka bir göz atmalı.

Henüz Türkçe'ye çevrilmedi ne yazık ki, Roth'un memleketteki yayıncısı Ayrıntı'ya sesleniyorum buradan; alın şunun telifini lütfen, ben çevireyim gerekirse...

7 Ağu 2009

Alaman - 9

İki post önce Leica bahsi geçmişti, Almanya'ya bağlayıp devam edelim.

2. Dünya Savaşı sonrası Frankfurt'ta müttefik kuvvetler tarafından kurulan takas pazarında bir Leica'nın değeri: 5000 sigara.

Zira Reichsmark'ın iflas ettiği savaş sonrasının kaos atmosferinde en geçerli para birimi Amerikan Chesterfield sigarasıdır oralarda.

6 Ağu 2009

Erkekkkkk


Her türlü feminist okumaya müsait olan bu foto, Berlin'deki "Katledilen Yahudiler İçin Anıt"ta çekildi, Temmuz ayında.

Fotoğraftaki erkek ve kadın duruşları/davranışlarından hareketle, genel anlamda kadın-erkek ilişkileri üzerine iki çift laf edesim var ama boşverin. Başka bir şey anlatayım ben:

Bizdeki maymuncuğa Alamanlar "Dietrich" dermiş. Bana bunu öğreten Almanca hocama (evet ben hâlâ Almanca öğreniyorum, amacım bu alanda profesyonelleşmek), önce Dietrich'in bizdeki karşılığını sordum, sonra da 'peki ama Annikacığım, neden Dietrich diyorsunuz bu merete, var mıdır bir hikâyesi?' diye devam ettim. Annika bunun üzerine, Dietrich'in hikâyesini bilmediğini belirtti ve ekledi: 'Peki siz niye maymuncuk diyorsunuz?'

Annika'nın arsızca aşk ettiği bu Osmanlı tokadının etkisi altındayken, benim azgelişmiş Olric de hiç bekletmeden şarladı: 'Öyle ya şaşkın, sen ellere Ditrih soracağına kendi maymuncuğunun hikâyesini öğrensene önce.' Maymuncuğa neden maymuncuk dediğimizi bilmiyordum, hâlâ da bilmiyorum. Annika tabii bunu sorun etmedi ve hemen oracıkta kendi teorisini de geliştirdi: 'Hani maymun dediğimiz hayvan kapıdan kovsan, bacadan girer, akrobatiktir, cevvaldir; bu anahtar da işte bir nevi küçük maymuna benzediği için böyle anılıyor olabilir mi?' diye sordu. O an için makûl mantıklı geldi Annika'nın teorisi, 'Olabilir,' dedim geçtim.

Bizim maymuncuk hikâyesi Sait Faik ırmağında yüzüyor, o yüzden bitti burada. Maymuncuğa neden maymuncuk dediğimizi bilen varsa anlatsın da çarpıvereyim zalim Annika'nın suratına. Bugün de zaten RAF'tan (kuruluş yıllarındaki durumu itibarıyla) sempatiyle bahsederek muhafazakâr Arap arkadaşımın canını sıktı pis komunist vegan...

5 Ağu 2009

İç Dünya Değişim Çizelgesi Çıkarma Yöntemleri: Akşamcıyla Akşamcı Olmak

Otogar bıraktığım gibiydi, İrfan da. Zaten otogarın ve İrfan’ın değişmesine yetecek denli uzun bir süre de geçmemişti aradan. Hem zaten mekânların değişmesini bilmem de, insanların günbegün değiştiğine, lâkin bu tıpkı bir çiçeğin büyümesi gibi gerçekleştiği için diğerlerinin bunu fark edemediğine inanırım. Hani şu gâvur işi doğa belgesellerinde ya da İslamcı televizyon kanallarının, yine o belgesellerden alıp da üstüne Allah’ın hikmetleriyle ilgili ağdalı bir dublaj döşediği görüntülerde, bir çiçeğin büyüyüp açmasını ve sonra da solup gitmesini hızlı gösterimde izletirler bize, ilk kez görmüşsek böyle bir şeyi şaşakalırız. Benzer bir projeyi insanlara da uygulayacak, işi gücü olmayan, cevval bir yönetmen peydah olsa, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Ama bu yapılsa bile, yalnızca insanın dış görünüşündeki gündelik değişimlerin göze daha berrak görünmesini sağlar. Oysa, içerisi de değişir bana sorarsanız, sözgelimi İrfan’ı ele alalım. Dünkü İrfan’la bugünkü İrfan’ın aynı adam olduğunu kim iddia edebilir ki. İnsanın karakterine, huyuna suyuna, hayata bakışına, düşüncelerine, fıtratına ilişkin gündelik değişimleri yansıtmanın ya da gözlemlemenin bir yolu da var aslında:

İç Dünya Değişim Çizelgesi Çıkarma Yöntemleri: Akşamcıyla Akşamcı Olmak


Malzemeler:

- Bir adet akşamcı.
- Mebzul miktarda rakı ve sigara
- Tahta masa
- Varsa meze, yoksa beyaz peynir, yoğurt ya da mevsimine göre meyve (kavun ve karpuzla en iyi sonuçları alabilirsiniz)
- Müzeyyen Senar plağı

Yapılışı:

Akşamcıyla her akşam düzenli olarak bir araya gelinir. Denek olarak seçilen akşamcıyla aranızda tanışıklık yoksa, deneyin selâmeti bakımından en azından ilk 25-30 günlük süre boyunca, deneyi bir yana bırakarak akşamcıyı tanımaya çalışmak ve her anlattığına kafa sallamak elzemdir. Her ne kadar akşamcıdan akşamcıya değişse de; ortalama bir akşamcı söz konusu süreçte hayat hikâyesinden tutun da askerlik anılarına, en yakası açılmadık düşlerinden tutun da leyleklerin göç yolları, karpuza rakı enjekte etmenin incelikleri, insanların neden zaman zaman kaba ve zalim olabildikleri, burun boyuyla penis boyu arasındaki bağlantı, sarışın kadınlarda cilve oranının yüksek olduğuna ilişkin yaygın inanış, mütareke dönemi Türkiyesi’nin sosyo-ekonomik panoraması, sanatçıyla normal insan arasındaki fıtrat farkı ve buna benzer birçok konuya dek içinde saklı tuttuğu ne varsa döküverir masaya, haydari tabağında serinlemekte olan o şaşkın kavun çekirdeğinin tam göbeğine.

Bu süreci kazasız belasız atlatmak, o akşamlardan birinde dördüncü dubleye kaçak kat çıkarken çat diye çatlayıp ‘lanet olsun deneyine de, bilimine de’ diye haykırıp, çalışmayı yarı yolda bırakmamak zor iştir; sabır ister, anlayış ister, mide ister en çok da. Ama bir kere atlatmayagörün bu süreci, gelecek güzel günler yakındır. Bilimsel keşiflerin, ilerlemenin, terakkinin insanı coşturan, tatminlerin en dolu dolusunu yaşatan sularında yüzmeye hazırsınızdır artık.

Bundan sonra yapmanız gereken sohbetin idaresini ele almaktır. Ama bilim adamı titizliğini ve temkini elden bırakmayın, akşamcıyla akşamcı olurken akşamla gecenin kavuştuğu noktada rakı sahanlığına dikkat etmek, oniki mil sınırını aşmamak gerekiyor. Eğer bunu hakkıyla yapabiliyorsanız, karşınızdaki akşamcının iç dünya değişim çizelgesini çıkarmaya hazırsınız demektir.

Zira şeffaf bir yaratıktır akşamcı. Gecelik rakı yükünü aldığı andan itibaren baharı geç yakalamış iğde ağacı gibi boydan boya açılıverir önünüzde. Dilerseniz aynı soruları her gece sorarak, dilerseniz akşamcıyı serbest bırakıp onun çağrışım evrenini kayda geçirmek suretiyle, dilerseniz de en sevdiği anısını, en sevdiği düşünü, günün en sevdiği vaktini, en sevdiği şarkıyı her akşam sektirmeden anlatmasını sağlayarak deneğinizin iç dünyasındaki değişimleri gözlemeyebilirsiniz.

3 Ağu 2009

Film eleştirisi

Sinema eleştirmeni William Kerr, 1955 tarihli "I am a Camera / Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim" adlı film hakkındaki eleştirisini kısa tutmuş:

"No Leica! / Leica değil!"

28 Tem 2009

Son söz

Bir başka Capon yazar ağabeyimiz Kenzaburo Oe'nin aktardığına göre, yalnızca 1905-1916 yılları arasında ürün veren Capon romancı Natsume Soseki'nin ölmeden önceki son sözleri şöyle imiş:

"Şimdi ölürsem sıkıntı olur."

25 Tem 2009

Neden Mazhar?

Böyle şeyleri görmek ve resmini çekmek beni hâlâ çok eğlendiriyor lan, ne yapıcaz?


Aha bu da ilgisiz Umut Sarıkaya görseli:

24 Tem 2009

Küçük kişisel bisiklet tarihim - 2

Öncelikle kaçıranlar için birinci bölüme link verelim.


Neyse, duraklama devrini ciddi bir travma geçirmeden atlattım ama hayatın kanunları peşimi bırakmıyordu ki. Yaşım artıyor, boyum uzamaya devam ediyor, içim geceden yatırılmış bükme hamuru gibi kabarıyor o zamanlar. Tam olarak hangi yaşta olduğumu hatırlamasam da, kişisel bisiklet takıntımın bilinen ilk izleri, çocuk aklımla bir devlet sırrı muamelesi yaptığım o hikâyeyi duymamla başlıyor.

Benim dedem memleketin ilk Almancıları'ndan biri.

