30 Kas 2007

Hamilikart yakınımdır!


Hamilikart işinden sorumlu olan bağlantı sahibi kodaman abiler, böyle de demez aslında. İllâ ki ağdalı olacak ya Türkçe'leri; "hamîlî kart yakînimdır" derler ya da yazarlar, okuma-yazmaları varsa.

Henüz ben kart hamili olarak herhangi bir yere gitme şerefine erişmedim şu kısa hayatımda ama gideceksem de aşağıdaki kartlardan biriyle gideyim arkadaş. Bak ne yaratıcı müteşebbisler varmış âlemde:





Hepsi iyi güzel de, Bret Easton Ellis'in, "American Psycho" romanındaki kartvizit manyaklığına ne diyeceğiz. Buyrun başarısız film uyarlamasından konuyla ilgili bir sahne: (Büyük beklentilerle okuduğum söz konusu romanı beğendiğimi ama beklediğimi bulamadığımı da not düşeyim. 'Ne bekliyordun ki a deyyus?' diyecek olursanız, onu bilsem zaten ne bu blog olurdu, ne de ben ben olurdum.)

29 Kas 2007

TEFRİKA HİKÂYE: Özpeltekler / 1. Bölüm

Serkan Özpeltek 36 yaşına girdiğinde, çocukluğundan itibaren başından geçen büyük küçük tüm kazaları saymaya karar verdi. Hem talihsiz hem de sakar olmak gibi iki ölümcül özelliği bünyesinde barındırıyor olmasını kimi zaman babasının kötü bir adam olmasına yoruyordu, kimi zaman kendi gençlik günahlarına, kimi zaman genetik yapısına, kimi zaman da kendi yetiştiriliş şekline... Bu durumu hiçbir şeye yormayıp, ‘Yüce Rabbim bizi de böyle yaratmış, daha kötüleri de var’ diye düşünüp önemsemediği zamanlar da oluyordu ancak, bunlar hem çok nadir oluyor, hem de tamamen istemsiz şekilde gelişiyordu. Çoğunlukla da dertsiz, tasasız ve de Özpeltek soyadını taşıyan bir insan evladı ne kadar mutlu olabilirse işte o kadar mutlu olduğu zamanlarda geliyordu bu duruluk, bu tevekkül, bu sükunet nöbetleri.

Özpeltek Ailesi için mutluluk erişilmezdi. Erişilmesi mümkün olsa bile erişilmemesi gerekiyordu. Onların yasak meyvesiydi mutluluk. Nesilden nesile aktarılmış Özpeltek karakterinin yapıtaşlarını listeleyecek olsa cevval bir araştırmacı, şöyle başlardı ve daha onda birini tamamlamadan listenin küsüverirdi, cayardı bu işten: Azla yetinmemek, şikayet etmek, üzülmek, ağlamak, hep daha fazlasını istemek ve daha fazlası ve daha fazlası ve daha fazlası ve daha... Sağından acı atıp öte yanından katmerlisini alabileceğiniz bir acı üreteci, bir çeşit değirmen gibiydi bu ailenin üyeleri, özellikle de kadınları. Gözyaşı ise hem makinenin yakıtı hem de atığı olarak iş görüyordu. Hal böyleyken, Serkan Özpeltek’in sakarlığını ve talihsizliğini nadiren de olsa sukunetle karşılayabiliyor olması tahrip gücü düşük (hatta hiç olmayan) bir mucize olarak bile algılanabilirdi. Kendisi de bunun farkındaydı ve bu onun gözünde talihsizliğinin bir başka belirtisiydi. Böyle düşündüğü anlarda, böyle düşünebilmiş olduğu için vicdan azâbı duyuyor, soyadına yakışırcasına o düşüncenin salmış olduğu bir anlık rahatlıktan, mutluluktan zarif bir biçimde sıyrılıveriyordu bu yolla.

Meyhaneye gâvur bakışı

İnternational Herald Tribune gazetesinin İstanbul muhabiri Susanne Fowler'ın gazetenin web sitesinde bir bloğu var, ilginç işler çıkarıyor zaman zaman. Bu değinmelerde mümkün olduğunca bodoslama bir oryantalizmden sakındığını ve yaptığı işin belgesel değerini öne çıkardığını da hissedebiliyorum. O yüzden dikkate değer.

Çuvaldız hesabı: Dışarıdan nasıl göründüğümüze pek meraklıyız, biri bizi azıcık övsün, iki çift düzgün laf etsin hakkımızda; hemen göklere uçuyoruz. (Uefa'nın resmi sitesinde bizzat Four Four Two'nun Türkçe edisyonunda çalışan bir gazeteci tarafından hazırlanan Türkiye haberleri, gazete ve internet sitelerinde her seferinde haber oluyorsa, bu aşağılık kompleksini bir ordu psikayatrist gelse çözemez arkadaş.) Ama yalan yok, çocukluğumdan beri benim de hep ilgimi çekmiştir yabancıların bizi nasıl gördüğü. Haliyle, onların bir şeylerimizi beğenmesi de kendim farkında olsam da, olmasam da hoşuma gitmiştir. Yabancı hayranlığı değil bu ama, şu "Doğu'ya giden geminin güvertesinde batıya yürüyen adamlar" olmamızla ilgili sanıyorum. O iki camii arasındaki bînamaz halimiz yüzünden; özellikle Batılılar'dan onay alma, kendimizi yakıştırdığımız yeri onların gözünden temize çıkarma ihtiyacı duyuyoruz. Neyse, Müslüm Baba'nın dediği gibi "derin mesele" bu, bir başka 'Batılı gözüyle memleket' bahsinde devam edelim.

Fowler'dan İstanbul meyhaneleri! (Memleketten uzun zamandır uzak olanlar, metnin içindeki videoyu seyretmeme haklarını kullanabilir.)

28 Kas 2007

Alba neye karşı?

