25 Mar 2009

Alaman - 3

Bir DDR (Doğu Almanya) esprisi:

- Sosyalizmle orgazm arasında ne fark vardır?

- İlkinde daha uzun inlersin.


Tabii burada sözü edilen reel sosyalizmdir diye not düşelim de, mazallah revizyonist falan diye laf çıkarırlar arkamızdan.

Kibir

Zamanımızın en sıkı şairlerinden Haydar Ergülen, topu doksana bırakıyor, dilsizlere dil oluyor:

"Şimdi 'yazı'nın kendisi bir 'büyüklenme' olarak algılandığı için, 'kibir' de yazının olmazsa olmazı, 'mukaddime'si, mütemmim cüzü gibi, yazının başında, sonunda, içinde-üstünde, ama mutlaka bir yerinde bir kabartma yazısı gibi duruyor. 'Kibri' geçebilirseniz şayet yazıyı da, hikâyeyi de, şiiri de okuyabiliyorsunuz. Bu bazen yazının kibridir, bazen de daha beteri yazarın, şairin kibri."

Aralık 2008, Varlık, Füruzan'la "Sevda Dolu Bir Gençlik"

24 Mar 2009

Yala Ka Yala


Ah be Afrikalı kardeşim, Türk mahallesinin orta yerinde oldu mu şimdi bu dükkân ismi? Esnaf dostuyuz tamam da...

Dünyanın en duygusal halı yıkamacıları

21 Mar 2009

Radikal


Bak ama hakkaten radikal bir gazetecilik anlayışı değil mi bu?

19 Mar 2009

Alaman - 2

Soru: Bir Aşağı Saksonyalı'yla bir Türk arasında ne fark vardır?

Cevap: Türk'ün işi vardır ve Almanca bilir.

18 Mar 2009

Foto Şipşak - 5


tren
posta...
kalkardım sabah betonuna, cüzlerim fena
bir hal alır ve yaşlı yüzleri buruştururdum
orada servinin altında kahvaltı, yalancı asma
ve dökülen hasır, kapçık, kök boya minder

ara...
namaza giderdi çabuk, dönüşte iki şeker
salkım, sıcak üzülürdü, tavus ve mısır alır
harman yerine sökün ederdi, bastonlu bir
muhavere içinde, üç atımlık koca deyyus

posta...
kara meşin, bet lastik ve ahlat sapan... düş
gödelerime çift ol, ikindin bulut vur, serçeme taş
nohut, üt de ye buğdayı, kavus ayır bulgurdan
uyku televizyasına bakıver, oyun kağıtları alaman

ekspres...
sonra bir de ekspres eklendi öğle üstü blümuna
eski bir gazetenin kenarından okunan haber sanki
düşe düşe katıldı çocukluğuma, iki finger bisküvi
arasında uzatılan bir güllü lokum gibi...


METİN: Reşit İmrahor
FOTO: Ben

Ana Haber Bülenti

Tanıştırayım, gözü kapalı çıkan arkadaş Atv'nin ana haber bülentidir. Kendisi ana haber bültenini sunar. Seviyoruz kardeşim hata yakalamayı, ne yapalım...


Yalnız bu Bülent hikâyesi ilginçtir, zira evvelce de Bilkent'i, Bülent Üniversitesi haline getiren bir Alaman gazetesi koymuştum şuralara bir yere.

17 Mar 2009

10 Mart / Boris Vian (1920-1959)

İlk gençliğimde mutad kütüphane turlarımdan birini atarken, gözüme ilişiverdi Boris'in "Mezarlarınıza Tüküreceğim" romanı. Bukowski'yi baş tacı edip, beyhude arayışlarımızın adını marjinalite koyacak denli olmasa da, gençliğin marjinal faydasını maksimize etmeye çalıştığımız zamanlardı; o minvalde okuyuverdim üstadın birkaç kitabını. Şimdi dönüp yeniden okusam ne bulurum bilemem ama o zaman pek bir şey bulamamıştım, itiraf ediyorum. Lâkin benim okuduğum iki romanın adı da 'al beni oku!' diye bağırıyordu birader. Baksanıza şunlara:

- Günlerin Köpüğü
- Mezarlarınıza Tüküreceğim

Caz düşkünlüğüyle de ünlüdür Boris ağabeyimiz. Laf açıldı, söylemeden geçmeyeyim. Ders çalışırken, yazı yazarken falan Duke Ellington nasıl gidiyor bir bilseniz aklınız şaşar vallahi. Böyle köpük helva kıvamında, yumuşacık, cıvık, menderesler çizerek akıp gidiyor adamın içine.