(Bizim Tursil üzerinden lâkap kavramına bir giriş yapmıştık hiç hak etmediği sünepe parantezlere sıkıştırarak onu. Güzergâh şaşırıp, yan öyküleri birdenbire asıl öykü haline getiren bir yazar adayı olarak devam edelim o zaman. Memleketin ilk Almancıları'ndan olan rahmetli dedemin bir değil, iki değil, üç âdet lâkabı vardır. Birincisi gençliğinden kalma, 'Süslü Hüsnü' lâkabı. Zira köy yerinde hiç kimse dış görünüşüne özen göstermezken, bizimkisi kırık aynaların karşısında saatlerini harcıyor, sadrialışık bıyığını muntazaman kesmek için her türlü fedakârlığa göğüs geriyor, 'gırantuvalet' kavramını Anadolu köylerine sokan adam olarak nam salıyor. Askerliğini yaptıktan sonra ikinci lâkabı galebe çalıyor. O artık Süslü Hüsnü değil, Hüsnü Onbaşı. Ölümünün ardından on yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bile bazı köylüler ondan 'Hüsnü Onbaşı' olarak söz eder. Ama benim en çok sevdiğim, gerek içerdiği alay dozuyla, gerekse de onun karakterini üç harfle ele verişindeki kısayolculuğuyla dedeme en çok yakıştırdığım lâkap başka. İlk olarak ne zaman ve kimin tarafından telaffuz edilmiş bilemesem de, köyümüzün en renkli karakteri olan Topal Hasan, artık ölmüş olan arkadaşıyla ilgili anılarını anlatırken ondan hâlâ 'Bey' diye söz ediyor: "'Yahu Bey' dedim, şindi bi gızarmış ekmek olmalıydı, yanında da bi guru sovan; gırıp gırıp yimeliydik. Biliyoz ya Bey'in bize çekişceeni. Amatçık da bana destek çekti, 'He len Hasan Ağa ne güzel yirdik' dedi. Bey'in tepesi bi attı. 'Len deyyuslar,' dedi. 'Garnınız et gömemiş ki, ekmeğinen soğanınan avunuyonuz,' dedi.")

Nerede kalmıştık, dedemin Almancılığı'nda. Dedem, bizim köyün meşhur imamı ve benim öz dayımla birlikte gözü karartmış ve Almanya'ya işçi yazılmış altmışlı yıllarda. Hamburg yakınlarındaki Lauenburg kasabasında bir fabrikaya taşımış onları kör talih ve dedem on yıl kadar orada yaşadıktan sonra, emekli oldukları halde hâlâ 'kesin dönüş' hayalinin buğusuyla yaşayan kader ortaklarına inat dönüp gelmiş bir süre sonra.

İşte benim kulağıma çalınan rivayet de, dedemin zamanında Almanya'dan abim için getirttiği ve abim tarafından uzun süre kullanıldıktan sonra köyümüzde bir ahırda çürümeye bırakılan bisikletle ilgiliydi. Bunu duyduktan sonra içim hiç rahat etmedi ki. O günlerde yanlış hatırlamıyorsam amcam, bugün bile hâlâ kullandığı, beylik bir reklam sloganında dendiği gibi 'yıllara ve yollara' meydan okuyan üç vitesli, kahverengi bisikletini yeni satın almıştı. Memleketin 'dışa açıldığı', tüketerek tükenmenin muteber bir yaşam biçimi olarak dolaşıma girdiği, şenlikli ve apolitik zamanlardı. Yıllar boyu sokaklarda o Allahlık koyu mavi Bisanlar'dan başka 'büyük bisikleti'ne rastlamayan biz çocuklar; önce Beldesan'ın, sonra canbaz yaradılışlı akranlarımızın akrobatik yeteneklerini sergiledikleri BMX'lerin ve en sonunda da fiyakasından yanına varılmayan 18 vitesli Bianchiler'nin piyasaya çıkmasıyla birlikte tamamıyla şirazeden çıktık. Tabii boyum henüz bu devasa boyutlardaki Beldesanlar'a, Bianchi'lere falan binecek denli uzamamıştı ama, geceleri başımı döşeğe koyup gıcır gıcır bir bisiklet hayaliyle uykuya dalmaya çalışmam da işte bu günlere rastlar.

Yine etabını şaşıran bir bisikletçi gibi konudan uzaklaştım, farkındayım. İşte dedemin Almanya'dan getirdiği ve ciddi bir tamirata ihtiyacı olduğu için, yabaların, tırpanların, armut sırıklarının yanı başında kaderine terk edilmiş bir biçimde yatmakta olan bisikletin varlığını öğrenmemle birlikte bütün hayatım değişti. Yaz yaklaşıyordu, bisiklet mevsiminin eli kulağındaydı. Bir şekilde anamı babamı iknâ edip o bisikleti mahpusluktan kurtarmalı, mahallenin ehil tamircisine teslim edip, üç tekerlekli bisikletten bu yana devam eden bisikleti özlemini dindirmeliydim. En sonunda muvaffak oldum mu, evet oldum! Ama söz konusu bisikletin varlığını öğrenmemle, onun şehre transferini ve tamirini sağlamam arasında ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum. Ama bu mavi Alman bisikleti kafamda bu kadar yer ettiğine göre, düşündüğümden uzun olmalı bu süre.

Neyse netice itibarıyla artık ikinci bisikletimi edinmiştim. Bu o yaştaki bir çocuğun trafiğin gitgide arttığı şehir sokaklarında bisiklet kullanılmasından duyulan korku yüzünden bana dayatılmış bir şart mıydı, yoksa ben mi öyle istedim hatırlamasam da; bu mavi bisikleti şehir sokaklarında kullandığımı hiç hatırlamıyorum. Çok mühim bir istisna haricinde.

O istisnayı da üçüncü bölümde anlatayım, cidden merak eden varsa...

23 Tem 2009

Don Kişot

Çocukluğumda kısaltılmış bir versiyonunu okuduğumu hatırlıyorum ama Cervantes'in abidevî eserinin tamamını okumak bugüne nasipmiş. Mahsun Yüzlü Şovalye ve edebiyat tarihinin görüp görebileceği en kıyak uşak olan Sanço Panço'yla birlikte düştüm yollara, 800 sayfa, birkaç yıl ve mebzul miktarda macera boyunca eşlik ettim onlara. Gülerken de, ağlarken de, düşünürken de, söküp dikerken de; Don Kişot'un neden bu kadar ünlü, bu kadar çok konuşulan, bu kadar ilham verici bir kitap olduğunu nihayet fark etmiş olmanın rahatlatıcılığı vardı içimde. Uzatmaya gerek yok, bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği olan bu kitap, 'bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği' olduğu için değil; gelmiş geçmiş en güzel, en hüzünlü, en komik, en katmanlı hikâyelerden birini anlattığı için okunmalı, baş tacı yapılmalı. İnsanın her türlü hali burada, dünyanın her türlü şekli, hikâye anlatıcılığının en halis, en saf, en coşkulu varyantları da.

Hem biz de varız bu romanda. Don Kişot'un kendinden zor bir şey talep etmesi üzerine Sanço Panço diyor ki:

"Bunun bana yapılmasına izin vereceğime, Türk olurum daha iyi."

22 Tem 2009

Alaman - 8



"Almanya'da Gezersin, Helgaları Süzersin" adlı bu güzide eserde, Osman Yağmurdereli, Burhan Çaçan, Kamuran Akkor, Ayşe Tunalı, Kamil Sönmez, Gül Erda, Zümra Aycan ve Nuri Sesigüzel gibi hepsi birbirinden değerli sanatçı ağabey ve ablalarımız Berlin sokaklarını fethediyor, aklımızı alıyorlar.

İleride turizm şirketi kurarsam, bu klibin çekildiği yerlerin gezileceği özel bir tur düzenleyip; parayı amuduyla götürmeyi planlıyorum.

- Bakın burası Kâmil Sönmez'in 'ararım sorarım' derken oturduğu bank.

- Burası ise, Burhan Çaçan'ın muhteşem bok rengi montuyla son görüldüğü köprü.

- İşte bu da Nuri Sesigüzel'in şarkı söylerken sağ dirseğini yasladığı araba. Arabaya o günden beri dokunulmamış olup, kendisi Unesco Dünya Mirası listesindedir.

20 Tem 2009

Cönk



Geçen hafta, Saray’a yapılan tosun baskınından çok, saray müdürü Dilberim İlber’in tavrına gıcık oldum. Bloga bir şeyler girecektim, araya başka şey girdi. Clash’n bi şarkısından alıntı yapacaktım, hiç değilse onu yazayım şuraya:
‘He who fucks nuns, will later join the church.’ (Bugün rahibelerle düşüp kalkan, yarın kilisenin has adamı olur.)

Aksi yöndeki onlarca bilirkişi raporuna (bazıları bizzat polisin raporları) ve daha önce iki kez beraât etmiş olmasına rağmen, Pınar Selek'in Mısır Çarşısı hikâyesinden ötürü yeniden yargılandığı ülke. İtinâyla hayat karartılır.

Çok değil on yıl önce falan evlerde sigara koleksiyonları olurdu, Uşak-İzmir yolunda paketler biter, hastane koridorlarında cüvara içerek beklenirdi muayene saati... Memleket değişiyor herhalde. (Nereye değişiyor lan, Pınar Selek dedik ya... Taş atan çocuklar, dağlıca baskını, ergenekon, ibrahim erkal, erol evgin, ziya şengül...)

Bu arada sizinle birlikte olmadığımız dakikalarda Ekşi Sözlük’ten istifa ettim, tazminatımı vermedikleri için hep beraber CAS’a gidecez. Del Bosque ve Aragones; Erol Evgin’i de aralarına alıp grup kursa, Besame Mucho’yu, Sevdan Olmasa’yı falan söyleseler, satış rekorları kırar vallahi. (Erol Abi de ne hakikatli, ne cevval insandır değil mi?)

Hürriyet’in seçtiği en seksi (‘seksi’ hakaret kelimesi olmamış mıydı lan, yine mi değişti?) 50 erkek arasında idollerimden Arif Susam ve Gökmen Özdenak’ı göremeyince beynimden vurulmuşa döndüm. Ayriyetten, Türkiye’nin en seksi erkeği hiç kuşkusuz Gerçek Kesit’teki sarı bıyıktır. ‘In Sarı Bıyık we trust.’

Buradan bağımsız olarak değinmek gerektiğini düşünüyorum ama yazamazsam buraya not düşmüş olayım, Amerikalı romancı Philip Roth, 2004 tarihli ‘The Plot Against America’ adlı romanıyla aklımı aldı, armut ağacı gibi silkeledi beni. ‘Malina’ bir yana, son zamanlarda okuduğum en güzel şeydi.

Ne olduuu, ne olduuuuu...

12 Tem 2009

Küçük kişisel bisiklet tarihim - 1


Dün gibi aklımda değilse de ilk bisikletimi az çok anımsıyorum. Üç tekerlekliydi, selesi kırmızıydı, şimdiki plastik görünümlü rengârenk üç tekerlikliler kadar fiyakalı görünmese de onlardan kesinlikle daha sağlam bir bisikletti. Bisiklet sahibi olmak çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca ciddi bir takıntıydı, bu bakımdan kendi kuşağımın orta-alt sınıf çocuklarından ayrıldığımı düşünmüyorum. Ama şimdi dönüp bakınca çıkaramadığım nokta, bu takıntının o kırmızı seleli üç tekerliğin alınmasından önce de geçerli olup olmadığı. Bunu tam olarak bilemesem de, yazılı bir mecrada yayınlanan ilk öykümün adının "Üç Tekerlekli Bisiklet" oluşu, Freudyen ekole bağlı bir psikiyatrın elinde dört başı mamur analizlere payanda olabilecek önemde bir done olarak okunabilir.