Tıpkı İngiltere gibi, Almanya'da da basketbolun pek tutulduğu söylenemez. Gerçi son yıllarda Dirk Nowitzki sayesinde gençlerin ilgisini çekse de, sepettopu buralarda hâlâ seyircisini bekleyen bir spor.

Avrupa'da en iyi bilinen Alman takımı olan Alba Berlin de bu durumdan şikâyetçi olacak ki, yeni sezona şehrin dört bir yanını kuşatan zekice ilanlarla girdiler. Bu ilanların yüzü suyu hürmetine, 15 Ocak'ta oynanacak olan Alba Berlin-Türk Telekom maçında gideceğiz, orası kesin de şimdi Bay E.'nin dikkat çektiği şu ilanlar ne diyorumuş ona bakalım:

ALBA, '90 dakikanın sonunda 0-0'a karşı!

ALBA, 'aşkım konuşmamız lâzım'a karşı!

ALBA, uzun kalan kayınvalideye karşı!

ALBA, sonsuza dek beyaz atlı prens beklemeye karşı!

Tüm ilanların altında yer alan slogan ise şöyle bir şey: "Yaşam sıkılmak için çok kısa."

Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları

Demir Özlü'nün öykü ve denemelerini bölük pörçük de olsa okumuş ve etkilenmiş bir okuyucusu olarak, 79'da yayınlanan "Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları" adlı romanına başlarken daha fazlasını ummuştum.

Kötü bir roman diyemem, bana göre olmadığını söyleyebilirim sadece. Burada yazdıklarım da roman eleştirisi değil zaten.

Romanın 60'lı yılların İstanbul'unu yer yer bir belgeselci edâsıyla anlatması; kahramanın özellikle askere gidip geldikten sonra büyük göç dalgasının İstanbul'un dokusunu nasıl değiştirdiğine ilişkin söyledikleri dikkate değer. Henüz elden gitmemiş bir İstanbul'a dair birinci elden bu tanıklıklar; aslında romanın kahramanı Selim'in kişisel serüvenindeki bir kopuşa da işaret ediyor.

Bu romanda, fazlasıyla üslûpçu Demir Özlü, sözcüğün her anlamıyla 'dışarıdan' bakıyor memlekete, ilişkilere ve edebiyata. Bana göre olmayan da bu sanırım. İnce işçilik, teknik canbazlık yoksa, kaya gibi hikâye bekliyorum; o da yoksa özümseyemiyorum metni...

Geri plandaki siyasî değinmeler ise fazlasıyla güdük kalmış, sos niyetine bile yutulmaz olmuş.

Notlar:

- Bendeki baskı, İstanbul'da bir sahaftan alınmış 79 yılından kalma Derinlik Yayınları baskısı. Arka kapak yazısında bir cümle var ki; Allah düşmanımın başına vermesin. Sanırsın Demir Özlü değil, Barbara Cartland yazmış romanı:

"O eşsiz gençlik yılları: Sorunlar, fanteziler, aşk, cinsel aşk..."

- Acımasızca olabilir ama, Demir Özlü hakkındaki fikirlerimi gözden geçirmeme neden olan taze bir vâkâ. Özlü, Hürriyet'teki utanç verici performansıyla, şiir tanrılarını kahrından öldüren Özdemir İnce'ye bir mektup yazmış. Mektubun içeriğine şuradan bakarsınız da, içerikten bağımsız olarak bir fâninin İnce'ye mektup yazmış olması tek başına kötü bir done olarak işleniyor bendeki deftere.

- Kıymetli kardeşim ve yaşam sponsorum Halil İbrahim Podorov'un bir zamanlar dilinden düşürmediği bir Met-Üst sorusuyla bağlıyorum: "Bir kilo Demir Özlü mü ağırdır, bir kilo Orhan Pamuk mu?"

Soğan

The Onion'u artık uzaktan uzağa takip edebiliyorum ama video devrine hakkını vererek intibak ettiklerini görmek sevindirdi beni.

Biraz da gülelim: (Evde, TRT'nin program isimleri ve bizim ürettiğimiz çeşitlemeler favori konularımızdan biridir. "Kadın ve Yaşam", "Gide Gide İnternet", "Biraz da Düşünelim", "Bizi Biz Eden Bloglarımız", "Sike Sike Kerhâne", "Mobilya Gündemi", "Vura Vura Futbol", "Siyaset Gündemi", "Döne Döne Aynı Yer" kuruma sunacağımız projelerden bazıları.)


Use Of 'N-Word' May End Porn Star's Career

27 Kas 2007

Turist


Sevgili kardeşim, New York merkez valisi Demir Cemal diyor ki:

"Turist görmekten çok görmüş olmaktan heyecan duyan gezgine denir. Gerçek seyyahın yüzü baktığı şeye dönüktür. Bakmaya, içselleştirmeye, anlamaya, keşfetmeye çalışır. Turist ise görmeye gittiğini iddia ettiği şeye sırt çevirip yüzünü orada olduğunu diğerlerine ıspatlayacak objektife döner."

26 Kas 2007

Yaşlı bir adamla ölü bir kedinin birlikte göründüğü fotoğraf

Sokakta cansız bir kedi bedenini ipe bağlayıp sürüklüyorlar. Ferasetten yoksun gözlerini katarakta rehin vermiş bir ihtiyar, geceden kalma çayın, üçüncü kesme şekerin de kesmediği acılığını damağında hissediyor. Ölü kediden başıboşluklarının intikamını alan çocuklar umurunda değil aslında ihtiyarın; gözlerine bakan öyle sanır en azından. Kasketini başına geçirip, zemine bitişik balkondan sokağa atıyor kendini. Çocuklar şenlikli bir gürültüyle önünden geçerken; ipin üzerine basıyor ihtiyarlığın hâlâ saygı görmeye yettiğini sanarak. İpin ucunu elinde tutan eşkıya kılıklı 12'lik, dönüp bakıyor ihtiyara. Işıl ışıl bir mânasızlık var gözlerinde. Diğerlerini de seferber ediyor; hep beraber asılıyorlar ipe. İhtiyar bunu beklemiyor olacak, alnındaki teri silerek çocuklara çeviriyor boş gözlerini. Ayaklarının altından ipin kayıp gittiğini, yere kapaklandığı anda fark ediyor ancak. Yaşamının belki de son atikliğini işte oracıkta gösteriyor, yerdeki ayağıyla ölü kedinin önünü keserek ipin kopmasını sağlıyor.

