31 Eki 2007

Şaşı bakmadan şaşır: 1

Kreuzberg'de yeni bir yer açılmış. Yanımda makina yoktu, başka zaman çekip koyarım. Mekânın adı:

EuroCan Cafe

30 Eki 2007

Ailesi taşrada, kendi büyük kentte yaşayanlara


Türk edebiyatının has öykücülerinden Nursel Duruel diyor ki:

"Toprağın, otların, böceklerin yaşam sesinin, insan sesine baskın çıktığı bu eski bahçelerde kentlerdeki yaşamı anlatabilmek öylesine olanaksızdı ki, söylenen her şey anlamsızlaşır, kaçamak arıyor, atlatmak istiyor gibi kuşkular doğurabilirdi ancak..."

Geyikler Annem ve Almanya, Can Y., 1982(2006), s. 73

"Son Akşam Yemeği"ni internette yiyin...


Milano'daki Santa Maria delle Grazia Kilisesi'nin küratorleri bir güzellik yapmış. Da Vinci'nin meşhur tablosunu (orijinali Il Cenacolo), 16 milyar piksel kalitesiyle internete koymuşlar. Kalite hakkaten yüksek; dibine kadar veriyosun 'zoom'u, bana mısın demiyor.

Da Vinci resmi 1498'de tamamlamış, Hristiyan mitolojisyle bağlantısını falan anlatmayayım şimdi, ben de pek bilmiyorum zaten. Ama ilginç bir şey var, dikkatli bakınca görüyorsunuz; İsa'nın ayakları yok resimde. 17. yüzyıl civarında kilisede tadilat yaparken, ayakların bulundğu bölgeden kapı açmış Milano'nun öngörü yoksunu ustaları.

Şurada!

Nefasetini hiç yitirmeyen bir ilkokul 3 esprisiyle noktalıyorum. Giorgio küreği getirsin, Silvio çimentoyu getirsin, Leonarda da Vinci!

29 Eki 2007

Çölde deney


Suudi Arabistan kralı Abdullah coşmuş. (Ulan koskoca krala da böyle asker arkadaşımmış gibi hitap etmek tuhaf oluyor. Kral Abdullah diyelim bari. Ya da soyadı verelim ona, bundan sonra senin adın Abdullah Arabatı olsun kralım.)

Yıllardır oluk oluk akan petro-dolarlara rağmen bırakın gelişmiş ülkelerin ligini; orta sıralara oynamayı bile beceremeyen ve bir zamanlar önderlik ettikleri bilim, sanat, teknoloji, hanutçuluk, tavukçuluk gibi alanlarda şimdilerde nal toplayan Arabistan'ın içler acısı halinin farkındaymış Mr. Arabatı. Ülkesinin küme düşmek üzere olduğunu itiraf etmiş ve lüks mersedeslerin bir kısmıyla, altın kaplama klozetlerden arttırdığı parayla çölün orta yerine devasa bir araştırma enstitüsü ve üniversite kurmaya karar vermiş.

Ama öyle böyle bir para değil, 12,5 milyar dolar ayırmış bu işi için Kral hazretleri. Enstitü bütün dünyadan yüksek lisans öğrencilerine açık olacak, muhtemelen hayvanî burslar verecekler milleti şeriatla yönetilen bir ülkeye çekebilmek için. Denildiğine göre, enstitü sınırları içinde şeriat polisi yetkili olmayacakmış ve kadın-erkek aynı ortamda çalışabilecekmiş. Bu normal şartlar altında gerçekleşmeyen bir şey Suudi Arabistan'da, bilmem biliyor muydunuz.

Ben bunu NYT'de okudum, üniversitenin temel atma töreninde konuklara, üniversitinin reklamının da bulunduğu Economist dergisinin son sayısı dağıtılmış. Lâkin sansür kurulu, dağıtımdan önce, dergide yer alan Suudi Arabistan'la ilgili bir haberin olduğu sayfayı tek tek yırtıvermiş bütün sayılardan. Totaliter rejimleri sarakaya alan absürd film ya da oyunlardan fırlamış bir sahne geliyor gözümün önüne. Loş ışıkta, kocaman bir masanın etrafında toplanmış onlarca devlet memuru, tek tek 73. sayfayı bulup muntazaman yırtıyorlar, sonra ateşe atıp seyrine bakıyorlar. Hepsinin yüzünde görevlerini layıkıyla yapmış olmanın verdiği memnuniyet ve yaltaklanma ifadesi...

Neyse... Petrol işinin oradaki ağababası Aramco var işin içinde, kampusta 20 bin kişinin yaşaması düşünülüyor, 2000 kadar yüksek lisans öğrencisi alacaklar ve en önemli şeyi söylemeyi unuttum; üniversite başkent Riyad'da değil, daha liberal bir şehir olduğu söylenen Cidde'de kuruluyor.

Fen bilimleriyle uğraşıp, macera ve dolar arayanlara kıyağım olsun bu da... İyi takip etsinler KAUST'u. King Abdullah University of Science and Technology yani.

* Foto: New York Times

Benzetmenin bokunu çıkarmak


Erman Toroğlu'yu, konu futbol olmadıkça ciddiye almamak gerektiğini öteden beri biliyoruz zaten. Hele şu son hengâmenin ardından, mesele futbol olunca bile dinleyemiyorum onu. Dün Maraton'da öyle bir benzetme yaptı ki 'Arrrman Hoca', çayımı püskürteyazdım tiviye. Diyor ki:

"PKK, terörün Manchester United'ıdır!"

Bunun üzerine herhangi bir yorum yapmadan, meşhur "pastırma" videosunu hâlâ izlememiş olanlara bir kıyak yaparak bitireyim sözü. Karnınız açken izlemeyin yalnız:

28 Eki 2007

İnternet bilgi otobanı değil miydi muhip?


