30 Eyl 2010

Boş Berlin

Şehrin boşlukları ve "plattenbau" dedikleri pre-fabrik toplu konutları yalnızca benim ilgimi çekmiyor ya:

Fotoğrafçı Andreas Muhs'un "Rest-Berlin" albümünden:


25 Eyl 2010

Mutenalaş(ma)!


Tophane baskınından sonra uzun zamandır İstanbul'a da musallat olduğu halde pek tartışılmayan "mutenalaştırma" hamleleri de gündeme gelmiş oldu. Mutenalaştırma Berlin'in de favori tartışma konularından biri ve buna yönelik ciddi bir tepki de var. Bilenlerin Cihangir'e benzettiği Prenzlauer Berg, 19. yüyzılın sonlarında sanayi devrimiyle birlikte şehre akın eden işçilerin iskan edildiği boktan apartmanlarla dolu bir semt olarak başladığı hayatına Doğu Almanya döneminde kıyıda köşede kalmış bir orta sınıf semti olarak devam ettikten sonra duvarın yıkılmasıyla birlikte üstüne nur yağan, önce sanatçıların, punkların ve solcuların akın ettiği, sonra üst sınıfların ve yuppielerin mesken tuttuğu ve semtin gerçek sakinlerini kovduğu bir Cihangir muadili durumunda. P.Berg elden gitmiş olabilir ama mutenalaştırma karşı mücadelenin şimdiki cephesi benzer bir dönüşümü yaşamakta olan Friedrichsain semti. Türk mahallesi Kreuzberg'in yanıbaşında bulunan bu eski Doğu Berlin semti, bundan beş sene önce bakımsız apartmanları ama alternatif yaşam tarzı ve ucuz kiralarıyla tam bir öğrenci ve işçi semti iken şimdilerde kiraların arttığı, ardı ardına şık dükkanların ve eğlence yerlerinin açıldığı, buna bağlı olarak da uzun zamandır orada yaşayanların hafiften bavullarını toplamaya başladığı bir yer durumunda.

Buna karşı yazıp çizerek ya da kamuoyu yaratarak mücadele edenlerin haricinde Hedonist International adında doğrudan eylem yanlısı bir inisiyatifimiz de var. Bu Hedonist abi ve ablalarımız, Friedrichsain'da şu anda boş olan ve kirasının yüksek olduğunu düşündükleri daireleri görmek için müşteriymiş gibi randevu alıyorlar ve sonra randevu gününde kalabalık bir ekiple gidip evi işgal ediyorlar, çırılçıplak soyunup bangır bangır müzik çalıyorlar ve böylece mutenalaştırmayı protesto etmiş oluyorlar. ('Aklının sapını ziktiklerim, sizin protesto şeklinizi yiyeyim, apolitik şaşkın avrupamerkezci dingil küçük burjuvalar sizi' dediğiniz duyar gibiyim ki büsbütün haksız olduğunuzu da söyleyemem. Bu şenlikli muhalefet ve Seattle ruhu iyi güzel de, iş bazen çığrından çıkıyor, mevzunun ekseni muhalefetin kendisi olmaktan çıkıp eğlenmek haline geliyor sanki. Hedonizme eyvallah ama tatmin amaçlı muhalifçilik oyunları tat vermiyor, yemeği kokutuyor...) Yine de dileyen girsin Hedonist International'in sayfasına, Paris, Hamburg ve Zürih'teki benzer grupların direniş şekillerini de incelesin deyip Berlin'le ilgili son bir not düşeyim.