Toza toprağa bulanmış bir ihtiyarla, paramparça olmuş bir kedi ölüsünün koyun koyuna göründüğü o vurucu kareyi çeken fotoğrafçı yarım saat sonra tozlu yoldan tur otobüsüyle geçen bir turist oluyor.

Hesapça, bu emekli turist sırasıyla bana fotoğraflarını gösteriyor, ben de onlara birer öykü uyduruveriyorum. Oysa biraz düşünse, oralarda tatil yaptığı sene, benim 12 yaşıma henüz basmış bir çocuk olduğumu kendisi de fark edebilir.

Oyuncu "Vakit"

Aslında zengin malzeme ama, hastayım, yorum yapmaya üşeniyorum.

Vakit gazetesi tam sayfa bulmacada komutanların resmini koyup, adlarını sormuş. Bunu bir beyaz bayrak hamlesi sananlar ise yanılmış. Zira, bulmacanın tamamını çözünce bulnaya muvaffak olduğunuz 17 harflik anahtar cümle şu imiş:

"Siz kral değilsiniz!"

Haberin ayrıntıları şurada, hasta yatağımdan bildirdim.

Hava durumu

Şu Geri abinin hava tahmin taşı:


Şu da benim futbolseverler için hazırladığım mevsim rehberi:

"Kışın yaklaştığı, Denizli’den gelen gece görüntülerindeki pusun artmasından anlaşılabilir memlekette. Futbolseverler için başka işaretler de var aslında, cemreye memreye ya da Gökhan Abur’a meyil vermez onlar mevsimi anlamak için. Cemal Aydın ilk hoca değişikliğini yapmışsa meselâ, anlayın ki sonbahar sıcakları bitmek üzeredir. Deniz Barış’ın yuhalanarak oyundan çıkışı, kış başlangıcına; Rizespor’un üçüncü hoca değişikliği ise zemheri soğuklarına işaret eder. Ümit Kayıhan hâlâ takım çalıştırmıyorsa, aman yorganları kaldırmayın yüklüğe. Kayseri’den gelen “Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz’u satmıyoruz” açıklaması ise baharın geldiğine delâlettir. Fenerbahçe yönetimi hep beraber basın toplantısı düzenleyip ona bunu atıp tutuyorsa, yaz sıcaklarının yüzünü göstermeye yakın olduğunu anlarız, Beşiktaş’ın hocasının kovulduğu günü ise şimdiden bahar bayramı ilan edebiliriz. Mevsimlerin sürekli dönüp duracağını ama hayatın aynı tekdüzelik içinde biteviye sürüp gideceğini düşündüğümüz anlar yok mudur peki: İşte o hissiyata da Özhan Canaydın, Seyrantepe projesi konusunda açıklama yaparken kapılırız."

Nereden icap etti bu 'hava durumu' hikâyesi derseniz, şifayı kaptım da azıcık, ondandır.

24 Kas 2007

"Kutsal ittifak" Berlin'de kuruldu!

Kapıya dikkatli bakmak yok ama...

23 Kas 2007

Sovyetler'in fethi



McWiederstand'dan söz edince aklıma geldi, tarihe not düşelim.

SSCB topraklarındaki ilk McDonalds, 31 Ocak 1990'da çekilde görüldüğü gibi merasimle açıldı. Puşkin Meydanı'ndaki söz konusu şube hâlen Avrupa'nın en büyüklerinden biri olduğu gibi, McDonalds da, çok değil 17 yıl içinde, Rusya'da en çok araziye sahip olan şirket haline gelmiş.

Tarih bu fotoğrafları nasıl yazacak bilmem ama ben sevdiğim bir filmin, sevdiğim bir diyaloğuyla bitireyim. Pulp Fiction'dan:


Vincent: Alright, well you can walk into a movie theater in Amsterdam and buy a beer. And I don't mean just like in no paper cup, I'm talking about a glass of beer. And in Paris, you can buy a beer at McDonald's. And you know what they call a, uh, a Quarter Pounder with Cheese in Paris?
Jules: They don't call it a Quarter Pounder with Cheese?
Vincent: Nah, man, they got the metric system, they wouldn't know what the fuck a Quarter Pounder is.
Jules: What do they call it?
Vincent: They call it a "Royale with Cheese."
Jules: "Royale with Cheese."
Vincent: Thats right.
Jules: What do they call a Big Mac?
Vincent: A Big Mac's a Big Mac, but they call it "Le Big Mac."
SERBEST ÇEVİRİ:

Vincent: Abi Amsterdam'da sinemada bira satılıyo mesela. Öyle kâğıt bardak, poşet bira falan da değil; basbayağı şişe bira. Bu arada Paris'te de, McDonalds'da bira satılıyo. Paris'te, bizim "Quarter Pounder with Cheese"e ne diyolar biliyor musun?
Jules: "Quarter Pounder with Cheese" demiyorlar mı?
Vincent: Yok abi onlarda metrik sistem var. Ne anlarlar pounddan mounddan.
Jules: Ee ne diyolar o zaman?
Vincent: "Royale with Cheese."
Jules: "Royale with Cheese."
Vincent: Aynen.
Jules: "Big Mac"e ne diyolar?
Vincent: Big Mac, Big Mac, ama ona da "Le Big Mac" diyolar.