Memlekette çok ve boş konuşanların, 'Caz yapma lan!' diye susturulmasını da elli ağızlı bir akademisyen abimiz örnek niyetine kullansın tezinde falan; beni yormayın.

(10 Mart'ın yazarıyla ilgili girdiyi 18 Mart'a sarkıtmış olmam da plansız programsız olmamla değil, emprovize caz düşkünlüğümle açıklansın isterim geleceğin internetbilimcileri tarafından.)

Alaman - 1


Efenim rivayete göre Lenin, Almanya'da devrim olması ihtimaliyle ilgili olarak şöyle demiş:

"Almanya'da sosyalistler ve sosyal demokratlar asla devrim yapamazlar. Zira diyelim ki büyük bir kentin istasyonunu zapt etmeleri gerekiyor, platforma çıkmadan önce hepsi gişenin önünde tek sıra olup bilet almaya kalkarlar."

16 Mar 2009

Şeker gibi müze


Her şeyin müzesi var bu Berlin'de, şekerin de. Kaç zamandır radarımızdaydı kıymetli zevcem ile, en sonunda gittik gördük ve Atatürk'ün dediği gibi, gördüklerimizden çok memnun kaldık.

Tabii Berlin'e "Şeker Müzesi" yapmaları boşuna değil. Zira dünyada şeker pancarından şeker üretimi ilk kez Berlin'de gerçekleşiyor ve üretimi yapan bilim adamı, 'Kralım, tatlı yiyelim tatlı konuşalım' diyerek söz konusu ürünü 1799 yılında Prusya Kralı'nın önüne koyuyor. Daha sonra bir Şeker Sanayii Enstitüsü kuruluyor ve 1904 yılında şimdiki binasına taşınan Enstitü'ye bir de müze ekleniyor. Şekerin tarihinden tut, hammadesinin yetiştirmesine, üretimine, şeker fabrikalarının çalışma mantığına dek her şey var müzede. Ben tabii memleketimizi ilgilendiren kısımları fotoğraflamayı tercih ettim.

Üstteki resim gayet açık zaten. Yandaki şekerden Atatürk portresini, Eskişehir Şeker Fabrikası, 1969 yılında fabrikadaki küp şeker tesisinin yapımında emeği geçen Prof. H.J. Delavier'e hediye etmiş.

Aşağıdaki dünya şekerleri arasında ise sol üst köşedeki Migros şekerine dikkatinizi çekerim.


Bu da müzenin tam karşısındaki Kral Disko. Hiç gitmedim ama metrekareye düşen yumruklaşma sayısı bakımından Berlin'den başı çektiğinden ve Duvara Karşı'da Birol Ünel'in hacamat olduğu diskodan hiçbir farkı olmadığından eminim.

Neyse, tatlı yazdık, tatlı bağlayalım. Buyrun Türkiye'nin ilk şeker fabrikasının kurulduğu memleketimden bir kabak tatlısı hikâyesi:

Efendim Uşak'ın bazı köylerinde bir âdet var. Düğünlerde, damadın girmeden önce iç etmesi için gerdeğe girilecek odanın önüne bir miktar kabak tatlısı konuyor. Hesapça, oğlana güç kuvvet verecek bu tatlı, gerdek müessesinin kazasız belasız atlatılmasına katkısı olacak. İşte o köylerden birinde gerçekleşen düğünün sonunda damadın kabak tatlısı kapının önünde hazır ediliyor. Gelin görün ki, damat beyimiz kapıya vardığında kâsenin boş olduğunu, tatlıyı başka birinin yediğini görüyor. Her nedense bu olaya fena halde içerleyen, küplere binen bu delişmen damat boş kâseyi görünce şu beyanatı vermekten kendini alamıyor:

"Arkadaş gabak datlısını kim yidiyse, karıyı da o sikecek!"

Ve çekip gidiyor...