Friedrichsain ya da Prenzlauer Berg'teki yüksek kiralardan şikayetçi olan bu gençlerin isyanını elbette anlıyor ve hak veriyorum. Ama içlerinde illa ki gözde, illa ki cool, illa ki biri sorduğunda hava basarak telaffuz edebileceği bir semtte yaşamak uğruna zaten sınırlı olan bütçelerini heba eden ya da orada yaşayamadığı için isyana kalkışan etiketçiler de var ki, onlara gıcık oluyor, onların enayilik yaptığını düşünüyor ve onları Berlin'in Keçiören'i ya da Kocamustafapaşa'sı yerine geçen yiğit yurdu semtimiz Wedding'e davet ediyorum. Lan oğlum sizin mahallede 1200 oyroya oturduğunuz, bulmak için aylarca sıra beklediğiniz, tutmak için emlakçıya komisyon, evsahibine de deve yüküyle kaporo ödediğiniz dairenin muadiline bizim komşu çocuklar ayda sadece 500 oyro veriyor, Allah'ın salakları. İki semtin arasındaki mesafe de bir kilometre bile değil. İstanbul ölçeğinde şöyle anlatayım. Sırf "Cihangir'de oturuyorum" diye şişinebilmek için Tophane'de kirası 500 olan ve Cihangir'e bir sigara içimi mesafede bulunan evin muadiline ayda 1500 lira ödüyorsunuz. Ha Türkiye'de Tophane'nin dokusuyla Cihangir'in dokusu bir olmadığı için, bir gece ansızın milliyetçi mukaddesatçı Tophane delikanlıları saldırıp gözünüze biber gazı sıkmasın diye böyle bir tercih yapabilirsiniz ama burada öyle bir tehlike de yok. Biz Türkler olarak, ahlaksız Almanlar'ı ellemiyoz valla, herkes dilediğince yaşıyor. Ayrıca bizim mahalle bile mutenalaşmaya başladı son zamanlarda, yakın zamanda Arap berberle, Türk kahvesinin arasında alternatif bir cafe açıldı. Geçen hafta uğradık, kutladık, hayırlı olsun dedik. (Batı dillerinde "hayırlı olsun" ve "kolay gelsin" gibi tabirlerin muadilleri yok ya, sinir oluyom ben buna. Mahalleye yeni dükkan açılsa mesela gidip "Hayırlı olsun Güntherim, Allah bereketini içine versin" diyemiyorsun.)

Çok yazmışım lan yeter. Şimdi her şeyin butiği moda, Türkiye'ye yerleşince Cihangir'e butik butik açıcam. Sadece iki tane tişörtle bir tane atkı satılacak. Bittikçe yenisini getirecem. Paraya para demiycem.

24 Eyl 2010

"With God damn Erzincan!"*


One day God will give trouble really Erzincan . Are collected after the morning shift I has in the kitchen . Erzincan , but it does not interfere with City and fancy dinners preparing a taxpayer 's sake . Two weeks ago in the garden, a sacrificial lamb, the back of the leg with vegetable stew , permission from the new revolving Erzurum brought indigenous crop beans from the wonderful stews , tasteless Alaman rice in plenty of butter , black pepper, rice , fresh greens from the shepherd's salad. cıgaralar burned after dinner , sleep crashes , letter paper, place cards dating , tea is brewed , is drawn into some corner , some into their own , despite some sharp kesene mane I has garden .

After hanging on the wall to connect to download , is removed from the Erzincan case based . Does not download with the possible long Erzincan , Erzincan, unless interests with no potential . With God damn Erzincan . Erzincan not sound good , but in fact, confounded by the dominating instrument . Have you picked is Tezene rapture . Huge , molded , a man of such timber . You'd see out there , this man , it sounds hollow it out from the life of the mind can not stop . Erzincan in the village forest, close to you knows but Erzincan each in a timber , a woody of got it at the factory eight hours nonstop bolts frequently watched if you after a while it's end of the day approached as human identity stand out from that arm a tree branch is like new buds begin to extend her husband 's body is scaly , the sweat of the resin, with bushy eyebrows bangs falling in the face of occasionally replacing a leaf can think , bolts from the nation's common to think that a hornbeam tree . Social life of the plant other City beauty of Ali with the same sight not to be founded by the City , the German captain disappeared when those rare times her side to look at " Lan keresteeee , "cried not in vain that is . Ali could not resist the intervention said: " My son is regular lumber , timber , this timber man ... "

" With God damn Erzincan ! God's logs ! splitting of Allah ! He 's snagged one! "

Erzincan one day God will give trouble indeed. getting into the hands of connecting with the clinking of tea, place it cuts like a knife is involved , the buzz of gossip diver , who attempted to nap and snore in a letter to the board table stood in the ticking . While her husband is often a bolt that Erzincan with hornbeam tree , the new grown into an elegant tree is an ornamental cherry tree, while a blow to the heart . Examines , is smaller , is shrinking , will soften the joints , arms, neck and lips out to the Zoo Station in front of the claw of blond German lady who defied the world , such as the hip becomes loose . Everyone is silent , a forest and out into the woods in Erzincan is lost. Everyone is silent , listening to chat Erzincan cherry tree . Everyone is silent , because the seeds are falling with Erzincan .