22 Kas 2007

Meyve salatası

Murat Uyurkulak İkiçeşmelik'ten bildiriyor:

"Bornova dışına taşmamız, İzmir’in İkiçeşmelik ve Eşrefpaşa semtlerini keşfettiğimiz döneme rastlar. Eşrefpaşa’daki Taş Plak Meyhanesi’ni hızlı geçeyim, zira bende hatırası pek iyi değildir. Orada terk edildim. Ama İkiçeşmelik’teki ‘tektekçi’yi rahatça anlatabilirim. Burası, yerin altında, ufacık, iki masası hariç, herkesin duvar diplerine iliştirilmiş bankolara dayanıp ayakta içtiği bir yerdi. Sadece rakı ve şarap verilirdi. Meze mahiyetinde de sadece peynir, çerez ve meyve. Tek bir defter kâğıdına, elle, kargacık burgacık yazılmış mönüleri vardı. Biz hep İzmir şarabı içerdik, şu köpeköldüren denen cinsten. Günün birinde meyve söyledik. Dörde bölünmüş bir elma ile dörde bölünmüş bir portakal getirdiler sadece. Afiyetle yedik. Mönüye öylesine bakarken, arkadaşın dikkatini bir ibare çekti. Şöyle yazıyordu mönüde: Meyve: 3 lira. Meyve salatası: 5 lira. Salatayı merak ettik, ondan da söyledik. Dörde bölünmüş bir elmayla dörde bölünmüş bir portakal getirdiler. Tek farkla: Kabukları soyulmuştu."

"Tol" ve "Har" romanlarıyla dikkat çeken Uyurkulak'ın kişisel meyhane tarihçesini anlattığı yazıdan aldım yukarıdakini. Yazının tamamı şurada.

"Tol", darmadağın eden, adı gibi kuvvetli, tok, mideye aparkat ayarında bir romandı. İleride 2000'li yılların en iyi Türkçe romanları arasında sayılmazsa, edebiyattan istifa edeceğim. Arada zaman geçmemiş olsa, uzun uzun yazmak da isterdim hakkında.

İkinci romanını ise, evdeki "Har"cıdan sıra gelirse okuyacağım.

TRT Genel Müdürü


Yer: Hamburger Bahnhof - Museum für Gegenwart
Fotoyu çeken: Ben
Manken: Müzenin güvenlik görevlisi
Tiviler: Roman Signer'in işi

Uğursuzlar

Başlık Zeki-Metin filmine benzedi ama hele bir dinleyin, diyeceklerim var.

Berlin'deki kader ortağımla, nam-ı diğer Mevlüt Ömer'le çok ortak yanımız var ama en önemlisi herhalde, futbola düşkünlüğümüz. Oynuyoruz, izliyoruz, konuşuyoruz; yeri gelince Fenerbahçe'ye ağlıyor, yeri gelince coşuyoruz.

İşte bu değerli arkadaşımızla geçen sezonun ikinci yarısında Hertha Berlin'in maçlarına gitmeye başladık. Birlikte gittiğimiz ilk maçta Hertha, kendi sahasında daha sonra küme düşecek olan Mainz'la oynuyordu. (Yandaki resim.) Mainz maçı 2-1 kazandı, 'ulan ne uğursuz adamlarmışız' diye söylene söylene ayrıldık Olimpiyat Stadı'ndan. O sıralar Hertha ligin ilk beşinde ve Şampiyonlar Ligi'ne katılma umudu sürüyor. Ancak Hertha daha sonra deplasmanda bir maç daha kaybetti. Çorap söküğü gibi üst üste geldi puan kayıpları. Aradan biraz zaman geçti, biz yine maça gittik bir Cuma akşamı. Bu kez rakip Doğu Almanya'nın gururu Energie Cottbus'du. Cottbuslu topçular, çöpçü kıyafetinden bozma turuncu formalarıyla şahane futbol oynadı ve Hertha bir kez daha yenildi. Sonra takım düşme hattına dek geriledi bir ara, Falko Götz kovuldu. Neyse kison haftalarda biraz olsun toparlanan Hertha ligi ancak 10. sırada bitirebildi. Uğursuzluğumuz tescillendi dedik, üstünde durmadık. Neticede Fener şampiyon olmuştu.

Bu sezon ise farklı bir şey denemeye karar verdik. Oberliga denen ve 4. lige tekabül eden yerel ligde üç adet de Türk takımı oynuyordu. Türkiyemspor, Berlin Ankaraspor ve SV Yeşilyurt. Sonuncunun hem adını beğendiğimiz için, hem de maçlarını bizim mahalleye yakın bir statta oynadığı için tercih ettik ve sıcak bir Eylül öğleden sonrası vurduk kendimizi yollara; resimde görülen Poststadion'a intikal ettik. Yeşilyurt'un rakibi Greif Togelow adında, normal şartlarda en zehir futbolseverin bile adını hiç duymamış olması gereken bir takımdı. Bir çoğu futbolcuların akrabası, eşi dostu olan yaklaşık 200 kişilik bir kitleyle maçı seyrettik. Yeşilyurt iyi oynuyordu ama bir kalecileri vardı ki, akıllara zarar. Durup dururken aptalca bir penaltıya sebebiyet verdi bu kaleci ve Yeşilyurt canavarca baskı kurduğu halde bu golü çıkaramadı. Sonra da uzatmada bir gol daha yiyerek maçı kaybetti. Biz kaleciye ağız dolusu söverek eve dönerken; Yeşilyurtlu futbolcular, üzerlerine çöken lanetten haberdar değillerdi tabii ki.

Aradan yaklaşık iki ay geçti, biz bir daha Yeşilyurt maçına gitme fırsatı bulamadık ve bilin bakalım geçtiğimiz haftasonu ne oldu?

SV Yeşilyurt takımı, federasyona bir faks çekerek, maddi olanaksızlıklar sebebiyle ligden çekildiklerini duyurdu!