Neyse, nasıl ve nereden alındığını, daha sonra kimlerin eline geçtiğini hatırlamadığım bu üç tekerlekli bisikletle aramız bir hayli iyiydi. Yalnızca evde değil, o zamanlar oturduğumuz, beceriksizce 'nezih semt' süsü verilmiş gecekondu mahallesinin tozlu çamurlu sokaklarında da fink atmışlığım vardır uzun, kıvırcık saçlarım yüzünden beni kız sanan şişman, başörtülü teyzelere ve cam dibi gözlüklü hacı amcalara aldırmadan. Ama zaman geçti ve ilerleyen yaşımla birlikte, boyum posum da şekillenmeye, en kötüsü de kollarım ve bacaklarım uzamaya başladı. Sorun değil, ben yine de üç tekerlekli bisikletimle edizhuncasına mesûd olabilir, Sinekli sokaklarının tozunu attırıp, yorulunca da Nazife Teyze'mden Eti Puf dilenmeye devam edebilirdim ama o ilerleyen yaş yalnızca uzuvlarda değil, içerilerde bir yerde de hiç de hayırlı şeylere vesile olmayacak gelişmelere neden olabiliyor:

Kıskanmayı öğreniyorsunuz, gıpta etmeyi, çözümlemeyi. Bir Müslüm Gürses şarkısında hani, 'fark yarası' olarak taltif edilen kavramla tanışıyor, kendinizi başkaları üzerinden yargılamanın bunaltıcı, çıkışsız, baş döndürücü dehlizlerine ister istemez girmek durumunda kalıyorsunuz. Sözgelimi, akranlarınızın bir kısmının arkasında dengeyi sağlamak için iki küçük tekerleği daha bulunan iki tekerlekli bisikletlere terfi ettiğini görüyorsunuz. Ayrıca, daha becerikli ya da ebeveynleri daha gözükara olan bir kısım başka akranınızın ise doğrudan doğruya korumasız iki tekerlekli bisikletlerle fink atmaya başladıklarını görüyorsunuz sokaklarda. (Sokaklardan söz etmişken, gerçek adını hiçbir zaman öğrenemediğim ama lâkabını ne zaman hatırlasam yüzüme bir gülümseme yayan o mafyatik İtalyan tipli abimizden de söz etmeliyim. Mahallenin bütün çocukları ona 'Tursil' derdi. Başka bir yerde söz etmiştim ama burada tekrar etmenin zararı yok: Bu gibi hikâyelerden âdet olduğu üzere bu lâkabın nereden geldiğini hiçbir zaman öğrenemedik.) Bütün bu bisiklet hikâyesini elbette, ucuz filmlerden ve beylik hikâyelerden tanıdığımız, komşu çocuklarına özenen yoksul oğlanın dramına indirgeyerek okuyanı ağlatmak için yazmıyorum. Zaten akranlarımın iki tekerlekli bisiklete geçtiği dönemde, 'bana ne, ben de istiyom o bisikletlerden' diye mızmızlandığımı da hatırlamıyorum. Mızmızlanmaya başlamam için birkaç senenin daha geçmesi gerekiyordu.

Diyeceğim, hali vakti yerinde olan akranlarımın iki tekerleklilere terfi ettiği günler; benim kısa, küçük bisiklet tarihimin duraklama devrine tekabül eder. Bu duraklama devrini uzun uzun anlatamayacağıma göre; folklorik önemini, şirinliğini, topluluk ortamlarındaki tahvil değerini yıllar sonra fark ettiğim Ege aksanında bisikleti nasıl adlandırdığımızdan söz edebilirim bir ara nağme, utangaç bir yabancılaştırma efekti olarak. Çok özgün olmasa da öncelikle 'pisiklet' tabirini telaffuz etmem gerekiyor, zira daha yaygın olan oydu. Hattâ 'pisiklet'e bisiklet demek yerine göre kınanmanıza, ne oldum delisi, kendinibilmez, ukâla bir çocuk olarak nitelenmenize bile neden olabilirdi. Ama daha ilginç olan İtalyanca kökenli bir kelimenin Ege'nin içlerine dek (sonradan öğrendiğime göre yalnızca Ege'ye de değil) nüfuz etmesidir: Velespit!

Evet evet, yalnızca benim çocukluğumun geçtiği apolitik ve gamsız zamanlarda değil, bugün bile memleketimin ücra köşelerinde onsekiz çeşit modifikasyonu alının akıyla atlatıp ailenin yirmialtıncı çocuğuna hizmet veren vitessiz Bisan'ına 'velespit' diye hitap eden sümüklü bir sokak çocuğuna rastlayabilirsiniz. Rastlarsanız da iyi davranın o çocuğa, çocuk gibi değil akranınızmış gibi yaklaşın, hatrını sorup, derdini dinleyin. Bilin ki bisiklete hâlâ 'velespit' diyen çocukların neslinin tükendiği gün, o sümüklü sokak çocuklarıyla yalnızca karanlık alt geçitlerde size bıçak çekerken karşılaşacak, sıcak evlerinize gidip tinerci teröründen dem vuracaksınız kaygısızca.

DEVAMI GELECEK...

Edebiyatçı imgesi

Başlığa bakıp, ciddi analiz bekleyen yanılır.

Umut Sarıkaya karikatürü:

10 Tem 2009

Adına da derler seks

Ara ara 'Rehavetlik' başlıklı meyilleriyle günüme neşe katan Erkek Egemen beyefendinin son keşfidir. Sayın Egemen'e teşekkür ediyor ve sizleri bu fevkalâde eserle baş başa bırakıyorum.

Sevil Öztatlı'dan geliyor:

Seks Seks Seks

9 Tem 2009

Kitaplık

Evvelce 'Anılar'ına yer verdiğimiz kıymetli insan Galeci'nin, babasıyla aralarındaki müthiş emesen diyaloğunu buraya aktarmak zorundayım:

T. says: Ogluşum eve kitaplık yaptırdım, duvardan duvara çok güzel oldu..

G. says: Napacan kitaplığı, senin kitabın yok ki

T. says: Olsun ilerde onu da alırız...

8 Tem 2009

İyi lokanta

Lokanta kriterleri geliştiriyorum kendimce, boş zamanlarımda:

- İyi lokanta yemeğin üstüne mutlaka çay servisi yapar. Çayları yoksa ve siz istemişseniz, çevredeki bir çay ocağından ya da ne bileyim bir kıraâthaneden falan bulup getirirler mutlaka. Ama hiç çay vermeyen lokantadan daha kötü bir şey varsa, o da poşet çay servisi yapandır. Hele de bir bardak çaya anasının nikâhını isteyen o pahalı, şekilli kafelerde garson elinde poşet çayla masama yaklaşınca, o kafenin masalarını sandalyelerini işletmecinin kafasında kırasım geliyor. Üçüncü sayfa kahramanlarını daha iyi anlıyorum. (Bu arada hayatı boyunca hiçbir zaman 'empati' sözcüğünü kullanmamış ve kullanmayacak olanlara büyük ödül verecem, memlekette bir buçuk kaşarlı-kuşbaşılı ısmarlayacam. Ne empatiymiş arkadaş, kura kura bir hal olduk, zemberekli saate döndük lan.)

Poşet çay demişken bu arada, Aki Kaurismaki diye Finli (buna da Fin mi diyecez, Finli mi bi karar versek) bir yönetmen var. Onun şahane bir eseri olan 'Geçmişi Olmayan Adam' da pek incelikli bir poşet çay esprisi var. Beş kuruşu olmayan, ama keyfinden de ödün vermeyen kahramanımız bir kibrit kutusunun içinde kullanılmış poşet çay taşıyor ve kafeye girip ücret ödemeden bir bardak sıcak su aldıktan sonra, kibrit kutusundaki poşeti çıkarıp keyfine bakıyor.

(Aki Kaurismaki'nin seksi fotoğrafları için tıklayın. 'Ya kel olsalardı', 'Şaşırtan benzerlikler', 'Ya götleri trompet çalsaydı', 'Ünlülerin pekmez banyosu', 'Ya bizim gibi yarak kafalı olsalardı' başlıklı fotoğraf serileri de yakında Rehavet Havası'nda olacak.)

Bak şimdi, niyet neydi akîbet ne oldu arkadaş?

Neyse, iyi günler dilerim. Lokanta kriterlerine başka zaman devam edelim.

Ne oldu, konuyla ilgisiz olduğunu mu düşündün yukarıdaki görsel malzemenin? İsabet olmuş...

Schwedter Medeniyet Köprüsü


Bir dönem fotoğraf işine cidden merak saldım. Bütün meraklarım gibi, onun da erimi çok uzun olmadı. Bütün o pozlamalar, netlik ayarları, banyolar, şunlar bunlar zor geldi; koyverdim fotoğraf işini. Fotoğraf çekmeyi bırakmadım elbette ama sanatsal fotoğrafla uğraşmadım, yalnızca belgecilik ve çöpçülük aşkımı dindirecek kadarına eyvallah deyip çıktım işin içinden.

Ama ara sıra böyle 'fena olmayan' bir kare yakalayınca da seviniyorum. Bunu geceyarısı, güzel bir kafayla bisiklet turu yaparken çekiverdim geçende.

Neresidir diyenlere:

Tıpkı Ataköy-Şirinevler Medeniyet Köprüsü gibi, Berlin'de de birbirinin karşıtı denilebilecek iki semti (Wedding ve Prenzlauer Berg) bıçak gibi ortadan ayıran bir medeniyet köprümüz var. Adı da Schwedter Yaya Köprüsü.

Bu köprüyü geçer geçmez göçmen mahallesinin bokunu püsürünü arkanızda bırakıp; Berlin bobolarının başkentine, dünyada gerçek anlamda 'cool karşıtı' olmanın 'cool' görünmeyi sağlayacağı az sayıda semtten birine akıveriyorsunuz.

7 Tem 2009

Emrah Serbes

Türkçe yazan polisiyecileri takip etmeye çalışıyorum. Bir tetikleyici ve çığır açıcı olarak Ahmet Ümit'in ustalığı tartışılmaz ama şu ana kadar okuduklarım içinde en parlak, en sıkı, en kışkırtıcı polisiye yazarı AnKara polisiyileriyle ("Her Temas İz Bırakır" ve "Son Hafriyat") aklımı alan Emrah Serbes oldu. 81 doğumlu Serbes'in polisiyilerinde sapır saçma raslantılar, iğreti Amerikan filmi diyalogları, memleket coğrafyası itibarıyla yerine oturmayan özel dedektifler ve onların hibrid espri anlayışları yok. Cinayet masasında hayatı cinayet olmuş başkomiser Behzat'la ekibini izliyoruz yalnızca. Daha fazla yazasım yok, okuyun işte. Hele polisiye seviyorsanız, hele Ankara'yı sevmesiniz bile özlüyorsanız, hele zehir gibi bir mizah anlayışına hasret kaldıysanız memleket edebiyatında iki kere okuyun. (Soldan baktığı belli olan bir adamın ekserisi faşist/muhafazakâr/sağcı karakterleri böylesine bir mesafe hissiyle bağlamlarına oturtup, onların yaşamının röntgenini çekivermesi de ayrıca enteresan geldi bana.)