"God damn Erzincan with ! "

One day God will give trouble really Erzincan . He closes his eyes , after a short girizgâh not very good but also as Izmir , said fruit starts with a beautiful voice :

Our path abroad fell
Sad sad hearts cry
came together hasretlik
heart strangely networks

" With God damn Erzincan ! "

One day God will give Erzincan trouble indeed. Confounded by the hand break , tongue-tied when you go into the next world will see with Erzincan , one of the greatest sin in this world a I ha whole adult male was to cry at the same time . On that day Allah will give trouble Erzincan .

Until that day ; sad sad hearts cry ...


* Oğlum Google Translate çok eğlenceli bir şey yav. Our man in "Air of Complacency" bildirdi...

10 Eyl 2010

Alaman - 10


Yukarıdan baktım, ağaçların arasına serpiştirilmiş evler gördüm. Yukarıdan baktım, muntazam taksim edilmiş araziler, tarlalar gördüm. Yukarıdan baktım, hepsi birörnek geniş ve dümdüz akıp giden caddeler gördüm.

Yukarıdan baktım, benim memleketimdeki hangi estetik düşmanı encümenin onay verdiği bilinmez eciş bücüş otogarlar gibi, pazar yerini şehrin dışında taşıyacağız diye kuş uçmaz kervan geçmez bir ovanın orta yerine konduruverdikleri “moderen” toptancı pazarları gibi, işbilmez bir müteahhitin sermayesinin son kırıntılarıyla alelacele diktiği dört tek apartmandan ibaret, İstanbul’un 155 kilometre dışında olduğu halde “şehrin merkezinde konforlu bir yaşam” diye pazarlanan orta sınıf kerkmeye yönelik siteler gibi bir yapı gördüm.

Aşağıya inince anladım, meğer o gördüğüm Berlin’in meşhur havaalanı Tegel imiş. 1961 yılında pılını pırtısını toplayıp iki inek parası biriktirip memlekete geri dönmek üzere buraya gelen akrabalarımın ve yurttaşlarımın aksine, Tegel Havaalanı’nda beni davul zurnayla değil, “achtung”lu anonslarla ve bakışıyla adam terleten ızbandut Alman polis görevlileriyle karşıladılar. Kimselere bulaşmadan, ilişmeden, sürmeli gözlü hostesle bile iki lafın belini kırmadan geçirdiğim uçak yolculuğunun ardından Tegel’in daracık koridorlarında Alman polis memuruyla yüzleşeceğim ânı beklerken, belli belirsiz bir yeni hayat endişesinin, yontulmayı bekleyen, hatta yontulursa tehlikeli hale gelebilecek bir korkunun yakama yapıştığını hissettim. Zaten ne olduysa o korkuyu yontmaya başladıktan sonra oldu.

Muhtemelen Alman ırkını temsil etmeleri için Erfurt Polis Üretimevi’nde özenle seçilen sarışın, mavi gözlü memurlardan benim payıma düşeni süpürge gibi kaşları ve bembeyaz teniyle dünyanın en ifadesiz yüzlü adamlarından biriydi. Atadan dededen değil ama Amerikan filmlerinden, kişisel gelişim kitaplarından, modern yaşam gurularından, new age düşkünü azgelişmiş hissiyat tüccarlarından öğrenmiştik oysa biz; hislerimizi bastırmak, içimize atmak, kendi kendimizi dizginlemeye çalışmak kendimize karşı işlediğimiz en büyük günahtı. Dolu dolu yaşamalıydık. İçimizden geçeni olduğu gibi dışa vurmalıydık. Rol yapmamalıydık. Ama sen gel de bunu benim Günther’e anlat! Pasaportu alırken de, incelerken de, hafifçe başını kaldırıp yüzüme pis pis bakarken de, anlamadığım soruları sorarken de, aynı soruların İngilizce’sini sorarken de, pasaportumu geri verip iyi günler dilerken de aynı umursamaz yüz ifadesi, aynı “ben senin yedi sülaleni satın alırım” şişinmesi, aynı umarsızca görevini yapan adam memnuniyeti. Gerçi hakkını yemeyeyim Günther’in, en ufak bir zorluk çıkarmadı bana, sorması gereken soruları sorup yarı yarıya tatmin edici olduklarını sandığım cevaplarını aldıktan sonra beni Alman topraklarına saldı ve içinde oturduğu kulübeyi saran kesif kasvet ve beklenti kokusunu ciğerlerine doldurarak, “ben gerekirse sizin ananızı bellerim” bakışlarıyla titreteceği yeni karakafalıları beklemeye devam etti. Günther’le yüz yüze geçirdiğimiz birkaç saniye ise benim Almanlık halinin sacayaklarından birini keşfetmeme yaradı: Tekdüzelik!

