30 Oca 2009

Foto Şipşak - 2

Foto: Gülümseyen köy çocuğu. Arkada köyün çeşmesi, daha arkada köyün evleri.

Foto Şipşak: Sular idaresiyle yegane rabıtası, hayatında hiç görmediği bir şehrin sular idaresinde memur olmayı başarınca köyde sazlı sözlü değilse de, gazozlu baklavalı kutlamalarla karşılanan uzaktan bir akrabası üzerinden gerçekleşmiş olan 10 yaşındaki çocuğun, acımasız babasından, huysuz köy öğretmeninden, delişmen kardeşinden, azgın okul arkadaşlarından ve topal halasından nefret ettiğini, su başındaki duruşundan çıkarabilmek güçtür. Hele de çocuğun fotoğrafta ağız dolusu gülümsediği hesaba katılır, arka fondaki yoksulluk manzalarının ise mütareke yıllarından beri değişmediği dikkate alınırsa. Nar ağacının narı bile aynıdır...

12 Oca 2009

Hayri

Keskin, nefes aldırmayan bir koku. Omzumu kullanarak ilerlemeye çalışıyorum balık istifinin göbeğine. Mümkün olduğunca az insana sürünerek orta kapıya yakın bir yerde, bulduğum ilk boşlukta duraksıyorum. Çok sıcak. Öyle sıkışmış durumdayım ki, ceketimi çıkarmam mümkün değil. Az önce sert bir pencere açma-kapama tartışması yaşanmış burnumun dibinde, pencereyi açacak cesaretim de yok. Ayaklarımdan tüm vücuduma huzursuz edici bir uyuşma yayılıyor. Saate bakmaktan alıkoymaya çalışıyorum kendimi. Uyuşma, güç aldığım sağ bacağımda yoğunlaşıyor. Hemen sağımda, pencere kenarında oturmakta olan adamın beni süzdüğünü hissediyorum. Göz ucuyla kontrol ediyorum, yanılmamışım. Orta yaşlı bir adam. Yüz hatları keskin. Kıvrık kaşları ve iri burnu daha da korkutucu bir yüz ifadesi; kuşkucu, yer yer delici bakışları ise bir gizem havası veriyor ona. Sert yüz hatları ve kısık gözleriyle, filmlerde gördüğümüz soğukkanlı gizli servis elemanlarından birini andırıyor. İkinci kontrol girişiminde çakışıyor gözlerimiz, kıvılcımı içimde hissediyorum. İlerlemeliyim. İçime işleyen bu bakışlardan, bu sessiz tacizden kurtulmak için sol omzumla birkaç kez daha zorluyorum kalabalığı. Bir kedinin sığacağı kadar boşluk yetecek oysa, su gibi akıp gideceğim. Ancak balıklar ölü, kıpırdamanın olanağı yok. Hüsrana uğrayan sıvışma girişimimin adam tarafından takip edildiğinin farkındayım. Huzursuzluk filiz veriyor böğrümde, ter boşanıyor alnımdan. Sağ kolumu, bıyıklı şişman adamla; cılız, gözlüklü ve çilli gencin cenderesinden kurtarıp cebimdeki kâğıt mendile ulaşmaya çalışıyorum. Kıvılcım çakan adam, bu kez hiç kaçırmadan dikiyor cam gözlerini üstüme. Belasını arıyor olsa gerek, otobüsün tozlu camlarında dört dönen gözlerim. Kâğıt mendil ihtiyacı gitgide belirginleşiyor, alnımdan şelale akıyor. Neyse ki sağ elime alabildiğim mendili yavaş, esnek hareketlerle daha rahat konumdaki sol elime ulaştırıp alnıma götürüyorum. Otobüs duruyor, çamura bulanmış camlardan görebildiğim kadarıyla kırmızı ışıkta duran diğer araçları seyrediyorum. Yeşilin yanmasıyla birlikte gök gürültüsünü andıran bir uğultuyla kalkıyor otobüs ve adam sanki bunu bekliyormuş gibi, önündeki siyah çantayı kucağına alıyor ve içinden bir kitap çıkarıyor. Her şey oracıkta bitiyor aslında.