6 Tem 2009

Voltran'ın kangrenli uzvu

Bir süre dinlendirdim blogu, sosa yatırıp terbiye ettim. Şimdi eğilim yeniden etkin hale getirmek yolunda.

Öyle kısa kısa, anlam ve bütünlük arayışına boş vererek, bir eskiz defteriymişçesine, bir sadrialışık duygusallığı, bir vahiöz neşesiyle...

27 Haz 2009

Beni üzmeyin

Bugün 26 Haziran Cuma, burası Gorki Park radyosu. Bugün bölük pörçük notlara, yarım kalmış öykülere, yeni cümlelere ve yıllar var ki tandırda pişmekte olan romanımıza eğileceğiz. Birkaç gündür ishalden, eylemsizlikten, can sıkıntısından ve sağlıksız beslenmeden muzdarip olduğum da kayıtlara düşülüversin madem.

Bugün okuduğum öykü antolojisinde gördüm, kahramanlardan biri ansiklopedide kendi maddesini yazıyordu. Bu fikri çok beğendim.

Ah Malina, ah Bachmann diyebiliyorum sadece. Bol kremalı bir Alman yemeği gibi çöküyor adamın üstüne, her uzun okumadan sonra birkaç saatlik bir hazım süresini mecburî kılıyor. Hiç alışmadığım, uygulamayı denemeye bile kalkmayacağım üslûbuyla bir başyapıt olmaya doğru gidiyor sayfa 160 küsur itibarıyla. (Toplam 303 sayfa sanırım.)

Bu boş geçen günlerimde kitaplar okuyor, filmler izliyorum; hiç değilse aklın gıdasını eksik etmemeye çalışıyorum.

Bu halsizlik yalnız hayra alâmet değil, bir hastalık başlangıcının arefesindeymiş, hatta bizzat göbeğindeymiş gibi hissediyorum; zevk alamıyorum yediğimden içtiğimden.

Bugün aksi gibi yazamıyorum da, daha ilk cümlesinde yarım kalmış Beş Taş'ın tıkanıverdim paslı bir oluk gibi. Ama bunu yazarken bile gıllıgışlı benzetmelerden uzak duramayışım bir sağlık belirtisi olarak okunabilir herhalde. Sağlık belirtisi...

Bu arada çaprazıma gelip oturan Latin tipli herifin İngilizce anlaştığı sarışın kız arkadaşının gevrek desem değil, göstermelik desem hiç değil, tahrip gücü düşük kahkahaları da konstrasyonumu olumsuz yönde etkiliyor.

Yahu yazamıyorum işte, tarihin bu kesitinde bu mekânda hiçbir yaratıcı etkinliğe kendimi veremiyorum. Niye zorluyorsun/zorluyorum?

Aslına bakarsanız, sanıyorum hafiften yoklamayla başlayan hastalıktan kaynaklanıyor ama her şeye boşveresim var, kötümserim, umutsuzum, hırtın tekiyim şu anda. O roman hiçbir zaman bitmeyecek, Beş Taş yarak gibi bir öykü olacak, Berlin'le ilgili roman da hiçbir zaman yazılamayacak, başarısız bir yazar müsveddesi olarak tarihe geçeceğim.

Ulan dur bari bizim Küba çeşitlemesini yazmayı deneyeyim. Belki biraz eğleniriz. Hele şu ikinci biram gelsin de...

Ulan burayı da mı tükettik yoksa, Gorki Park'ta dahi yazamıyor muyuz, şartlar olgunlaşmış olduğu halde. Nerde lan ikinci biram, cigara yakacam sizi bekliyorum...

Küba hikâyesine girdim ve artık yazabiliyorum. Beni üzmeyin, bir daha bölmeyeyim, sizi bir daha böyle görmeyeyim...

24 Haz 2009

Postmodern Gugıl şiyiri

Gavaracı yazdım Gugıl'a
Sordu: Guevera'yı mı ararsın şaşkın?

Denk düştü dürbünüme
Teşekkür ettim Gugıl'a

Benim aradığım da zaten
İkisinin arasında bir şeylerdi

12 Haz 2009

Yolculuk - 3

İşi gereği sürekli yolculuk eden kuzenim Rıfat, Anadolu'nun tıpkıbasım otogarlarının içini dışını, kıyısını bucağını ezberlemiştir ezberlemesine de; kimisi şıpın işi bir makyajla terminalliğe terfî eden, kimisi hepten terk edilip yıkılacağı güne kadar görüp görebileceği rahmet şehir içi dolmuş tabelalarında 'eski garaj' olarak anılmak olan, kimisi de inşa edildiği tarihten bu yana hiç dokunulmadığı için gören gözü zehirlemeye hazır bir mimarî felâket olarak kentin göbeğindeki yerini koruyan bu memleket numunelerini saran o sâkil havanın, o derde dert katan bungunluğun kühnüne vakıf olmuş mudur orası tartışmalı. Bizim son model alaman da, sağ koltuk altındaki ter birikintisinin Marmara Denizi yerine geçtiği memleket haritası gibi apak gömleğiyle, alaman otobüsünün direksiyonu başında kösüm kösüm kösülen kaptan şoförümüzün ani kararı üzerine o otogarlardan birinde, Konya'ya gidecek otobüsle Afyon'dan gelen otobüsün orta yerine sokuluveriyor yılan gibi. Emekli muavinin 'sayın yolcularımız'a hesapta olmayan bu duraklamanın gerekçesine yönelik bir açıklama yapması icap ediyor. Ama gerekçe niyetine öne sürülen 'on dakika ihtiyaç molası' tabiî kuyruklu yalan! Şirketin yasa gereği otobüslere takmak zorunda olduğu takografın sağına soluna kibrit çöpü ya da kürdan sokmak suretiyle alete aklını şaşırtarak, bozkırın orta yerinde akıp giden bölünmüşte '120 senin 150 benim' yaldır yaldır seyirten kaptanlardan biri değil bizim kaptan şoför. Yavaş gitmenin ödülünü işte şu alelâde otogarına sokulduğumuz kentin ilgili yazıhanesine beş dakika önce düşüveren iki yolcuyu da sürüye katarak alıyor. Şu çapaklı gözlerle alaman yolu gözleyen köylü karı kocayı da otobüsümüze aldık mı, bizden neşelisi, bizden gururlusu olmayacak; kaptan bunu bildiği için kaptanlığa getiriliyor zaten.

Merkezden taşraya giden şehirlerarası bir otobüste yolcusun. Söz konusu taşranın birörnek otogarlarından birinde gereksiz bir mola veriyor otobüsün. Kaptan şoförün istese o otogardaki iki yolcuyu iki dakika içinde bindirir, kimseyi de indirmeden yoluna devam eder ama belli ki onun da çişi gelmiş, canı sıkılmış, belki sadece iki adım yürümek istemiş oturmaktan yorulduğu için. Bu yüzden on dakika süre tanıyor sana ve diğer yolculara. O on dakikalık süre içinde yapılabilecek o kadar çok şey vardır ki, düşünsen şaşarsın, içinden çıkamazsın. Gerek yol arkadaşım, gerekse de ben bunun bilincinde olan okumuş çocuklarız. Daha otobüs park etmeden ayaklanıyor, bahar aylarında olmamıza rağmen buraların meşhur akşam ayazını hesaba katarak ceketlerimizi giyiyor, 'kaybolmaları halinde şirketimizin mesuliyet kabul etmeyeceği değerli eşyalarımızı' da yanımıza alarak otobüsten iniyoruz.

İnsanlar üçe ayrılır, insanların tümü değilse bile şehirlerarası otobüs yolcularının üçe ayrıldığı kesindir. Gerçi, insanları sürekli ikiye, üçe, beşe ayıran beşer tasnif uzmanlarına gıcık olan Tezat Amcam'ın, insanlığı ilgilendiren her konuda olduğu gibi bu konuda da son derece radikal bir çözüm önerisi vardır. 'İnsanlar ikiye ayrılır' diye söze giren destur bilmezleri bacaklarından ikiye ayırmak suretiyle bu tasnif meselesinin kökünden çözüleceğini savunur kendisi. Gel gör ki hiçbir tasnife gelmeyen Tezat Amcam benim, insanların tümü değilse de insanlıktan çıkmanın ön şartı olarak yolculuğa çıkma riskini göze almış olan, senin asla anlayamayacağın bu insanlar gerçekten üçe ayrılır:

Birinciler benim sevgili Tezat Amcam, mola yerinde ilk iş olarak sigara yakmak yerine tuvalete gitmeyi tercih edenlerdir. Bunların elbet fena halde çişi gelmiş olabilir. Sigarayı tuvalete giden yolda yakıp, çişini yaparken, elini yıkarken, otogar çığırtkanlarıyla lokum-şekerleme-pişmaniye pazarlığı yaparken içmeyi tercih ediyor da olabilirler. Ya da keyif erbabıdır amcacığım herifler, kime ne? Önce çişini yapacak, meshaneyi rahatlatacak ki içtiği sigaradan zevk alsın. Kaçamak bakışlarla otobüsün dibinde bekleşip sigara içen diğer yolcuları keserken, 'Ben çişimi yaptım da geldim salaklar sizi, sigarayı da bir zevkle içiyorum ki aklınız almaz. Siz bir an önce bitireyim de çişe gideyim diye yangından mal kaçırır gibi püfpüfleyin bakalım. Allah'ın mal değnekleri sizi' diye düşünüyor olamaz mı. İşte benim kıymetli Tezat Amcam, o mal değneklerinden biri de benim, ikincilerdenim yani. Tütünün köküne kıran girmiş sanki, daha ayağım otogarın betonunu öpmeden yanmış olur sigaramın ucu. Her işi aceledir bu ikincilerin, öncelikleri belirlemek konusunda sürekli sıkıntı yaşarlar.