Uğursuz kader ortağımın bu gelişmeden şu anda haberdar olduğunu varsayarak, huzurunuzda kendisine seslenmek istiyorum:

Abicim iş eğer son maça kalırsa, gitme o CSKA maçına. Televizyondan izle lütfen!

20 Kas 2007

McWiederstand / McDireniş

Berlin'in Kreuzberg semti, 70'li ve 80'li yıllarda punkların, solcuların, dışlanmışların ve yabancı işçilerin kendine mesken edindiği; buna bağlı olarak da, o yıllarda sokak çatışmalarının, gösterilerin, polisle tutuşulan meydan muharebelerinin sık sık görüldüğü bir semt. Ancak gerek Berlin'in diğer semtlerine musallat olan 'gentrification' (mutenâlaştırma) dalgasının buraya da sirayet etmesi, gerekse de toplumun geneline hakim olan depolitizasyonla birlikte; Kreuzberg'in eski tadının kalmadığını söyleyenler çoğunlukta. Öyle ki ben buraya geleli beri, Kreuzberg'ten gelen en mühim toplumsal gösteri haberi geçenlerde Türk ve Kürt topluluklarının birbirine girmesiyle ilgiliydi.

Hal böyle olunca, Kreuzberg'in yeni sakinleri de muhalifliklerini ancak, "Semtimize McDonalds açtırmayız!" diyerek gösterebiliyorlar, ki buna da şükür.

Yaz aylarında, emperyalist köfteci McDonalds'ın, semtin Wrangel Mahallesi'nde bir arazi aldığı ve o yörenin ilk McDonalds'ını açacağı duyulunca Wrangel sakinleri harekete geçti. Web siteleri açıldı (mcwiederstand.de), gösteriler yapıldı, şirket araziye yönelik saldırılarla başa çıkamayınca, bir dizi badigard konuşlandırdı bölgeye.

Muhaliflere göre, hem yemek, hem insan çeşitliliğiye övündükleri mahallelerinde açılacak bir McDonalds, çoluk çocuğun sağlığını bozacak, başta dönerciler olmak üzere küçük esnafa darbe vuracak ve geri dönüşümsüz ambalajlarıyla çevreyi kirletecekti. (Bu arada Berlin'de hiç McDonalds yok sanmayın. Şehrin çeşitli yerlerinde 40 şubeleri var ama bu, o mahallede bir ilk olacaktı sadece. Zira Wrangel Kiez'e; Karlstadt, Starbucks ve benzeri diğer zincirler de henüz nüfuz edebilmiş değil.)

Netice ne oldu dersiniz, resimde görüldüğü gibi Eylül ayında McDonalds açıldı tabii ve Kreuzberg'in son muhalif kırıntıları da paşa paşa orta sınıf bohem yaşamlarına geri döndüler. Evde tofu yiyip, üstüne organik kahvelerini içerlerken; "hiç değilse biz bunu yaptık, sen ne yaptın a şaşkın" diye düşünce balonu uçurdular havaya.


Fotolar: mcwiederstand.de

19 Kas 2007

Volga Cayenne

Arabadan anlamam, anlayanı da anlamam. Rusya'nın yeni zenginlerinden biri yaptırmış olsa gerek, ilgimi çekti. Gulag'larda ızdırap çeken Stalin kurbanları bu işe nasıl bakar bilemem:

Kardeş Bangladeş sular altında


Taner Öngür'ün dizeleriyle açtım, o eskiden bildiğimiz şekliyle, "Kardeş Bengaldeş sular altında," diye söyler.

Doğal felâketler yüzünden kırım kırım kırılan, biner biner telef olan Bangladeş'i geçen hafta da pis bir kasırga vurdu. Kasırga yüzünden ölü sayısının 3000'i bulduğu söyleniyor. İster istemez İngiliz romancı Zadie Smith'in enfes eseri "White Teeth / İnci Gibi Dişler"de, Bangladeş üzerine yazdıkları geldi aklıma. Şöyle diyordu:

"People who live on solid ground, underneath safe skies, know nothing of this; they are like the English POWs in Dresden who continued to pour tea and dress for dinner, even as the alarms went off, even as the city became a towering ball of fire. Born of a green and pleasant land, a temperate land, the English have a basic inability to conceive of disaster, even when it is man-made.

It is different for the people of Bangladesh, formerly East Pakistan, formerly India, formerly Bengal. They live under the invisible finger of random disaster, of flood and cyclone, hurricane and mud-slide. Half the time their country lies under water; generations wiped out as regularly as clockwork; individual life expectancy an optimistic fifty-two, and they are coolly aware that when you talk about apocalypse, when you talk about random death en masse, well, they are leading the way in that particular field, they will be the first to go, the first to slip Atlantis-like down to the seabed when the pesky polar ice-caps begin to shift and melt. It is the most ridiculous country in the world, Bangladesh. It is God's idea of a really good wheeze, his stab at black comedy."

Bunun tabiî Türkçe çevirisini bulmam mümkün değil, kendim de şu anda üşeniyorum çevirmeye. Ancak sözüm olsun, canım çeviri alıştırması yapmak istediği bir gün aktarayım bu güzel metnin Türkçe'sini de.

Foto: AFP

18 Kas 2007

Şeytan

Dün Norveç-Türkiye maçında, "kıraâthane rahatlığında maç yorumu" kavramına yeni bir boyut getiren Rıdvan Dilmen'le en çok da izbe bir Altılı Ganyan mekânında, karbonatlı çaylarımız eşliğinde futbol konuşmak istiyorum. Televizyondan da olsa onu izleyebilmiş bir neslin çocuğu oluğum için de ayrıca bahtiyarım.