14 Mar 2009

Patlak

"hani evin tavanarasında falan eski bi futbol topu durur.. normalde hava kaçırdığını fark etmezsin ama altı ay sonra eline aldığında havasının indiğini, pörsüdüğünü görürsün.. gözle görülemeyen bir delik vardır onun bi yerlerinde, sessiz sessiz, sinsi sinsi, yavaş yavaş hava kaçırmaktadır şerefsiz.. hani eskiden bisikletimizin iç lastiği patlardı da, kendi kendimize yamamaya çalışırdık.. yamayı yapmadan önce de bi leğen su getirip, patlağı bulmak için iç lastiği o suya bastırırdık..

ben işte o suya sokmak istiyorum ruhumu komple.. patlak yerleri bulunsun istiyorum.. nereden hava kaçırdığımı bileyim istiyorum.. yamayacağımdan mı, yok be arkadaşım ne alâkası var.. biz patlağımızla güzeliz de, en azından kusur nerde onu bilelim istiyorum..."

Çok güzel iyi oldu

Bir ara burada idollerimden bahsediyordum. Şu videodaki arkadaşı ise idollerüstü olarak tanımlamak daha isabetli olacak herhalde.

Çok iyi de oldu, çok güzel iyi oldu, tamam mı?Resim yine İç Mihrak'tan.

12 Mar 2009

Etik ne yana düşer Bayan Shafak?

“Hiç okudunuz mu?’ dediler, ‘Hayır okumadım’ dedim. Uzun süre okumadım. Ben reklam yapılan kitapları çok geç okuyorum. Kendisi de sordu, ‘Okumadım, ben sizden bıktım zaten’ dedim. Çok görünen yazardan hoşlanmıyorum galiba."

Bunlar Adalet Ağaoğlu'nun Elif Shafak hakkındaki düşünceleri. Tabiî Ağaoğlu öyle durup dururken, polemik olsun diye konuşacak bir insan değil. Bakalım neden gerek duymuş bunları söylemeye.

Biliyorsunuz Elif Shafak dünyada hamileliği zor geçen ilk kadın olduğu için, kendi deneyimleriyle ilgili bir kitap yazmış, sağda solda önüne konan her türlü mikrofona göz süzerek, gebelik hususunda pek derûnî beyanatlar vermiş, nihayetinde de nurtopu gibi bir evlat doğurduğunu yurtta ve dış temsilciliklerde duymayan kalmamıştı. Yakında muayyen günleri, çocuğunun çok zor geçen çocukluğu, çok zor, oylumlu ve hüzünlü geçen menopoz dönemiyle ilgili de günlük-romanlar yazmasını beklediğimiz Shafak'ın "Siyah Süt" adlı kitabında meğer Ağaoğlu'yla ilgili de bir bölüm varmış. Ama can sıkıcı olan, Shafak bu bölümde hiç utanıp sıkılmadan yalan söylemiş. Ağaoğlu ile yaptığı bir görüşmeyi çarpıtarak aktarmış kitabına. En azından Ağaoğlu öyle söylüyor ve ben bu noktada Ağaoğlu'na inanmaktan yanayım.

Gerçi bu haberi yazan arkadaşın da biraz Türkçe çalışması gerekiyor ama çözebilirseniz, haberin ayrıntısı şurada.

Bu muhterem yazarımızın gazeteci eşi Eyüp Can da bir zamanlar, 'Oğlum olursa adını Hrant koyucam dostlar,' diye vıcık vıcık duygusal yazılar patlatmış; sonra söz konusu oğlana şu uyduruk, üst-orta sınıf, tofucu, suşici Cihangir enteli isimlerinden birini koymuşlardı. Emir Bişeyler'di sanırım...

Şekilci demeyin bana a dostlar, İngilizce kitabını Elif Shafak imzasıyla yayınlayan yazardan ben her şeyi beklerim zaten. Doğruluk, dürüstlük, efendilik, ağırlık; bunlar biliyorsunuz Aşağı Kolombiya yöresindeki derelerin adları.

9 Mart / Mickey Spillane (1918-2006)

Miki de kim demeyin, Mike Hammer'ın yazarına haksızlık etmeyin. Mezarından çıkıp hepimizi duvara mıhlar Allahıma. Hal böyleyken, Mike Hammer da size Kemal Tahir'i ve onun yerli Mayk Hammer'ını hatırlatsın. Üstad, Spillane'nin Hammer dizisini çevirmekle kalmamış, bunlar çok tutunca birkaç tane de kendisi attırıvermiştir arada. Sahaflarda F. M. İkinci ve Samim Aşkın imzalı polisiye görürseniz kaçırmayın.