Öncelikler de mayınlı bir arazidir, tüy düşse patlar bu arazinin zalim mayınları. Benim de içinde bulunduğum bu aymaz sürüsünün turnosol kâğıdı ise sevgili amcacığım, eski ev arkadaşım Tayfun'un köylülükten kurtulmanın yegâne belirtisi saydığı yapılacak işler listeleridir. Elbet önceliklerini belirlerken cinnetin eşiğindeki bir Şener Şen karakteri gibi kendini kaybeden bütün kader ortaklarımı birleştiren bir başka nokta da listecilik sporuna olan düşkünlüğümüzdür. Listecilik bir tutkudur, kararsız insanların mendireği, umutsuzların ise son sığınağıdır. Tanıdığım en halis listecilerden biri olan (son görüşmemizde 'kendi kişisel tarihinin en oturaklı 20 beyanatı' listesini henüz bitirmiş, gelmiş geçmiş en iyi on yol filmi listesini hazırlıyordu) eski ev arkadaşım Tayfun'un, bunun gibi konuları analize boğup, genelleştirmesine, kuramlarla açıklamaya çalışmasına öfkelenir; fotoğraf çekmekten gittiği yerin tadını çıkaramayan Japon turistlere benzetirdim onu. Ama gitgide Tayfun'a benzeyen bir insan olarak söylemeliyim ki Tezat Amcam, fragmanlar halinde yaşayıp, gizli şizofrenler olarak veda ettiğimiz modern yaşamın hem bir ürünü, hem de önleyicisidir bu listecilik tutkusu. Rekabet listeciliğe içkindir. Sürekli yarıştırıldığını hisseden modern bireyin kendi kişisel hipodromu da işte bu listelerdir. Biliyorum Tezat Amca, çok uzattım lafı, yine gereksiz kuramcılık hastalığım tuttu. (Bu hastalığı da belirtileri, sonuçları ve henüz bulunamamış tedavi yöntemleriyle birlikte bir başka şehirlerarası yolculukta ele alalım dilersen. Dileyeceğini pek sanmıyorum ama.) Neyse amca, dedim ya benim gibilerin turnosol kâğıdıdır binbir özenle hazırlanan bu yapılacak işler listeleri. (Yine ülkemizin önde gelen listecilik uzmanı Tayfun düşüyor aklıma: 'Yapılacak işler listesi hazırlamak, o işleri yapmaktan hem daha zevkli, hem de daha kolaydır.' Ahdımdır, başbakan olursam bir gün, bu sözü Devlet İstatistik Enstitüsü'nün girişine yazdıracağım en yaldızlı harflerle.) Ama bu listeler hazırlandıktan hemen sonra, dumanı üstündeyken ele vermez sahibini. En yarayışlı, en dayanıklı, en kullanışlısının ömrü 20 gün ile bir ay arasıdır. Ancak bu sürenin ardından incelenmelidir listeler. Hangi maddelerin üstü çizilmiş, hangilerinin yanına yöresine çeşitli işaretler serpiştirilmiş, hangileri yeni doğmuş bir bebek gibi ilk günkü masumiyetini muhafaza ediyor buna bakılmalıdır. Seni biraz daha oyalamak pahasına Tezat Amca, bir örnekle pekiştirmek isterim söylediklerimi. Yılı bilinmeyen, 2 Şubat tarihli işbu liste, şahsi eşyalarım arasına bulunmuş olup, burada öncelikle ilk günkü haliyle, yani üstü çizilmemiş, façası bozulmamış olarak sergilenecektir:

- Ömer’i ara
- Faturaları yatır
- Evi temizle
- Proje için taslak
- Pandikçiler'e CV gönder, görüşme ayarla
- Gökçe, Kadir ve Deniz'e meyil
- Üst baş al
- Evi ara
- Sigarayı bırak
- Saatin pilini değiştir
- Etek traşı
- Dayı'nın işini yap
- Evde yemek pişir

Şimdi dilersen sevgili amcacığım, bu listeyi hazırladıktan sonraki performansımdan söz edeyim kısaca. Listeyi üniversiteden kalan bir harita-metod defterinin herhangi bir yaprağına yapmıştım. Önce müthiş bir iş yapma aşkı ve etkisi yaklaşık yirmi dakika süren bir esenlik hissi içinde ilgili yaprağı yırttım ve muntazam biçimde dörde katlayıp cüzdanıma soktum. Sonra o sırada oturmakta olduğum mutfak masasından kalkıp, evin bana ayrılmış küçük odasına yöneldim, üstümü değiştirdim ve derhal Hacı Bakkal'a koştum. Bakkaldan iki paket sigara, bir paket makarna ve bir adet kalem pil alarak, Hacı Bakkal'ın muhabbet koyma girişimlerini de başarıyla savuşturduktan sonra eve koştum yeniden. Makarna için ocağa su koyduktan sonra evin salonundaki Öküz Pazarlama'nın eşantiyonu olan duvar saatini indirerek yeni aldığım pili yerleştirdim içine. Saati yeniden duvara astığımda tıkır tıkır çalışıyordu; işte benim L.S. yaşamım da o saat gibi çalışacaktı artık. Pilin saate takıldığı 2 Şubat akşamı bir milattı benim için. Öyle heyecanlı ve özgüven doluydum ki, 'Saatin pilini değiştir' maddesini karaladıktan sonra hızımı alamayıp 'Evi ara' maddesini de karaladım ve makarna suyu kaynarken eve telefon ettim. Makarnayı üzerine beyaz peynir rendeleyip yiyene kadarki yaşamım işte böylesine dolu dolu, böylesine mutlu, böylesine anlamlıydı. Ama sonra ne olduysa oldu, önceliklerim bir kez daha şaştı ve evimin tozlu arşivlerinde çürümeye terk edilen listem bir ay içinde şu hale geldi. (Kara çalındı yapılanlara.)

- Ömer'i ara
- Faturaları yatır
- Evi temizle
- Proje için taslak
- Pandikçiler'e CV gönder, görüşme ayarla
- Gökçe, Kadir ve Deniz'e meyil
- Üst baş al
- Evi ara
- Sigarayı bırak
- Saatin pilini değiştir
- Etek traşı
- Dayı'nın işini yap
- Evde yemek pişir

9 Haz 2009

Alaman - 7

Eskişehirli arabacı Selim:

"Nafiledir Alaman'ın encamı," diyordu,
"nasıl olsa bir yerde devrilip kalacak.
Eli bıçaklı, vuran kıran adamın sonu
ya köpek ölümüdür, ya pezevenklik
yahut da mahalle bekçiliği."

(...)

Konuştu halı-heybenin sahibi.
Sesi yumuşak ve kabarıktı
atılmış pamuk gibi:

"Alaman kazanacak.
Ben büyük yerden işittim.
Hitler denilen gâvur
Müslümanmış dediler
gizli din taşırmış.
Tevekkeli bunca düvel birlik oldu yenemediler."

Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Adam Y., s. 46-47

7 Haz 2009

Yokluğumda neler yaptım? (3)

Oradaydım... Baktım, gezdim, üşüdüm, üşendim, sözlükten tevekküle, şu düzlükten de tecahüle baktım.

11 May 2009

Metin Milli'nin pelerini


Hani Dostoyevski demiş ya, 'Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık,' diye. Biz de öyle talihsiz bir kuşakmışız ki arkadaş, çıka çıka Metin Milli'nin pelerininden çıkmışız hepimiz. Onun için böyle eciş bücüşüz herhalde, onun için burnumuz boktan kurtulmuyor.

Gece gece nereden aklıma geldiyse muhterem...


İmza: Kadir Topbaş'ın gelini

21 Nis 2009

Alaman - 6


"Ya genel olarak Alman mutfağı, - onun kabahatleri sayılmakla biter mi hiç! Yemeklerden önce çorba - 16. yüzyıl Venedik yemek kitaplarında bile alla desca* dedikleri- , fazla pişmiş etler, yağlı, unlu sebzeler; mideyi bastırmak için o ağır hamur işleri! Bunlara bir de yaşlı Almanların - yalnız yaşlıların değil ya - o gerçekten hayvanca yemek üstüne içme alışkanlıklarını da katarsanız, Alman düşüncesinin nereden çıktığını anlarsınız: Bozuk bağırsaklardan..."

* Alman usûlü

Friedrich Nietzsche, Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, YKY, Çev: Can Alkor, s.26

Ankara Karaka

Bandocu'nun şaraba asılmasıyla şişenin dibini görmesi bir oldu, biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Geceleri, feleğin bakkal defterine yazdırıp veresiye almaya başlamamıştık o zamanlar, ne yapar eder bir yolunu bulur, birini daha indiragandilerdik çocukca bir aldırmazlıkla. Bandocu'nun babasından kalma kaşe paltosunun iç cebine sığardık hepimiz, soğuk havalarda bilhassa bayram yerine dönerdi bizim evdeki paşabahçelerin rengi atmış dipleri dipçikleri. Bir dipçik darbesine kurban verdiğimiz Ömer'i hatırlamayagörelim hele, ortalığı birbirine katardık, kubura kaçasıca iştahımızı söndürmeye Ayşa Ayşa'nın dedesinin dönüm dönüm bağları da yetmezdi. O zamanlar Ankara'nın gecesinden Salihli'nin kuşluğuna troleybüs kalkar, gidiş-dönüş bilet alanların dönüş biletini Ayşa Ayşa'nın sundurmadan mürekkep yaşlı dedesi katmerine katık eder, hapır hupur yutardı. Hem de barakadan hallice bir mesken döküntüsüydü Bandocu'nun babasından kalma kaşe paltosu, her dökülen düğmeye bir ton fazla linyit yazardı rahmetli babası. Sonra C. Efendi'nin topukları Ayşa Ayşa'nın dedesinin bile bile nadas diyerek kaderine terk terk ettiği dağ tarlalarını andırır, kadeh kadeh götürse iç sıkıntısını basamazdı Ömer'den yadigâr tariflere iliştirdiği meze göllerine. Şimdi vermez olasıca felek bize bir gece daha vermiş veresiye, şarabın dibinde görecek Bandocu o gecelerin telvesinde kaybettiği nota defterlerini. Nah görürsün diyesimiz var Ayşa Ayşa'yla ama Ayşa Ayşa yok ki burada.

17 Nis 2009

Bira


Alaman serisine alacaktım ama sonradan bizde, tütün işçilerine destek olmak için cigara içen abilerimiz geldi aklıma.

1940'lı yıllardan kalma bu bira reklamında şöyle diyor:

Dümdüz çeviri: "Bira içen, tarıma katkıda bulunur."

Simli çeviri: "Kadir köylünün efendisidir."