9 Eyl 2010

Ailemin bütün kadınları


Bunu Ortega'nın bloğunda gördüm, hastası oldum...

(İlave: Karikatür Umut Sarıkaya'ya ait tabii)

8 Eyl 2010

Referine referine referine bandum

Bu iğrenç başlıktan ötürü özür diledikten sonra evet/hayır/boykot seçeneklerine dair akıllı uslu gerekçeler üreten, polemik yaparken ağzından köpükler saçmayan, muarrızının niteliğine değil mazrufa vurgu koyan üç yazıya bağlayayım ilgileneleri.

- Ahmet İnsel, Radikal'deki köşesinde "yetmez ama evet"çi pozisyonu sarih biçimde açıklıyor.

- İsmet Akça, Mesele dergisinde yayınlanan yazısında, anayasa değişikliği paketini sol bir perspektiften deşeliyor ve neden hayır denmesi gerektiğine dair akıllı uslu gerekçeler sıralıyor.

- Üstteki yazının kamuya ulaşmasını sağlayan kıymetli insan Emrah Göker ise 12 Eylül'de neden sandığa gitmeyeceğini anlatıyor.

(Bu arada memleketin en kıyak sosyal bilimcilerinden biri olan Emrah Göker'in bloğunu şiddetle tavsiye ederim. Ekşi Sözlük'ten bilenler bilir zaten, bilmeyen de bu vesileyle öğrenmiş olsun. )


Son olarak referandumla ilgili "köylü görünümlü elitist" akraba yorumu:

- Dayı sen ne vericen referandumda? Evetçi misin hayırcı mı?

- Dayım ben referanduma garşıyım. Memleket meselesini halka sormak en büyük kepazeliktir. Ben dahil bizim halk olduğu gibi gabazeyndir, meytambaldır. Söz temsili, daha iki eliynen bi sikini doğrultamayan Gapçık Cevat'a memleket meselesi mi sorulur Allah aşkına? Cevat'ın yönettiği memlekette ot bitmez be...

7 Eyl 2010

Boksör

Boksör’le de bahis bürosuna gidip gelmeye başladığım günlerde dost olduk. Boksör’ün boksörlük günlerini görmemiştim ama geniş omuzları, yelpazeyi andıran kocaman elleri, uzun boyu ve korkutucu cüssesini hesaba katınca “Ben gençliğimde boksördüm,” dediğinde ona inanır, ilerlemiş yaşına rağmen ondan korkar, kafanızda hemen “bulaşılmaması gereken adamlar”dan biri olarak kodlardınız onu. Boksör çok az konuşan, genellikle bütün gün aynı yerde oturup başını fazla hareket ettirmeden karşısındaki duvarda seçtiği küçücük bir noktayı seyreden, gün boyunca en az 15 bardak "otomat kahvesi"ni iç eden, zaman zaman beklenmedik bir yorumla herkesi şaşkına çeviren ve bahis oynayacağı zamanlarda da kuponuna yalnızca buz hokeyi maçlarını dahil eden acayip bir adamdı. Bürodaki çocuklar onun arkasından “Beynine çok yumruk yediği için bu hale gelmiş” diye ileri geri konuşsalar da, benim tandığım Boksör’ün beyin hücreleri zehir gibi çalışıyordu ve o tezgâhın arkasında gördüğüm asalak takımının içindeki en kavrayışlı, en görmüş geçirmiş, en kurnaz adamlardan biriydi.