Üç durak sonra ayağa kalkıyor adam ve düğmeye bastıktan sonra kibarca yol istiyor benden. Isıttığı yere yığılıyorum, su gibi yayılıyor, yükünü indirmiş hamal gibi rahatlıyorum. Bana söylenen durakta inip, etrafı bir kez daha gözetledikten sonra hücre toplantısının yapılacağı adrese doğru yürümeye koyuluyorum.

Bundan yaklaşık 20 dakika önce keskin bakışlı adam çantasını kucağına alıyor ve çıkardığı kitabı okumaya başlıyor.

Kitabın adı: Harry Potter ve Felsefe Taşı.

10 Oca 2009

Ahmet Hamdi Bey'den mukavemet dersleri

"Zaten evde kadın bulunmadığını anlamıştım," dedi.

"Nereden anladınız?"

Genç kadın aynadan doğru cevap verdi:

"Eşyada mukavemet yok. Kadın olan evde bu kadar uysallık olmaz."


Ahmet Hamdi Tanpınar, Bütün Öyküleri, YKY, s. 153, Yaz Yağmuru

8 Oca 2009

Foto Şipşak - 1

Foto: Tuna Nehri kıyısında birbiriyle konuşan kadın ve erkek. Arka fonda atlar.

Foto Şipşak: Bardaktan boşanırcasına boşandığım eski karımla hiç beklenmedik bir zamanda, kavimler göçünden tutun da Kara Mustafa'nın Nemçe kuşatmasına dek dizi dizi nümayişe tanıklık etmiş bir kayanın yanıbaşında karşılaşmamış olmamız; ağır aksak da olsa milyon yıllardır akmaktan bıkmayan Tuna efendinin umurunda olmadığı gibi, etrafımızı saran kapkaraşın atlar da şöyle bir kişneyip kenara çekilmekten fazlasını çok gördüler nâmı okyanusları aşmış aşkımızın sarı sendikacı kaderin elinde maskara olmasına.

5 Oca 2009

Beyaz bir kişiyim


Kaç zamandır Hürriyet almıyordum, Pazar sabahı kahvaltıma eşlik etsin diye aldım, özlemişim, çok eğlendim.

Mesela, "Hayat zaten bir dans" başlıklı haberin nefis sondan ikinci cümlesine bağlanalım:

Cumhurbaşkanı Gül ve Hayrünnisa Gül'ün sürekli gülümsemelerinin dikkatleri çektiği programda, Cumhurbaşkanı, ABD Başkanı için, "Adı Barack Hüseyin Obama ve siyah bir kişi..." tanımlamasını yaptı.

Bu nasıl haber len, şaka mı bu Hürriyet abi, şaka mı bu Cumhurbaşkanım, bu da mı gol değil ayrıca? Adı Barack Hüseyin Obama ve siyah bir kişi...

Şöyle oluyor mesela NY Times'da bu:

When asked about Turkish president, President Obama described him: "His name is Abdullah Gül and he is a white person."

Benim adım Rehavet ve ben beyaz bir kişiyim.

4 Oca 2009

Schlachten Gölü Kıyısında Sabah Gezintisi

Wannsee yönünde ilerlerken

Kar artıyor indikçe güneylere

Bu havanın neye gebe olduğunu

Senegalli kardeşim fısıldıyor kulağıma

Daha da artacak, çıldıracak bu kar

Steglitz’in meşhûr belediye binası mı

Kopmak üzere olan sağ bileğim mi

Kimseleri umursamayan şu mavi bisiklet mi

Hepsini tıkıştırıp bohçasına

Hiç olmanın yolunu aramaya

Varacak Finlandiya bozkırına


Ve okurken siz bunu

Kar basacak pekmeze

Gam vuracak atlara

Son içkilerimizi sipariş edip

Hep beraber döküleceğiz

Boğazlıyan peltesine

Limon kabuğu rendesi

Melamin tabaklarda

Vişne çekirdeğinden toplayacaklar

Yarım bir senfoniye sığan başkaldırımızı

Bando takımı susacak

Köylü kızların boducundan taşacağız

Fistan yeşili döşeklerde

Kıvrımımızdan tanıyacaklar

Ve beyhude arayacaklar...