Alaman - 5


2. Dünya Savaşı sonrası, açlıktan kırılmakta olan Almanya'da, Lübeckli Jessica Stolterfoht, İngiliz mektup arkadaşının gönderdiği yardım malzemesine şu mektupla teşekkür ediyor:

"(...) Bunun bizim için ne anlama geldiğini bilemezsin. Gönderdiğiniz yiyecekten söz etmiyorum, hâlâ unutulmadığımızı hissetmek çok güzel. Limonu ne yapacağımıza dair uzun bir tartışmaya girdik. Küçük kardeşim Pete, hayatında hiç limon görmediği için, ne olduğunu bile bilmiyordu. Burada insanlar bir limon, bir parça çerez ya da karneyle alınmamış bir elma ya da erik görünce bile deli oluyorlar."

16 Nis 2009

Salak


Bunun daha sulusuna 'gerizekalı', çekirdeksiz olanına ise 'meytambal' deniyor. Ahahahah.

Mehmet Ali Erbil olmak böyle bir şeymiş demek ki...

Meyvemiz Endonezya yöresinden bu arada, adı da hakkaten salak.

Alaman - 4

9 Nis 2009

M.E.D.E.T.


PAZARTESİ

Benim adım Metin, titiz adamımdır. Maslak'taki işyerimden her akşam aynı saatte çıkarım. Terfi ettiğim için eskisi gibi fazla mesaiye kalmam gerekmez. Arabam otoparkta bana ayrılmış olan yerde durur. Her akşam aynı saatte kapısını açarım. Kış aylarındaysak hareket etmeden önce üstümdeki fazlalıkları çıkarıp, düzgün biçimde katlayarak yan koltuğa bırakırım. Evrak çantamı da giysilerimin üzerine. Torpido gözündeki pet şişemde su var mı diye kontrol ederim. Sonra aynalarımı gözden geçirir, gün içinde arabayı kimse kullanmadığı halde koltuğumu yeniden ayarlarım. Ardından kontağı açar ve hareket ederim. Evim karşıdadır, Moda'da. Hafta içi her akşam aynı yolu teperim. Trafik varsa bile kestirmelere, ara yollara sapmam asla. Yolum bellidir.

O Pazartesi akşamı da işyerimden çıktım. Otoparktaki arabama bindim. Evrak çantamı ve üstümdeki ince montu düzgün biçimde katlayıp, yana bıraktım. Torpido gözündeki pet şişemde su var mı diye kontrol ettim. Aynaları ve koltuk ayarını gözden geçirdim. Sonra arabamı çalıştırdım ve yola koyuldum. Olağan bir Pazartesi akşamıydı. Trafik normal yoğunluğunda, hava ise bulutluydu.

Ben akşamları arabayla evime giderken hep aynı radyo kanalını dinlerim. Tam da işten çıktığım saatlerde, bu kanalda siyasî espriler yapan ve aralarda da kaliteli şarkılar çalan adamın programı başlar. Zaman zaman sinir bozucu olsa da bu adamın mizah duygusunu severim ve akşamları onun programından asla şaşmam.

O akşam da radyom açıktı ve aynı adamın programını dinleyerek ilerliyordum ezberlediğim rotamda. Ama alışılmadık bir şey oldu o akşam. Tam da 'köprüden önce son çıkış' tabelasını geçmiştik ki, radyodan beklenmedik bir cızırtı yükseldi. İstanbul'un her yerinde gayet net dinlenebilen bu radyo kanalından daha önce böyle sesler duymamıştım. Yanlışlıkla radyonun arama düğmesine mi dokundum diye göstergeye baktım ama frekans aynıydı. Cızırtı gitgide arttı. Tam da köprünün ayağının üzerinden geçerken, derinlerden gelen pürüzlü bir kadın sesi duyuldu radyomdan:

"Burası Magosa Radyosu, bugün herhangi bir Pazartesi."

Sürprizleri sevmem, hayatım düzen üzerine kuruludur. Bu beklenmedik frekans karmaşasından da hoşlanmadım elbette. Ne idüğü belirsiz Magosa Radyosu araya girmeden önce, benim programcı başbakanı tefe koymakla meşgûldü. Zevkle dinliyordum. Düzelir belki umuduyla kanal değiştirmeye de yeltenmedim. Magosa Radyosu'nun sesi olan kadın, ilk anonsun ardından uzun bir es verdikten sonra devam etti:

"Bu akşam evlerinde ve arabalarında bizi dinleyen mutsuzlara, kayıplara, yalnızlara, dertlilere, çaresizlere hitap edeceğiz."

Belli ki arabesk kanallarından biri karışmıştı araya. Sinirlendim, köprü zevkimin içine ettikleri için. Hemen kanalı değiştirmeye yeltendim ama arabamı dolduran sesle irkildim:

"Dur!"

Gitgide garipleşiyordu her şey, durdum ve kulak verdim:

"Dur ki durul. Durul ki hafifle. Hafifle ki yatağını bul. Böyle nereye kadar gidecek yolcu? İç sıkıntısının en paralayıcı olanı sende, büyük adam postuna bürünmüş küçük adamdadır yani."

Çözmüştüm. Ülkede son zamanlarda gitgide güçlenen dinî akımlardan birinin, bir tarikatın radyosu falan olmalıydı bu. Kadın, muhtemelen bu sözlerin devamında Hak dinine çağıracaktı dinleyenleri. Ama yine de dinlemeyi sürdürdüm:

"Dur demem şundan: Hele nefes al. Ne neye hizmet eder düşün diye. Çorbayı sağa çevirsen de karışır, sola çevirsen de. Tencereye bir kere girdikten sonra çırpınsan ne yazar. Isıya alıştıkça çırpınmaya da dermanın kalmaz. Çorba olursun..."

Tuhaftır, hipnotize olmuşçasına dinledim bu sapır saçma felsefe parçalama çabasını. Kesin bir kitaptan falan çalıntıydı. Telefon numarası verirler mi diye dinlemeyi sürdürdüm ama köprü çıkışına doğru cızırtı yeniden arttı. Sesinde hiçbir duygu izi taşımayan kadın sunucunun, "Çorba olursun" cümlesini birkaç kez üst üste yinelediğini duydum en son ve gişelere vardığımda ses tamamen kesildi. Her zamanki programım geri dönmüştü. Benim zihnimde ise hâlâ o aptal cümle vardı:

“Çorba olursun... Çorba olursun... Çorba olursun... Çorba olursun... Çorba olursun...”

Her akşam aynı saatte işten çıksam da aynı saatte eve varmam olanaksızdır. Ancak ne zaman gidersem gideyim, karım benden önce eve varmış ve yemek hazırlıklarına girişmiş olur. Kızlarım beni kapıda karşılar. Hemen banyoya gidip, elimi yüzümü yıkarım. Sonra yemek masasına otururum. Yemekte kızlarımla konuşurum. Karımla alışıldık 'günün nasıl geçti' konuşmasını yaparız. Olağandışı bir şey olmamışsa hoşnutluk duyar, rahatlarız. Yemekten sonra karıma yardım ederim sofranın toplanması ve bulaşıkların yerleştirilmesi için. Eğer gece için bir planımız yoksa, ki hafta içleri genellikle olmaz, yeniden evin salonuna dönerim. Salonda hep aynı yerde otururum, cep telefonum ve kumandam yanımdadır. Kimi zaman evde çalışmam gerekir, bundan gocunmam. Bilirim ki bu yaşam kalitesini sürdürmek, kızlarıma iyi bir gelecek hazırlamak için çok çalışmak zorundayımdır. Eve iş getirmemişsem, televizyon seyrederim. Ara sıra kızlarımın ev ödevlerine yardım ederim, ama onların da günü bellidir. Çünkü yalnızca bazı derslerde yardım ederim ve o derslerin hangi günler olduğunu artık öğrenmişimdir. Haftanın iki gecesi internet başında vakit geçirir, tanımadığım kişilerle satranç oynarım. Ne yaparsam yapayım, eğer evdeysem aynı saatte yatağıma giderim. Kızlarım o saatte uyumuş olurlar zaten, karım da bana eşlik eder. Hafta içi bir, yerine göre de iki kez karımla sevişiriz. Ama Pazartesileri bu gerçekleşmez, çünkü Pazar gecesi geç yattığımız için ikimiz de yorgun ve uykusuz oluruz.

O Pazartesi gecesi de böyle oldu. Eve geldim, yemek yedik, televizyon seyrettim ve uyudum.

SALI

Şirkette pek sevenim yoktur. Bunu amir oluşuma bağlayanlar olsa da, şirkete ilk girdiğim zamanlarda da durumun farklı olmadığını anımsayabilirim. Bunu çok kafaya taktığım da söylenemez. Titizliğim, iş disiplinim, dakikliğim en çok işyerinde kendini gösterir. Bu durum, hayatlarını aylaklık yapmak üzerine kurmuş olan çapulcu sürüsünün hoşuna gitmez ve bana diş bilerler. Zaman zaman işten sıkıldığım olur, doğru. Her şeyi bırakıp gitmek duygusu gelip çöreklenir içime, ama bunu yapmam. Böyle duygulara kapıldığım günlerde daha sıkı çalışırım. Esip gürlerim altımdakilere, kimi zaman ibret olsun diye suçsuz günahsız ofisboyları, çaycıları, odacıları harcadığım bile olur. Gece yastığa başımı koyunca hepsini unuturum, babamın sözlerini anımsarım: "Parasız adam güçsüzdür, güçsüze ise herşey revadır."

Kendime itiraf edemesem de önceki akşam yaşadığım beklenmedik olay beni sarsmış olacak, Salı sabahı işyerinde barut gibiydim. Önüme geleni haşladım, Perşembe'ye yetişsin dediğim raporun o gün akşam masamda olmasını istedim, öğlen yemeğini sandviçle geçiştirip acelesi olmayan birkaç başka işi de tamamladım. Akşama doğru rahatlamıştım. Her zamanki saate işten çıktım ve arabama binip yola koyuldum.

Benim radyocu o akşam formsuzdu. Bir türlü taşı gediğine koyamıyor, koyamadıkça daha fena saçmalıyordu. Köprüye yaklaştıkça programı unutmuştum bile, insan ister istemez heyecanlanıyor. Köprünün ayağını geçerken yine bir parazitlenme ve aynı kadın sesi:

"Burası Elhamra Radyosu, bugün herhangi bir Salı."

Bu kadarı da fazlaydı artık. Hemen kanal değiştirmeye yeltendim ve kadının derinden gelen sesini duyunca yine durmak zorunda kaldım:

"Yapma!"

Metafizikle ilgim yoktur, doğaüstü şeylere kesinlikle inanmam. Ama bu o Salı akşamı Boğaziçi Köprüsü'nden geçerken belli belirsiz bir ürperti duymama engel olmadı. Kanalı değiştiremedim. Kadın konuşmayı sürdürdü:

"Dünyada iki tür insan olduğunu söylerler hep. Köprüden önceki son çıkışı alanlar ve almayıp, köprüye girenler. Kandırıldınız. Üçüncülerden kimse söz etmedi. Onlar köprüye yaklaşmadan yaşayıp gidenlerdir. Onlar tercihlerini erteleyenler, onlar gamsızlığa ya da boşvermişliğe değil kendini bilmeye meyil verenlerdir."