Ve işte G.Saray-Trömso maçının devre arasında gizlice kaydedilen o efsanevi diyalog: (Şuradan dinleyebiliyorsunuz.)

musa : hehehehe
rıdvan : baba! musa abi...
musa: he guzum?
rıdvan: özledin mi bak, hakan sukur'u birinci dakika soyledim girmesi lazim diye.
musa: aynen soyledin abi... bu gerizekali, girdi mi hep boyle dağıttı orayı
rıdvan: biz ümit kayıhan gibi amına koyim* kelini görünce altan girsin demiyoruz
musa: aynen öyle doğru ehahaha
rıdvan: keh keh
okay : yıh yıh yıh
musa : çık oraya spikerim diye konuş
rıdvan : şimdi birisi çeker formasından birinin penaltı atarız amına koyim *
okay: sabri geliyor hocam
rıdvan: ulan ben gassarayı ilk defa eyvah dedim golü yerken biliyo musun baba
okay: tarihe mi geçtin?
rıdvan: valla eyvah dedim gassaray golü yerken
rıdvan:yalnız gol olur birde bir, şak diye gol oldu anons ettin amına koyim *
okay:reklam filmi gibi oldu di mi
rıdvan:vallahi reklam filmi... elesin ya galatasaray, valla elesin
okay:elesin tabi abi ya
rıdvan:bundan sonra da bizde miymiş?
okay:bizde bizde
rıdvan:yapma ya
okay: tabi canım
rodvan: ayağımı sikeyim ya kehkehkeh ... yayında mıyız ya nooldu?
okay karacan:yine avea var mı, avea muhabbeti var mı?
musa: sabri de oyuna sabri de oyuna girdi, birisi, 64 çıktı 64 kim?
okay karacan:ergün çıktı
musa:67'ymiş 67
okay karacan:ikinci 45 dakika başlamak üzere...

Altın dişli garam

Mezar kazıcılar var ya bizde, zengin bellediklerinin mezarını kazıp altın diş arıyorlar; bulunca da satıp paraya para demiyorlar.

Bunların Almanya muadilleri enselendi geçenlerde. Geçtiğimiz günlerde Nürnberg'de bir krematoryumun çalışanları 9 ayla 20 aya arasında değişen hapis cezasına ve çeşitli miktarda pazar cezasına çarptırıldılar. Sebep: İşlem bittikten sonra, krematoryumda yaktıkları cesetlerin küllerini eşeleyip altın dişleri toplayıp satmak. Yıllardır düzenli olarak bu işi yapan altı elemanın yaklaşık 135 bin avro para kaldırdıkları söyleniyor.

O vakit Bedia Akatürk'ten gelsin:

Altın dişli garam / Sırma saçlı garam / Ben sana yandım garam / Sen kime yandın garam

17 Kas 2007

Yoğunluğun mimarîsi


Michael Wolf, 1954'de Almanya'da doğmuş ve ABD'de büyümüş bir fotoğrafçı. Yaklaşık 10 yıldır Çin'de yaşayan Wolf, son zamanlarda kafayı toplu konutlara takmış. Zira Wolf'un şu anda yaşamakta olduğu Hong Kong'da km. kareye 6700 insan düşüyor ve haliyle bolca toplu konut bulunmakta. Wolf'un "Architecture of Density/Yoğunluğun Mimarisi" adını verdiği fotoğraf serisinin benim ilgimi çekmesi de bu yüzden. Toplu konutlara, özellikle de onların bir-örnek dış yüzeylerine hep müthiş bir büyülenme ve belli belirsiz bir şehvet duygusuyla bakmış bir insan olarak Wolf'un çalışmalarına dikkat kesilmemek olanaksızdı benim için. Ankara'nın Eryaman'ından tutun da, New York'un 'project'lerine, Doğu Berlin'in sosyalist bloklarına ya da Halkalı'nın lüks toplu konutlarına dek; hep belirgin bir hayranlık ve tiksintiyle baktım bunlara ve her zaman ilgimi çekmeyi başardılar. Kafamda içeriyle ilgili herhangi bir bağlantı da kurmuş değilim aslında, tamamen o totaliteryan dış görünüştür içimi gıcıklatan. Kendim hiç toplu konutta yaşamadım ve yaşamak da istemem ama bu Wolf'un fotoğrafları üzerine teffekkürde bulunmaya engel değil.
Ayrıca, bu da benim katkım olsun Wolf'un serisine, İstanbul Halkalı'dan bir görünüm:


15 Kas 2007

Sevenleri ayırmayın!


Knut'u duymamış olamazsınız. Geçen sene Berlin Hayvanat Bahçesi'nde doğan ve annesi reddettiği için hayvanat bahçesi çalışanlarından Thomas Dörflein tarafından bakıp büyütülen bu kutup ayısı birdenbire Berlin'in sembolü olup çıktı. Knut'un şirinliğinden gayet iyi faydalanan hayvanat bahçesi yönetimi akıllıca bir pazarlama yöntemi izleyerek tarihinin en parlak günlerini yaşadı ve Knut'u görmek için dünyanın dört bir yanından koşup gelen ayı-severler sayesinde ziyaretçi rekorları kırdı. Gazetelerde, televizyonlarda Knut'tan başka şey göremez olduk; Küçük Emrah olsa ağlak sesiyle "Bir ayıyı bile benden çok seviyorlar anne," diye mızıldardı dedik kendi kendimize.

Ama zamanla Knut büyüdü, irileşti, çirkinleşti; kısacası ayılaştı. Haliyle, Knut sayesinde ünlü olan bakıcısı Dörflein da daha dikkatli olmaya başladı onunla oynaşırken, güreşirken falan. Az daha zaman geçti ve bir yaşına yaklaşan ve şu anda 107 kiloluk devasa bir yaratığa dönüşmüş olan Knut'la oynaşması yasaklandı.