Rivayete göre Kemal Tahir, kendi uydurduğu Mayk Hammerlar'ı yazarken New York haritasını önüne koyar, Kekeç Mayk'ı gönlünce gezdirirmiş Menhetın sokaklarında. Kafka ABD'ye ayak basmadan Amerika romanı yazıyorsa, bizim Kemal Tahir'imiz de Nuyork'u görmeden Mayk Hammer yazar işte böyle. Bakın mesela New York'u anlatıyor aşağıda:

"Bu güzel şehir öyle mi? Bu taşını toprağını... Pardon toprağı laf gelişi! Namussuzda toprak filan kalmamış ya. Taşına betonuna, demirine gürültüsüne kurban olduğum it ahırını mı?"

Almancı Türkçesi


İhtiyar Kemalist nüktedan köşeyazarı yorumu: Tamir olmasaydı kim çıkacaktı acaba?

11 Mar 2009

Sokak çalgıcılarında “The Godfather” tandansı


Önce bir not: Şimdi ‘eğilim’ ve ‘temayül’ gibi şahane kelimelerimiz varken ‘tandans’ın kullanılmasına oldum olası soğuk bakmışımdır ama şu başlığa çok yakıştı meret, vallahi değiştirmeye elim varmadı.

Berlin’de bol bol sokak çalgıcısı var. Çellocusundan tut, bildiğin klarnet-darbuka ekürisine dek her türlüsünü gördüm. Yalnız son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var, çaldığı alet ne olursa olsun sokak çalgıcılarının büyük çoğunluğu “Baba” filminin meşhur müziğinden şaşmıyor. Potsdamer Platz metrosunda org çalan ablamız olsun, U2 hattında tablasıyla mucizeler yaratan abimiz olsun, Hallesches Tor metro durağının çıkışında dertli dertli akerdeon öttüren amcamız olsun; ne zaman önlerinden geçsem Don Corleone’nin Sicilya günlerini hatırlatıyorlar bana. (Yazları Oranien Caddesi’nde, kışları ise Schleihsches Tor’la Kotbusser Tor arasındaki metro trenlerinde durmaksızın ve yorulmaksızın ‘Besame Mucho’ söyleyen kadife sesli, Sevin Okyay klonu teyzemizi pek tabii ki tenzih ederim. Artık o kadar çok denk gelmişti ki, geçenlerde dayanamayıp cebimdeki tüm bozuk paraları kendisine teslim ettim.)

"Baba" meselesine dönecek olursak, haliyle evrensel bir melodi. Hem vurucu, nerede duysa insanı yakalayan, zamanlarüstü bir yakıcılığı da var. Ama benim asıl takıldığım bütün gün bunu çalan müzisyenin ruh sıkıntısıdır. Tahayyül bile edemiyorum. Günler, haftalar, aylar boyunca aynı melodiyi çaldığınızı, kulağınızda o sesin yankılandığını düşünsenize. Coppola gaza gelip serinin dördüncü filmini çekse mesela, en son izleyecek olan kişiler onlar olacaktır muhtemelen. Bana Sicilya kırlarını çağrıştıran o melodi onların sözlüğünde soğukla, kalabalıkla, tepeden bakışlarıyla yanlarından geçip giden aceleci, vurdumduymaz, nemrut insanlarla, tren gürültüleriyle, sürekli tekrarlanan can sıkıcı anonslarla eşanlamlı olmalı. (Görüyorum ki şu son cümleyle birlikte ben de Kemalettin Tuğcu paralel evrenine geçiş yapmaya başlamışım ufaktan. Öylesine ‘tandans’lara kapılmışız ki, Allah sonumuzu hayır eyleye.)

Netice yok tabiî her zamanki gibi. Şuraya yazdıklarımı bir yerlere bağlayıp, oturaklı bir kapanış yapmayı becerebilsem zaten; şimdiye kadar ya Köşk'te bir öğle yemeğine davet edilmiş; ya da Banaz Çilek Festivali'nde çilek güzeli seçilmiştim.