Tersini düşünmek istesem de kadının söyledikleri ilgimi çekmeye başladı. Ayağımı gazdan çekip, en sağ şeride girdim. O konuşuyordu:

"Sen bunu dinlediğine göre onlardan olamadın. Doktorlar da yalan söyledi. İç kanama adamı öldürmez, süründürür, bir ömür boyu sürer. İç kanamadan ölen olmamıştır, senin gibileri saymazsak. Sen de onlardan birisin, tabutunda ilerliyorsun. Nereye kadar ilerleyeceksin?"

Sonra uzun bir suskunluk ve gişelere yaklaşırken usandıran bir tekdüzelikle yinelenen şu soru:

"Nereye kadar...? Nereye kadar...? Nereye kadar...? Nereye kadar...? Nereye kadar...?"

Ben her akşam, oturduğumuz sitenin bekçisi olan gence başımla selâm veririm. O akşam vermedim.

Karım cin gibidir, yemek masasına oturur oturmaz, "Sende bir şey var, işte sorun falan mı çıktı?" diye sordu. Ona anlatacak değildim olanları, hem zaten inanmazdı. Hele de benim gibi azılı bir pozitivistin ağzından çıkarsa. Geçiştirdim. Büyük kızımın matematik ödevine yardım ederken, aklım radyodaki seste ve söylediklerindeydi. Karımla dizi izlerken de, banyoda elimi yıkarken de, küçük kızımı uyutmaya çalışırken de. Yatakta bana yaklaşan karımı ustaca püskürttüm ve radyodaki sesin sahibini gözümün önüne getirmeye çalışırken uyuyakaldım.

ÇARŞAMBA

Hafta içi sabahları kahvaltı yapmadan asla evden çıkmam. Sırf bunun için normalden yarım saat önce kalkarım. Zamanla, uykuyu benden daha çok seven karımı bile alıştırdım buna. Çocukları da masaya oturtur, hep beraber kahvaltı yaparız. Sonra ben evden çıkarım. Çocukları okula bırakmak, mesaisi benden daha geç başlayan karımın görevidir.

Çarşamba sabahı da aynen bunları yaptık. Hayatımda ters giden bir şeyler yoktu ki, neden rutinimi değiştireyim. Herkesten 10 dakika önce iş yerindeydim her zamanki gibi. Gökdelenden içeriye adımı atmamla birlikte havam da değişti zaten. O aptal radyo anonslarını, tekdüze sesli sıkıcı kadını, olayın iki gün üst üste tekrarlanmasının garipliğini, her şeyi unutmuştum. Bir gün önceye oranla son derece sakindim. İş arkadaşlarımı, kimilerini şaşırtan bir çoşkuyla selamladım ve masama oturup işlerime gömüldüm. Öğle arasına kadar her şey yolundaydı. Öğle yemeğinde gereksiz bir terleme hissettim ellerimde, çorbamı içerken. "Çorba olursun!" Kadın ve o uğursuz sesi yeniden aklıma düştü. Akşamı zor ettim.

Her zamanki saatte çıktım ve yola koyuldum. Bir an aklımdan diğer köprüye yönelmek geçtiyse de bunu kendime yediremedim. İçimi kavuran merak hissi de cabası. O gün trafik, Çarşamba akşamı normalinin üstünde yoğundu. Bir yerlerde kaza olmuş olmalıydı. Bir ara kendimi, başkaları yaparken ağız dolusu sövdüğüm bir işi yaparken buldum. Emniyet şeridinde seyrediyordum bir an önce köprüye erişmek için. "Köprüden önce son çıkış" tabelasını gördüğümde, kadının söyledikleri aklıma düştü yeniden. Kalp atışlarım hızlandı, favori sunucumu bile dinleyemiyordum. Köprünün ayağının üstünden geçerken yüzüme bir gülümseme yayıldı. Metafizik de rutine binmişti:

"Burası Dresden Radyosu, bugün herhangi bir Çarşamba."

Bu kez ne radyoyu kapatmak, ne de kanal değiştirmek geçti aklımdan. Vitesi fazla yükseltmeden sağ şeride yerleştim ve dinlemeye koyuldum:

"Bugün kimliksizlere hitap edeceğiz, et makinasına kolunu kaptırmış aymazlara, izanı yitirmiş camgözlere, ağ peşinde ağız açan kefallere..."

Kitap okumayı bırakalı uzun zaman oldu ama zamanında iyi edebiyatla kötüsünü ayırt edecek kadar okumuşumdur. Ve bu kadının söyledikleri de üçüncü sınıf taşralı şairlerin edebiyat parçalama çabasından farklı değildi. Ama gariptir, bu açılışı takip eden uzun sessizlik boyunca konuşmaya devam etmesini bekledim heyecanla. Bu iş nereye varacak bilmek istiyordum. Sessizlik neredeyse köprü boyunca sürdü, sessizlik sürdükçe ben hızımı daha da azalttım ve en sonunda yeniden ağzını açtı meçhul kadın:

"En acınası, en rezil, en sefilleri de suda değil karada çırpınanlardır. Kuyruklarını sağa sola çarparkenki umutsuzlukları, infaza giden idamlığı bile kıskandırır. Sen de onlardansın. Ağ peşinde ağız açanlardan, deryanın bilinmezliğini, plastik kovanın konforuna feda edenlerdensin. Kızgın yağda cızırdarken fark edeceksin, ne yazık..."

Gişeye girerken 'ne yazık'lar tekrarlandı ve ses kesildi.

Bekçiye o akşam da selam vermedim. Yemekte suratım asık, kafam dolu, canım sıkkındı. Kızlarımın her zamanki tekdüze sorularını ve karımın aptal iş arkadaşlarıyla yaşadıklarını dinliyormuş gibi yaptım sadece. Karımın Pazar günü çocukları sinemaya götürme teklifine hiç itiraz etmediğim gibi, Cumartesi günü gidilecek olan alışveriş merkezi konusunda da fikir bildirmedim. Nedendir bilmem televizyon da zevk vermedi o akşam. Bir ara birkaç senede bir telefonla görüştüğümüz, yurt dışında yaşayan eski bir arkadaş düştü aklıma. Elim telefona gitti geldi birkaç kez ama onu da arayamadım. Dolapta geçen kış Dubai'den dönüşte aldığımız ama hiç dokunmadığım bir şişe kaliteli şarap vardı. Çocukları yatırdıktan sonra onu açıp, bir kadeh doldurdum kendime. Karımın şaşkın bakışları arasında evin balkonuna çıkıp, şarabımı içerken içimdeki anlam veremediğim, yüreğimi küp küp attıran sıkıntıdan kurtulmaya çalıştım. Hiç adetim olmadığı halde, kadını ve söylediklerini unuttursun diye şaraba sığınmıştım ama o da kâr etmedi.

İlk kadehimi zar zor bitirdikten sonra yatak odamıza gittim ve karımla seviştik. Onu şaşırtacak ölçüde, neredeyse sadistçe sert davrandım sevişirken. Bitirdikten sonra ondan çok ben şaşırdım bu duruma. Uzun süre uyuyamadım.

PERŞEMBE

Sabah her zamankinden on beş dakika daha geç uyandım ve bu yüzden kahvaltıyı iptal etmek zorunda kaldık. Banyoda dişlerimi fırçalarken yanıma gelen karımın, "Hayırdır Metin, sende bir şeyler mi var?" sorusuna, "İştendir, kafam biraz karışık," diye yanıt verebildim. Geçiştirsem inandırıcı olmayacaktı.

Yine hiç adetim olmadığı halde, her gün önünden geçtiğim börekçinin önünde durup yolda yemek için börek ve portakal suyu aldım. Trafiğin durduğu bir anda böreğimi açıp yemeye başladım. Tam da ayağımın altına dökülen kırıntıları almak için eğildiğim anda yeşil ışık yanmış olacak, arkadaki hayvan sürüsü aynı anda kornalarını öttürmeye başladı. Sinirlerim çelik gibidir normalde, değil İstanbul, Kahire trafiğinde bile sarsılmamıştır. Ama bu kez öyle olmadı, çıldıracaktım. İçgüdüsel olarak camı açıp, elimle arkadakilere bir hareket yaptıktan sonra gaza bastım. Dikiz aynasından bakınca arkamdaki beyaz Kartal'ın sürücüsü ve yanındaki ayı yavrusunun bana küfrettiklerini ve beni takip etmeye niyetli olduklarını görebiliyordum. Tam da viraja girerken hızımı biraz arttırınca, vites kolunun dibine bıraktığım böreğin yere düşmesi her şeyin tuzu biberi oldu. Sağ şeride geçip tamamen yavaşladım. Niyetim arabayı kenara çekip, hem böreğimi yemek, hem de koltuğa dökülen kırıntıları temizlemekti ama beyaz Kartal da yavaşlayınca vazgeçmek zorunda kaldım. Bir süre oldukça düşük bir hızla peş peşe ilerledikten sonra, işe geç kalacağımdan korkarak hızlanmaya karar vermiştim ama onlar benden sabırsız çıktı. Hızlanan beyaz Kartal solumdan geçerken, camı açıp, bana bakarak ağız dolusu küfreden tosuna boş gözlerle bakmakla yetindim sadece.

İşyerinde her şey yerli yerindeydi, ben hariç. Öğle yemeğine kadar elimdeki tüm işleri bitirip, birkaç kişiyi de haşladıktan sonra; yemekte normalde hiçbir yakınlığımın olmadığı bir herifin karşısına oturdum. Onun da karşıda oturduğunu ve işe kendi arabasıyla gidip geldiğini biliyordum. Utana sıkıla, kendimi zorlayarak akşamları eve giderken hangi radyoyu dinlediğini sordum. Radyo dinlemiyormuş hırt. Bunun üzerine fazla ayrıntıya girmeden, kendi dinlediğim frekansın köprüye girişte bozulduğunu söyledim. İlgisini çekmedi tabiî. Şirketteki diğer ne oldum delisi gençler gibi bu da benden hoşlanmıyordu muhtemelen. Ben yine de son bir çabayla, o akşam aynı radyoyu dinlemesini ve köprü üstünde kanalın kendiliğinden değişip değişmediğini ertesi gün bana söylemesini rica ettim. Herif gönülsüzce kafa sallarken, ben kendi kendime lanet okuyordum.