Ama gönül ferman dinlemiyor, Dörflein yönetimin aksi yöndeki kararına rağmen Knut'la oynaşmayı sürdürdü ve aşağıda görülen fotoğrafın Berlin tabloidlerinden BZ'de yayınlanmasıyla da kıyamet koptu. Hayvanat bahçesinin müdürü esip gürledi, 'böyle rezalet olmaz' diye bağırınca su aygırları bile şöyle bir dönüp 'ne oluyor lan?' dercesine baktı ve müdür bakıcının bundan böyle Knut'a yaklaşmasını katî olarak yasakladı. Ancak bu karar Knut-severlerin hoşuna gitmedi ve başta BZ olmak üzere tabloid gazeteler hemen kampanyaya başladı. "Knut'u en iyi tanıyan o, tehlikeli olduğunu düşünürse kendi bırakır zaten" mantığıyla yürütülen kampanyada, öfkeli okurlar hayvanat bahçesinin şefi Blaszkiewitz'e sesleniyor:

"Sevenleri ayırmayın Herr Blaszkiewitz!"

Grev var!


Almanya, demiryolu işçilerinin greviyle çalkalanıyor. Özellikle, Makinistler Sendikası GDL'nin çok güçlü olduğu Doğu Alman eyaletlerinde hayat durmak üzere desek yeridir. Deutsche Bahn'la (Alman TCDD'si) yapılan ücret pazarlıklarının ilerlememesi üzerine bir süredir ufak eylemler halinde devam eden grev bugün ilk kez bütün ülkeyi etkileyecek boyuta ulaştı. Yolcu trenlerinin yüzde 30'u çalışmazken, yük trenlerinin durması birçok endüstriyi de olumsuz etkiledi. (Audi'nin Brüksel'deki fabrikasında üretim durmuş, Almanya'da gelmesi gereken parçalar fabrikaya ulaşmadığı için.)

Büyük şehirlerde herkes arabalara hücum edince Almanya'da görmeye alışık olmadığımız türden trafik sıkışıklıkları yaşandı. DB, yolcuların mağdur olmaması için ek otobüs seferleri ve sınırlı sayıda tren seferi koydu.

Grev Cumartesi günü sona erecek ancak sendikanın durmaya niyeti yok. Sendika adına konuşan bir yetkili, "Eğer talepler karşılanmazsa, sonsuza kadar grev yapabiliriz," demiş.

Sendika, diğer demiryolu işçileriyle yapılan anlaşmayı reddediyor ve yüzde 4,5 zam alan diğer işçilerin aksine, yüzde 31 oranında zam talep ediyor ve meselenin yakın zamanda çözülmesi de beklenmiyor.

Foto: AP

14 Kas 2007

Astrid Uzun Çorap 100 yaşında


'Pippi Uzun Çorap'ın konusu neydi, derdi neydi?' diye sorsanız hatırlamam ama o güzel adı mıh gibi oturmuş zihnime. Ama kitabını mı okudum, filmini ya da çizgi filmini mi izledim onu bile hatırlamıyorum. (Çocukluğumdan kalma buna benzer bir muamma da Pal Sokağı Çocukları'yla ilgilidir. Uzak, buğulu bir kitap kapağı olarak zaman zaman gözümün önüne gelse de, konusuna ya da bu kitabı okuduğuma dair zerre şey kalmamış aklımda.)

Neyse işte, Pippi Uzun Çorap karakterinin yaratıcısı, 145 dilde çocukların yoldaşı olmuş İsveçli yazar Astrid Lindgren bugün 100. yaşını kutladı.

Lindgren 2002 yılında öldüğünde 94 yaşındaydı. Amerikalı olsam şimdi, çocuklar onun ömrüne ömür kattı diyerek gerzekçe bir bağlama çekerdim, bunun yerine içkiye sigaraya yüz vermeyip ömrü billah sebze yediğini varsayıyorum bu kadar uzun yaşamak için. (Sebze demişken, kıymetli zevcemle bir süredir sebzeleri hangi formda tiksinmeden öğütebileceğime dair deneyler yapıyoruz. Bugün meselâ ıspanak konusunda, böreğin, yegâne alternatif olduğunda karar kıldık, ben kıldım doğrusu. Yoksa o üstüne yumurta kıracak denli ileriye gidebiliyor. Mevzuudan bu denli uzaklaşarak Astrid'in kemiklerini sızlattıysam, ondan da gıyabında özür dilerim.)

Foto: AFP

Botero'nun şişmanları

Berlin'in tarihî Lustgarten Parkı'nda bugünlerde, ünlü Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero'nun heykelleri sergileniyor. Resim ve heykellerinde şişman, tabiri caizse dombili figürler kullanmasıyla dikkat çeken Botero, en son geçen yıl Amerikan askerlerinin Ebû Garip'teki işkencelerini tuvale dökerek tartışma yaratmış; depolitize olmuş bazı güncel sanatçılara nanik yapmıştı.

Lustgarten'da Botero'nun 15 adet bronz heykeli sergileniyor. 16.'sı ise Brandenburger Kapısı'nın oradaymış ama onu henüz görmedim.

13 Kas 2007

Her işte Alman parmağı var

Belki bilindik bir şeydir, ben yeni öğrendim. Amerika'ya Amerika denmesinde de meğer işgüzar bir Alman'ın parmağı varmış.

Biliyorsunuz Amerigo Vespucci adında Floransalı bir ağabeyimiz var 15. yüzyılda yaşamış. Kendisi Yeni Dünya'yı iki kez turluyor ve Colomb ve diğer denizcilerin aksine; buraların yeni bir kıta olduğunu, Avrupa'nın uzantısı olmadığını ilk ortaya atan kişi oluyor. Biz de biliyoruz ki, Amerika kıtasının adı bu adamdan geliyor. Peki ama nasıl?