Bir gün arka odada herkesin kafası güzelken, Patron’un pis işlerini yapan buçukluk Yogolardan (Patron’un kendine ait dumanlı dünyasında Yugoslavya henüz dağılmamıştı ve eski Yugoslavya’dan gelen herkes birer Yugo’ydu) biri, Boksör de ortamda olduğu halde, belki de hiç konuşmadığı için Boksör’ün Almanca bilmediğini düşünerek, “Sen bu herifi niye besliyorsun yanında?” gibisinden münasebetsiz bir soru sordu Patron’a. Diğer çocuklar tabii hem Boksör’ün sular seller gibi Almanca konuştuğunu, hem de Patron’la Boksör arasındaki anlam verilemeyen derin dostluğu bildikleri için birdenbire paniğe kapıldılar. Hatta içlerinden fazla heyecanlı olan birkaç tanesi çizgi romanlardaki gibi birdenbire ayaklanıp etraftaki kırılacak şeyleri toplamaya yeltendiler ama beklenen olmadı. Patron, cevap vermeden önce Boksör’e baktı. Boksör yüzündeki ifadeyi hiç bozmadan, “Hadi anlat bakalım, çocuk güzel sordu. Bu kopiller de senelerdir bunu sormak istiyo ama hiç biri cesaret edemiyordu,” dedi. Soruyu soran Marko, ortamın birdenbire gerildiğini görüp pişman oldu ama sessizliği bozan kişi olmaktan da çekindi. Patron bunun üzerine biraz durup düşündükten sonra Marko’ya Almanca, “Boksör böyle salak sorular sormadığı için burada,” dedi. Bunun yeterli bir cevap olduğunu düşünen ve kırdığı potu geç de olsa anlayan Marko, “Patron ben onu demek istemedim,” diyecek oldu ama o anda sabahtan beri oturduğu koltuktan bir gök gürültüsü gibi ayağa fırlayan Boksör, Marko’yu iki eliyle yakasından tutup havaya kaldırdı ve ayakları yerden kesilen çocuğun kıpkırmızı olmuş suratına iyice yaklaşarak Türkçe olarak, “Anladın mı lan göt!” diye bağırdı ve Marko’yu tekrar yere indirdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar eski yerine oturup duvarı seyretmeye devam etti.

Boksör’le Patron’un asıl hikâyesini öğrenmek ise, bir kavga olasılığından ötürü geceyi hep beraber bahisçide geçirmek zorunda kaldığımız karlı bir Şubat gecesinde nasip olacaktı.

5 Eyl 2010

Cönk

1) Nihal Atsız'ın 1933 yılında Sabahattin Ali'ye yazdığı bir mektuptan alıntı:

"Sen bir zamanlar adamakıllı milliyetperverdin. Birkaç salak senin fikrini nasıl çeldi de şu zıkkıma meylettin? (...) Sana hiçbir zaman benim gibi şoven nasyonalist, faşist militarist ol demem. Fakat artık çocukça hareketlerden de vazgeçmeni tavsiye edebilirim."

İnsanın kendini bilmesi ne güzel bir şey değil mi?

2) Bugün 6 Eylül, fırıncı Yorgo Amca, manav Vasili'nin alımlı kızı Katya ya da mahallenin gençlerine kol kanat geren Koca Agop'la ilgili, onları sapır saçma idealize ettiğiniz hımbıl romantizm girişimlerini bir yana bırakın da, bu adamlar durup dururken nereye gitmiş onu bir araşıtırın hele. Bu ülkenin son 100 yılı bir utançlar silsilesinden ibaret, yenisi de kapıda bekliyor.

Türkiye'nin linç haritasını merak edenlere kaynak. (Haz. Gökhan Akçura)

3) Durup dururken aklıma geldi, yıllar önce Rehavet Havası'nun Moskova temsilcisi anlatmıştı. Urfa'da iki eleman köyden şehre gidecek kendi arabalarıyla. Elemanlardan biri kör. Köyden anayola açılan sapakta durmuşlar, yan koltukta oturan kör arkadaş Metin Şentürk'ün bıktırıcı kör şakalarından birini yapıp, "Abi sağ serbest," demiş. Direksiyon başındaki abi de gerçekten sağın serbest olduğunu düşünüp anayola fırlamış ve sağ cenahtan ilerleyen bir damperlinin darbesiyle anyayı konyayı görme fırsatı bulmuş. Neyse ki ölmemişler...

4) Umberto Eco bildiğimiz kitabın e-kitaba olan üstünlüklerini anlatırken, "kitabı camdan aşağı atarsan bir şey olmaz ama e-kitabı okuduğun zımbırtıyı atarsan parçalanır" diyor. Bu tabii öne sürdüğü gerekçelerin en yüzeyseli ama doğru değil mi?

5) Kitapseverler baksın. "Kimsenin okumadığı ama okudum diye yalan söylediği 13 kitap." Yalan yok, ben dört tanesini okudum. (İlave: Anlatım bozukluğu olmuş, kusura bakman.)