Öğleden sonra bir ara rotamı değiştireyim diye düşündüm. Diğer köprüyü kullanabilirdim pekâla. Sonra bu meseleyi bu kadar kafaya taktığım, keyfimi bozmasına izin verdiğim ve aptalca şeylerden medet umduğum için kendi kendime daha fena kızdım. Tabiî ki rotamı değiştirmeyecektim, tabiî ki radyomu kapatmayacaktım, tabiî ki böylesine saçma bir rastlantılar dizisinin hayatımı değiştirmesine izin vermeyecektim. Bu düşüncenin rahatlığıyla özgüvenim biraz olsun yerine geldi ve mesai bitimiyle birlikte her zamanki gibi yola koyuldum.

Benim geveze radyocunun ne dediği umrumda değildi. Olabildiğince hızlı giderek köprüye ulaştım ve aynı kadının, aynı duygusuz ses tonunu bu kez nedense belli belirsiz bir ürpertiyle algıladım:

"Burası El Paso Radyosu, bugün herhangi bir Perşembe."

Yine bir sessizlik.

"Bugün nadas nedir bilmeyen şaşkın çiftçilere, kendi mahallesinde kaybolan muhtarlara, bin yıldır aynı koltukta oturan ihtiyat heyeti üyelerine ve korktuğunu bilmeyen korkaklara hitap edeceğiz. Ki en azılısı da onlardır. Korkuları arttıkça daha çok sarılırlar kendi tekdüze soysuzluklarına ve mezarlıkta ıslık çalarak feraha çıkacaklarını sanırlar. Oysa ölülerin bando heyeti kurduğu, kimseye hesap vermeden trombon üfledikleri birer deryadır o mezarlıklar. Değil ıslık, bangır bangır senfoni çalsan umurlarında olmaz."

Bu her zamankinden uzun süren tiradın sonlarına doğru kadının sesinde ilk kez bir duygu kırıntısı sezmiştim. Benim için sarsıcı bir yanı vardı bütün bu söylenenlerin, bunu artık itiraf etmek zorundaydım. Öldüğünü sandığım bir adamın konuşmalarıydı sanki, ürpertici olan da buydu zaten. O akşamki konuşmada geçen bütün o benzetmeler, mecazlar, örnekler; hepsini anlamlandırabiliyor, bir oyun olamayacak kadar ciddi, bir rastlantı olamayacak kadar derinlikli bir şeylerle karşı karşıya olduğumu hissediyordum.

Bunları kafamda tartarken öyle dalmışım, öyle yavaşlamışım ki yine korna sesleriyle irkildim ama hiçbir tepki veremedim bu kez.

"Çember daraldıkça huzursuzlanıyor, kafesteki kuş kadar bile özgür hissedemiyorsun. Oysa sen de bilirsin, hepimiz biliriz. Çember daralsa da Pi değişmez. Pi'nin peşinden git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme..."

Pi’nin peşinden gitmek yerine eve gittim. Bekçiye yine selam vermedim. Yemek masasına oturmadım. Önce 'karnım aç değil' diyecektim. Başka bir şey geldi aklıma. 'İş yemeğine gitmem gerekiyor, yabancı konuklarımız var. Biraz dinlenip çıkacağım,' deyip yatak odasına gittim. Karım hemen peşimden gelip, 'Nereden çıktı şimdi bu iş yemeği?' diye sordu. İşkillenmişti doğal olarak. Bir şeyler uydurup savuşturdum, başımı yastığa koydum, tavana baktım, düşünmeye çalıştım. Hiçbir şey düşünemedim. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme.


Üstümü bile değiştirmeden çıktım evden. Ne yapacağımı, nereye gittiğimi bilmiyordum. Birilerini aramak geçti aklımdan. Kimi arayacak, kiminle buluşacak, kime dert yanacaktım ki? Karşıya geçtim. Arnavutköy'de, gerçekten de iş yemekleri için kullandığımız bir balık lokantası vardı, oraya gittim. En dipte köşede kalmış masayı seçerek, rakı ve balık sipariş ettim kılkuyruk garsona. Kravatımı sabahtan beri gevşetmediğimi, rakı bardağında yüzerken fark ettim. Garsona, diğer masaları işgâl eden kalantorlara, işadamı bozuntularına, şen şakrak ailelere ve ortalıkta koşuşturan veletlerine, sokaktan hızlı hızlı geçip giden hanımefendi ve beyefendilere; herkese, hepsine karşı derin, dizginlenemez bir öfke duyuyordum. Rakı bardağını duvarda parçalamak, meze tabaklarını garsonun kafasında kırmak, şu iki kişilik tahta masayı ters getirmek, camları kapıları tekmelemek, birilerinden, bir şeylerden hıncımı almak... ,

Bunların hiç birini yapamadım. Balığımın yarısını yiyip, mezelerin de sadece tadına baktıktan ve iki duble rakıyı kaşla göz arasında iç ettikten sonra kuzu kuzu hesabımı ödeyip çıktım. Arabama bindim, her zamanki koltuk ve ayna düzeltmelerini yaptım ve köprüye doğru gaza bastım.

Köprüde frekansım aynıydı. Hiçbir şey olmadı. Köprüye girerken çalmakta olan şarkı, köprü ortasına kadar devam ettikten sonra o gecenin nöbetçi diceyi yeni şarkıyı anons etti:

"Şimdi bütün yalnızlar için geliyor: Yalnızlar Rıhtımı."

O gece eve giderken bütün yalnızlarla birlikte Yalnızlar Rıhtımı'nı dinledim ve ağlayarak eve vardım. Evde, çocuklarım uyumuş, karımsa beni beklemişti. İş yemeğinin nasıl geçtiğini sordu. "İşi bağladık," dedim.

Uyuduk.

CUMA

Sabah her zamanki saatte uyandım. Birlikte kahvaltı ettik. Her zamanki sabah nemrutluğumdan uzak, hattâ neşeli bile sayılabilirdim. Karıma, çocuklarıma şakalar yaptım, hattâ kahvaltı sofrasını bu kez ben topladım.

Neşem işyerinde de sönmedi. Benden nefret edenler de dahil her gördüğüme selam verdim. Mahalle karısı kılıklı, eciş bücüş bazı kadın çalışanlara iltifat bile ettim. Öğle yemeğinde bir gün önce beklenmedik ilgime mazhar olan hıyar geldi karşıma oturdu. Bir gece önce aynı kanalı dinlediğini ve köprü üstünde hiçbir anormallikle karşılaşmadığını söyledi. 'Ben de karşılaşmadım zaten, o bir günlük bir şeymiş herhalde' diye yalan söyledim konu bir an önce kapansın diye. Beklenmedik canayakınlığımdan cesaret almış olacak, 'Ama o dicey hakkaten çok sıkıymış, her akşam dinlerim artık,' dedi. Tez zamanda dinleyecek yeni bir kanal bulmaya karar verdim.

Yemekten sonra işleri biraz saldım. İnternette gezindim, iş arkadaşlarımla futbol muhabbeti yaptım, yıllardan sonra ilk kez çaycıya nereli olduğunu bile sordum.

Akşam olunca işten çıktım. Otoparktaki arabama bindim. Evrak çantamı ve üstümdeki ince montu düzgün biçimde katlayıp, yana bıraktım. Torpido gözündeki pet şişemde su var mı diye kontrol ettim. Aynaları ve koltuk ayarını gözden geçirdim. Sonra arabamı çalıştırdım ve yola koyuldum. Olağan bir Cuma akşamıydı. Trafik normalden biraz daha yoğun, hava ise bulutluydu.

O akşam da radyom açıktı ve aynı sunucunun programını dinleyerek ilerledim ezberlediğim rotamda. 'Köprüden önce son çıkış' tabelasına dudağıma yarım bir gülümsemeyle baktım. Tabelayı geçer geçmez, radyodan beklenmedik bir cızırtı yükseldi. Cızırtı gitgide arttı ve tam da köprünün ayağının üzerinden geçerken, derinlerden gelen pürüzlü ama duygusuz bir kadın sesi doldu arabamın içine:

"Burası Timbuktu Radyosu, bugün herhangi bir Cuma."

Bu kez şaşırmadım, ürpermedim, rahatlamadım, meraklanmadım. Sağ şeride geçtim, kadına kulak verdim:

"Bugün korkaklara, aymazlara, yalancılara, huzursuzlara, düşkünlere, gamlı baykuşlara, aptal uşaklarına, ısırgan otlarına, ağ peşinde ağız açanlara hitap etmeyeceğiz."

Arabanın camını hafifçe araladım, akşam güneşinin altında daha bir güzelleşen şahane Boğaz manzarasına baktım. Sonra gülümseyerek radyonun düğmesine uzandım ve yine durmak zorunda kaldım.

"Bekle ahmak!"

Canım sıkıldı. Hakarete uğradığım için değil kendime söz geçiremediğim için. Kadını son kez dinledim.

"Yalnızca iç sıkıntısının değil, ahmaklığın da en paralayıcı olanı sende, büyük adam postuna bürünmüş küçük adamdadır yani. Uyarılara kulak asmıyor, gözünü açmayı reddediyor, kendini kendine peşkeş çekmekte ısrar ediyorsun. Öyle olsun. Burası Timbuktu Radyosu, bokunda boğulmak isteyene derman bulamayanların radyosu..."

Bu kez tekrarı gelmedi son cümlenin. Bokumda boğulacağım hayata doğru bastım gaza.

25 Mar 2009

Alaman - 3

Bir DDR (Doğu Almanya) esprisi:

- Sosyalizmle orgazm arasında ne fark vardır?

- İlkinde daha uzun inlersin.


Tabii burada sözü edilen reel sosyalizmdir diye not düşelim de, mazallah revizyonist falan diye laf çıkarırlar arkamızdan.

Kibir

Zamanımızın en sıkı şairlerinden Haydar Ergülen, topu doksana bırakıyor, dilsizlere dil oluyor:

"Şimdi 'yazı'nın kendisi bir 'büyüklenme' olarak algılandığı için, 'kibir' de yazının olmazsa olmazı, 'mukaddime'si, mütemmim cüzü gibi, yazının başında, sonunda, içinde-üstünde, ama mutlaka bir yerinde bir kabartma yazısı gibi duruyor. 'Kibri' geçebilirseniz şayet yazıyı da, hikâyeyi de, şiiri de okuyabiliyorsunuz. Bu bazen yazının kibridir, bazen de daha beteri yazarın, şairin kibri."

Aralık 2008, Varlık, Füruzan'la "Sevda Dolu Bir Gençlik"

24 Mar 2009

Yala Ka Yala


Ah be Afrikalı kardeşim, Türk mahallesinin orta yerinde oldu mu şimdi bu dükkân ismi? Esnaf dostuyuz tamam da...

Dünyanın en duygusal halı yıkamacıları