Kimse bilmez, nereye gittik

Kimse bilmez, biz hiç gitmedik

Bana İsmail Deyin

Yavuz Ekinci son yıllarda öne çıkan genç öykücülerden. Piyasada toplanabilecek ne kadar öykü ödülü varsa, en babaları olan Sait Faik hariç, hepsini alarak isim yaptı. Ben ilk kez bir kitabını okumaya muvaffak oldum. Yenilikçi kurgusu ve sade ama taş-yerinde-ağır biçemiyle, ilk öykü olan Sessizlik Kulesi şahane bir aperatif yerine geçti ancak ana yemekler az biraz sasılaştı, dön dolaş aynı yere geldik. Bazı kadın öykücülerde gördüğümüz, ruh sıkıcı, içedönük, tıpkıbasım bunalım edebiyatının daha erkek, daha doğulu, daha Atay-Atılgan soslu bir sürümünün aralardan sızdığını görür gibi olduk. Her durumda "Bana İsmail Deyin" ustalıkla yazılmış, yer yer ipin ucu kaçsa da belirli bir bütünlüğe sahip olan ve bir tür olarak öykünün vaât ettiğini yerine getiren bir öykü toplamı. Ekinci’nin diğer kitaplarına da bakmalı.

Kendi kendime dipnotum da şu olsun: Öykü fazla gıllıgışlı kurguyu kaldırmıyor, teğelleri atıveriyor.

2 Oca 2009

Esenler


İstanbul'un Avrupa yakasındaki şehirlerarası otobüs terminali tam da İstanbul'a yakışır bir yapıydı aslında. Rıfat'ın içini dışını, köşesini bucağını çok iyi bildiği bu hiçbir şeye benzetmediğim yapı benim için hep korku ve hüznün hüküm sürdüğü bir yer olmuştu. Otobüs terminalleri yalnızca benim değil, birçok insanın kitabında hüzünle eşdeğerdir, buna kuşku yok. Ama burası, bütün karmaşıklığı, melankolisi, pisliği, düzensizliği ve dışarıdan bakanların idrak edemediği kendi içindeki düzeniyle sanki bir İstanbul mikrokozmosu olarak işlev görsün diye inşa edilmiş gibiydi. Üniversite yıllarımdan önce de İstanbul'a gelip gitmişliğim vardı ama üniversiteye kayıt olmak için babamla birlikte bizi taşradan merkeze getiren otobüsten ilk indiğimizde sudan çıkmış balık kadar şaşkın, aslanın kaplanın gözlem altına aldığı bir belgesel ceylanı kadar ürkektim. Aradan yıllar geçti; ben büyüdüm, o şaşkınlığı, ürkekliği üzerimden atmayı başardım, uyanık bir ceylan haline geldim, İstanbul'u kendi İstanbulum yaptım ama bu terminal bana, 'yeni gelen yabancıya feleğini şaşırtan ilk İstanbul' olarak görünmekten geri durmadı hiçbir zaman. Tezat Amcam'ın bir arkadaşı var, emekli olduğu devlet dairesinden tanıdığı. Muhtemelen hafızasında en çok Türk filmi repliği barındıran insandır şu dünyada. Türk sinemasının bir aşığı varsa bu âlemde, o adamdır işte, Meyan Amcamız'dır. Söz konusu Meyan Amca'yla sohbet ederken bir gün ve tabiî konu Türk filmlerine gelmişken; "Türk filmleri gerçekçidir aslında, bakma sen alay edenlere," demişti: "Gerçekçidir ama adı üstünde gerçeği satar. Herhangi bir mal gibi, allayıp pullayarak satar, fark odur!" O gün için Meyan Amca'nın ne demeye çalıştığını pek anlamamış, sözünü bitirsin de bulunduğumuz ortamdan (Tabipler Lokali) bir an önce ayrılayım diye kafa sallamıştım sadece. Çok sonra, sayısını unuttuğum İstanbul yolculuklarımdan biri daha nihayete ererken, otobüsün camından işte şu içinde bulunduğum terminali görmüş, görür görmez de aklıma başka bir resim düşmüştü: 60'lı ve 70'li yılların göç temalı filmlerinde, göç edenin İstanbul'da ilk karşılaştığı devasa bina olan Haydarpaşa Garı! İşte orada sanki, fazlasıyla kestirmeci bir yöntemle de olsa, Meyan Amca'nın ne demeye çalıştığını anlar gibi olmuştum. Türk filmlerinin denize nazır, Alman işi devasa gar binasının yerini; gerçek hayatta, bu ne idüğü belirsiz beton yığını alıyordu işte. O da gerçek, bu da gerçek; bu süssüz, yalınkat gerçek.