7 Mar 2009

Berlin'in işgâl evleri

Berlin'in işgâl evleri bir bir elden gidiyor. Birleşmenin ardından Doğu Berlin'deki bakımsız ve sahipsiz binaları işgâl eden ve komün hayatı süren; daha sonra buraları alternatif kültür-sanat merkezleri haline getiren gençler yaklaşık 20 yıl süren bir rüyanın ardından, Doğu Berlin'in emlak baronları ve yatırımcıların gözünde değerli arazi halini almasıyla birlikte, gerektiğinde polis zoruyla, gerektiğinde ise uzun hukukî mücadeleler sonucu bu evlerden atılıyorlar. Son olarak, turistlerin de uğrak yerlerinden biri olan kültür-sanat merkezi Tacheles'in kira sözleşmesi sona erdi ve verilen hukukî mücadeleye rağmen eninde sonunda, o şahane binası ve avlusuyla Oranienburger Caddesi'ni renklendiren Tacheles de otel ya da iş merkezi olacak.


Fotoda, "Dikkat! Kapitalist bölgeyi terk ediyorsunuz!" diyor. Berlin'in müttefikler arasında dörde bölündüğü günlerde her köşe başında görülen, meşhur "Dikkat! Amerikan/İngiliz/Fransız/Rus bölgesini terk ediyorsunuz!" tabelalarına bir gönderme.

İç mihraklar

Daha acarları şurada, son zamanların en güzel keşiflerinden biri...

6 Mar 2009

6 Mart: Gabriel Garcia Marquez

6 Mart 1927 / Kolombiya


Kolombiya hiçbir şeyden çekmedi kokainden çektiği kadar. (buna da 'Bond duble imâsı' denir literatürde) Marquez'e gelmeden evvel Kolombiya'yla ilgili bir anımı nakledeyim o vakit:

72 milletten insanın iştirak ettiği bir dil kursunda, muzip bir hocaya denk gelmiş idim bir zaman. Bir konuyu pekiştirmek için herkese ülkesinden getirebileceği hediyelerle ilgili sorular soruyordu. Fransız peynirle, İranlı halıyla, ben lokumla atlattım atlatmasına da; Kolombiyalı kardeşimize 'Ben de sınıf arkadaşlarıma Kolombiya'dan kokain getireceğim' dedirtmesini, sonra da 'birinci sınıf mal değilse işim olmaz yalnız' diyerek kızcağızın tamamıyla ambale olmasını içimde kalan kahkahalarla izlemiş idim.

Gelelim günün yazarına. 82 yıl önce bugün dünyaya gelen Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık"ı bir zamanlar en iyi on roman listemdeydi. Ayıla bayıla okumuş, hiç bitmesin istemiştim. Şimdilerde artık öyle listeler hazırlamadığım için yerini tayin edemesem de; sonradan başka kitaplarını da okuduğum Gabriel'in göynümdeki yeri hâlâ müstesnadır. (Son çıkan kitabının etrafında dönen PR çabalarına ve kitabın konusuna gıcık olduğum için okumadım valla, kusura bakmasın Gabriel Amca.)

Kendi istemeden bir zararı oldu yalnız 3. dünyalı yazarlara. Onun fantastik gerçekçiliğine (hiç sevmediğim bir tabirdir aslında bu da) Güney Amerika'dan ve diğer yoksul ülkelerden esaslı katkıların gelmesiyle birlikte; başını Batı ülkelerinin çektiği yerleşik entelicansiyanın kafasında 'bu üçüncü dünyalılar ancak böyle romanlar yazar, yazmalıdır' gibisinden bir yargı oluştu. Daha doğrusu zaten varolan ama pek dillendirilmeyen bir yargının sağlaması yapıldı. Hal böyle olunca, dışarıda isim yapmak isteyen Türk yazarların da yakındığı bir atama çıktı bize Batılı ağabey ve ablalarımızdan. 'Siz öyle varoluş bunalımıymış, birey olmakmış, modernite sorgulamasıymış, bütün bunları bize bırakın; geri kalmış ülkelerinizin siyasi, sosyal, kültürel meselelerinden fantastik ve egzotik sepetler örün, bize de okuyup bogota pazarı'ndan el işi heybe almış, topkapı'da nargile içmiş, fes'de falafel yemiş gibi hissedelim. Ara sıra da çadır tiyatrosu çağırır gibi sizi çağırıp, istediğimiz sorulara istediğimiz cevapları vermenizi isteriz. Sağ selamet yolumuzda gideriz.' (Ulan nasıl indirgedim, nasıl basitleştirdim meseleyi yalnız kendim de şaştım.)