6) Savaş çığlığı atanlar baksın. Güneydoğu'da savaşmış üç gazinin anlattıkları. ("Fatih Altın sağlam gittiği askerden ‘Beni takip ediyorlar’ paranoyalarıyla döndü. Şimdi kendi adını bilmiyor, sokakta ‘Teslim ol Türkiye’ diyerek dolanıyor. ")

2 Eyl 2010

spil günlükleri

gizli bir tarikatın dipsizkuyular semtinde yapılacak ayinine cevaz vermeyen yöre halkı sefertasları ve sustalılarla üçüncü kata baskın vermiş, direnenleri elma kabuğuyla boğmuşlardır su katılmadık bir vurdumduymazlık hali içinde. vecd halinden ilâbillah uzak olan semerkantlı âlimlerin, bilâistisna, tümleyeni olmayı reddettiği türden bir kamaşma halidir ki bu, sepetine kuru inciri dolduran soluğu limanda almış; okyanus aşırı gemilerde yer bulmak daha da zorlaşmıştır. servetinin dayanağı sorulan geçkin kadının eşkem köşkem oturadurmasına geminin en derin kamarasında, sustalıların en zehir dillisi dahi engel olamamış; tonlarca domates de helâk olmuştur mütareke yıllarında. tek bu olsun kaygımız diyenlere de, aklî muvazenenin koordinatları bildirilmiş, kerevetine çıkılamadan zayî olunmuştur bir kasavet hali içinde.
kerterizden bîhabersiniz, taannüt hep dipdiri; olagelmiş!...

gemilerin mendireğinde ilelebet süregidecek bir ev özleminin gurursuz habercisi niyetine öpüp başına koyduğu tayfanın iki buçuk çiziktir ki, gizli ayinlerin sonuncusu da o çiziklerin sonuncusuna atılan ilk çentiğin şafağına tekabül etmiştir. hayırsız nisan aylarında sulu sepken nümayişlere gark olan yöre halkının, tek tabancalığa soyunmuş tayfayı yer ile yeksan eylemesinden meusliyet duyanlara, pantolonunun göt cebinde taşıdığı üç atımlık barutla yanıt vermiş kazancı; okyanustan çıkarılamamıştır daha bugüne dek. buzukisinin tek teli kopası, daha iflâh olmadı, der ihtiyarlar; bir vecd halinden ebediyen uzak olmaya mahkûm olanları hele de.
ne mümkün toparlanmanız, zihin topaçtan beter; olagelmiş!...

defaeten bayraktarlığa soyunmuşların en son gizli demlenmesine ne kadar içerlese azdır yöre halkı da, perukçu dükkânında tezgâhtarlık yapan bir oğlanın tayfa yazıldığı debdebeli yük gemisinin en dip kamarasında unutulmuş bir avuç mandalina kabuğundan çıkarabildiklerimiz de bu kadardır, deyip çıkmıştır işin içinden o tek bacaklı kaknem karı. tek ses etmeden gelip geçen gizli tarikat mensuplarının yüzü yerden kalkmayanlarının, bilâistisna, bölük pörçük bir ev hayalinin sırını kemirdikleri de iliştirilmiştir kaptanın atlas'a atlas olmuş seyir defterine.
dipsizliği sonsuzluk sanırsınız, ne de müteredditsiniz; yakılagelmiş!...

kaplıcası meşhur bir diyarın en köpeksiz sokağından çıkıp, okyanus aşırı üçüncü kat velvelelerine müdahil oluveren bir el, iskeleden sancağa taşıdığı konteynırlar dolusu afakana gömülüvermiş, daha da dirisi gelmemiştir hint diyarından. kokusunu duyanın rufailere karıştığı rivayet olunan taşlı bir tarlanın kuytusunda bir boğuntu hali içinde icra edilen ayinden arta kalanlara dipdiri cennet elmalarıyla hücum edilmiş; kerevetsiz kalan ihtiyarlar en dipteki kamaralara nakledilmiştir acımasızca. okyanus aşırı gemilerde yer bulmak gitgide zorlaşırken, mütareke yıllarından geriye kösnül bir karının edep yerine dokunurkenki aldırışsızlığı kalmıştır.
dermanı sokakta bulmuşsunuz, azamet yerli yerinde; olagelmiş!...