Şöyle ki Almanya'nın Freiburg kentinde doğan Martin Waldseemüller adından harita meraklısı bir başka ağabeyimiz daha var o dönemde yaşayan. Bu güzel soyadlı adam 1507 tarihinde işi gereği etraflıca bir harita (resimde görülen, basınca gocaman oluyor) hazırlıyor ve yeni keşfedilen o kıtanın üstüne de; "Amerika" yazıyor, yani buranın yeni bir kıta olduğunu iddia eden ilk insanın adını. Sonradan Amerigo Vespucci'nin keşiflerdeki rolü tartışmalı olduğu için, Waldseemüller amcamıza tatava yapanlar, 'değiştir lan o ismi kunil' diyenler oluyor. O da buna uyup, 1513 tarihli haritada koca kıtanın üstüne "Terra İncognita / Bilinmeyen Ülke" yazıyor. Ancak yaklaşık 1000 tane kopyası sağa sola dağılan ilk haritadaki isimlendirme milletin hoşuna gidiyor ve Amerika adı benimseniyor.

Bir de "Hoşt Amerika, Puşt Amerika" türküsü var ki 70'lerden kalan; yıllar sonra kazılan gömüden çıkan hazine gibi kaset ve kitapları; akabinde de bu türküyü başka zaman anlatayım.

2005'in ilk karı


25 Aralık 2005'te şu notu düşmüştüm:

"Mevsimin ilk karı üzerine yazmak gerektiğini düşünürüm, her mevsim, mevsimin ilk karını seyrederken. Bu sefer yazamadıysam da, fotoğrafını çektim. Mevsimin ilk karı da değil bu aslında, ilk tutan karı diyelim. Humboldthain Parkı'nın girişi, Berlin! Karda yürüyelim!"

Oyrocanlar buraya

Geç oldu ama sözümü tuttum. Fotoğrafların kalitesi düşükse, bu içeriden pis pis beni kesen patron kılıklı kodaman adam yüzündendir. Nasıl anlatırsın ki, "Abi ben bunları bloğuma koyucam," diye. "Bloğuna korum senin!" diye kükrese, yapacak şey olmaz.

12 Kas 2007

Memleket çağ atladı değil mi?

Dorina L. Neave, 1881-1907 arasında İstanbul’da kalmış, İngiliz sefirliğinde çalışmış ve memleketine dönünce de “Twenty Six Years on the Bosphorus” adında bir kitap yazarak İstanbul izlenimlerini İngiliz okuruyla paylaşmış.

Bizde, Tercüman'ın "1001 Temel Eser" dizisi kaspamında çevrilip yayınlanan kitaptan bir bölüm alayım. Yüz yıl önce, yüz yıl sonra muhasebesini buyrun kendiniz yapın:

"Hususiyle Anadolu’dan acemi asker olarak gelen gençler, bize kıyafetlerimizden dolayı hakaret etmekten zevk alırlardı. Eğer birinin eşliğinde değillerse, kadınların kaldırımlardan aşağı itildiği, kollarının çimdiklendiği, beğendiklerinin öpüldüğü vakıalar arasındaydı." (s.16)

Not: Şurada kitaptan bir bölüm var.


Foto: Kaynağını bulamadım, 1920'de çekildiği iddia ediliyor.

Huzurlu yımırta

11 Kas 2007

Mevsimin ilk karı

Son yıllarda alışkanlık edindim, mevsimin ilk karının yağdığı günü not düşüyorum mutlaka. Gittiğim maçları ise, not düşmesem bile, biletlerini saklayarak hafızada tutmaya çalışıyorum. Bu sıradan Cumartesi'nin sürprizi, ikisini denk düşürmesi oldu.

Birlikte maça gideceğimiz arkadaşı beklerken hafiften atıştırmaya başlayan kar, biz stada vardığımızda zemini beyaza boyayacak kadar yağmıştı. Böylece, elimde sıcacık kahvemle mevsimin ilk karını Berlin Olimpiyat Stadı'nda karşılamanın tuhaf iç huzurunu da tatmış oldum.

Beş yıl önce New Hampshire'da bir yurt odasında karşılarken mevsimin ilk karını; biri gelip, bunu söylemiş olsa, kallavi bir siktir çekerdim kendisine. Bu da hayatın bir cilvesi olarak onlayn defterimize geçsin madem.

10 Kas 2007

Avrupa'da en çok banka soygunu nerede oluyor?

Banka soygununun hâlâ muteber bir malı götürme yöntemi olarak yürürlükte olduğunu görmek western düşkünü şaşkınlara iyi gelecektir. Avrupa çapında, 2006 yılı boyunca tam 5400 soygun girişimi kaydedilmiş.

Ama asıl ilginç olan bütün bu girişimlerin yüzde 57'si aynı ülkede gerçekleşmiş ve soygun başına ortalama 20 bin yuro indiragandilenmiş.

Sıkı durun o güzel ülkeyi açıklıyorum şimdi. En dı vinır iz:

Bir yılda 3000'in üzerinde banka soygunuyla İtalya!

İyi kapak gol getirir!

9 Kas 2007

Žižek bizi diskoya götür

Star kuramcı Slavoj Žižek, İstanbul'a geldi; sosyal bilim âlemi hafiften çalkalandı. Žižek'in bütün külliyatına hakimim desem yalan; hep kıyısından köşesinden okudum. Ama bu Ekşi Sözlük'ten Babaerenler'in yazdıklarını buraya aktarmama engel değil, 'hay ağzına sağlık' notunu da düşerek:

"Bence Zizek (sevsin sevmesin) bir celebrity figürü olarak, akademik solun toplumsal mücadelelerde var olamadıkça (ya da kendini buralara bir türlü ait hissedemedikçe, ya da o teorik olarak pek geviş getirilen kavramı kullanırsak, "act"i bir türlü beceremedikçe) ürettiği bu teoriye iman talebi ile inşa ve icat olmuş bir toplumsal konuma yerleşmiş bir eyleyicidir, yüzlerce benzeri gibi. Peygamberin kredisi, kredibilitesidir bu inanç, müritler okuyup kutladıkça kredi artar, "kutsal" böyle kurulur."