Neyse konu dağıldı, ben de dağıldım zaten. Doğum günün kutlu olsun Marquez Baba. Buendialar gibi nâmın yürür inşallah.

Demiş ki:

"Son kertede, edebiyatın marangozluktan bir farkı yoktur. İkisinde de malzemeniz gerçekliktir, en az tahta kadar sert bir malzeme."

5 Mar 2009

Anılar

İsim vermeyelim bir arkadaşıma anılarını yazmasını söylemiştim. O da yazmaya başlamış. Müsadesini almadan buraya koyacam valla, öyle vaâtkâr bir başlangıç ki:

Episode 1 : Omurca Çamlığı'nda 10 yumurtayı nasıl yidim? (Bu başlık daha önce moderatörce belirlenmişti.)

Episode 2 : Dedemin gaybolan camışı (Dedemin camışı gaybolduydu yıllar evveli, at sırtında 2 hafta köy köy gezip camış aradıydı. İki hafta sonra bacakları at sırtında köy köy dolaşmaktan ikiye ayrılmış bi vaziyette eve geldiydi. 'Dede buldun mu camışı?' dedimdi. 'O camışın taa anasını sikeyim' demişti. O anımı anlatcem size. Gerçi anlatmış gadar olduk.)

Episode 3 : Babamın siki. (Babamın sikini görmüştüm, o anımı da ayrıntılarıyla anlatacağım.)

4 Mar 2009

Uyurken öne kaykılanlar için


Otobüslerde uyurken ön koltuğa yaslanan omuzlara baş koyan aymazlar ve kompartımanlı trende aynı zevki yaşayamayan kendinibilmezler; sözüm size!

Viyanalı Doktor Seeger, yıllar evvel bulmuş derdimizin dermanını ama vizyon yoksunu vagon üreticileri uygulamaya sokamamış. Resimde gördüğünüz 18. yüzyıl Fransa'sında kullanılan bir işkence aleti değil, Dr. Igo Seeger'in şahane buluşu olan "Railroad Sleep Hanger". Yani: "Trende Uyku Askısı".

3 Mar 2009

"Taklim"

Duvarda olsun, masada olsun; her gün bir sayfa yırtılan takvimlere karşı çocukluğumdan kalma bir hayranlık vardır. Bu tarz takvimlerdeki, yemek ve isim önerilerini dinleyeni, o günkü falını umursayanı, namaz kılmıyorsa günün doğacağı saati öğrendiği için mutlu olanı henüz görmedim ama, nerede görsem o günün yaprağına bakmaktan da kendimi alamam.

(Tabii İmam Hatip Takvimi'nin arkasındaki kıssadan hisseleri her akşam mutfaktaki işlerini bitirdikten sonra, okumayı sonradan öğrendiği için işitme engelliler haber bülteni sunuyormışçasına yüksek sesle okuyan ve televizyon seyreden asabi dedemin sinirlerini zıplatan babaannemi de unutamam. Onun lûgatında "İmam Hatip Taklimi"ydi bunun adı ve her sene istisnasız duvardaki yerini bulur; değişen, yaşlanan, bozulan, büzülen onca şeye rağmen bir mihenk taşı olarak eve girene gelip geçici bir huzur aşılardı.)

Bu sene ben de böyle bir takvim aldım. "Literatur 2009" adını taşıyan bu takvim, ağırlık Alman yazarlarında olmak üzere, her yaprağı o gün doğmuş olan ünlü bir yazara ayırmış. Önünde yazarın bir resmi ve kısa bir bilgi. Arkasında ise hem daha uzun bir 'yaşamı ve eserleri' kısmı, hem cevabı ertesi gün verilecek olan bir edebiyat sorusu, hem de o gün doğacak çocuklara isimler falan var. Tabii kapağa çıkan yazar haricinde, o gün doğmuş olan diğer edebiyatçıları da sıralıyorlar her gün.

Ben de bulonkumun ıssız kaldığı şu günlerde, bu takvimden faydalanayım, her gün, o gün doğan meşhur bir edebiyatçı hakkında iki çift laf edeyim diyorum. Bakalım kaç gün sürdürebileceğiz bu seriyi.