İnternet icat edildiğinde, bize "Bak burası bilgi otobanı, cayır cayır seyirteceksiniz burada," diye öğretmişlerdi. Gel gör ki, şu sitedeki malumata göre internetteki web sitelerinin yüzde 12'si porno içerikliymiş, İnternet kullanıcılarının yüzde 42'si pornosuz yapamıyormuş, arama sitelerine girilen sorguların da yüzde 25'i ayıp kelimeler içeriyormuş. İzbe, dumanaltı internet kafelerde sabahlara kadar kantırsıtrayk, fifa ve benzeri oyunlarla ömür çürüten gençleri ise başka bir zaman anlatayım, söz!

25 Eki 2007

Çift dilli belediyecilik anlayışının sıçtığı an!

Bunlar bizim evin çöp tenekeleri. Berlin Belediyesi, bizdeki çift dilli belediyecilik tartışmalarına nazire yaparcasına, bi güzellik yapayım demiş şehrin neredeyse yüzde 10'unu teşkil eden Türk'lere. Ama birader, hiç mi Türkçe bilen adam yok mu koca şehirde, hiç mi kontrol eden yok bu yazıları?

Hâlâ anlamayanlar için söyleyeyim: "Artık Çöp" demeye çalışmışlar.

"Artik Göp", Almanca'da 'buraya çöp döken en hisli insandır' anlamına falan gelmiyor.

Acem şalı ince bele*

Bu başlığı taşıyan bi şeyler yazmak istedim, yazacak şey bulamadım. Ama Acem deyince geçende yaptığım bir tespit geldi aklıma, onu bari iliştirivereyim şuraya didim:

Dünyanın en korkunç şeyi saçlarına sarıya boyatmış bir İranlıdır.

Sahte sarışın İranlı resmi bulan göndersin.

* Neşet Ertaş

24 Eki 2007

Dunga'nın gömleği


Dunga nal topladıkları Dünya Kupası'ndan sonra Brezilya'nın başına geçtiğinde; oynattığı toptan çok giydiği şu gömlek dikkat çekmişti ilkin. Şubat 2007'de oynanan Portekiz maçında çekildi bu fotoğraf.

Moda işinden pek anlamam, 80'leri çocuk olarak geçirdiğim için de kendimi bahtiyar sayarım; dönüp baktığımda utanacağım fazla resmim yoktur. Ama arkadaş, Dunga'nın gömleğini zevksiz bulmak için de Armani falan olmaya gerek yok herhalde.

Zaten maçtan sonra gerek Brezilya'da, gerek dış temsilciliklerde, gerekse yavru vatanda Dunga'nın gömlek tercihi yerden yere vuruldu; "Dunga bizi diskoya götür!" diye tezahüratta bulunuldu.

Dunga da tabii, "Yahu arkadaşlar bunun dizaynını 16 yaşındaki kızım yaptı, ben de bu çabasına destek olmak için geçiriverdim sırtıma. O yaşta oğlanlarla sürtse, Nuri Alço'nun ağına düşse daha mı iyiydi?" diye şarladı kalem erbâbına. Ayrıca, "Futbol âlemi yeniliğe hiç açık değil, kulübedeki adamın illâ ki takım elbise giymesi bekleniyor," diye de devam etti.

Son söylediğinde abartmış ama biraz. Pantul içine sokulmuş sade gömlek modeli son Dünya Kupası'nda bir hayli benimsendi oysa. Klinsmann-Löw ikilisinin dar kesim-seksi gömleklerine laf eden oldu mu mesela?

23 Eki 2007

Vicdan


Alman avukat Helmuth von Moltke, 1941'in Ekim ayında sıcacık evinde oturup şunları yazmış: (Moltkeler karışmasın. Bu adamın, efsanevi Prusya orduları komutanı Helmuth von Moltke'yle ya da onun torunu olan diğer komutanla alâkası yok.)

"Ben burada otururken, Fransa'da sayısız insan ölüme gönderiliyor. Her gün binden fazla insan katlediliyor ve Alman halkı katliama her geçen gün daha çok alışıyor. Ve tüm bunlar Polonya ve Rusya'da olanlarla kıyaslanınca çocuk oyuncağı kalıyor. Benim tüm bunları bilerek sıcacık evimde oturup, huzur içinde çayımı yudumlamam mümkün mü? Hiçbir şey yapmayarak kendimi suçlu durumuna sokmuyor muyum? Ve bana, "O zor zamanlarda sen ne yaptın?" diye sorduklarına ne cevap vereceğim?"

Helmuth von Moltke, savaş bittikten sonra Nazi subaylarının yargılanacağı umuduyla birçok hazırlıkta bulunur, iktidardaki Nazi Partisi'nin eylemlerine açıkça karşı çıkar, uluslararası bağlantılarını kullanarak zor durumdaki Yahudiler'e yardımcı olmaya çalışır. 1944'de Gestapo tarafından tutuklanan Von Moltke, 11 Ocak 1945'de Berlin'deki Plötzensee Hapishanesi'nde idam edilir.

21 Eki 2007

Gugıl'ın bile giremediği mahalle

Malmö bahsinde adı geçince aklıma düştü; birkaç hafta önce gazetelerde çıkan ilginç bir haber vardı. Gugıl, memleketin sokak sokak haritasını çıkarsın diye Türkiye'den bir firmayla anlaşıyor. Onlar da gerçekten sokak sokak gezerek yol haritası çıkarıyor. Ancak haritaya girmeyen bir bölge var. Ne Hacıhüsrev, ne Kadifekale, ne de Tarlabaşı; haritacıların kalaşnikofla kovalandığı mahallenin adı Çinçin Mahallesi.

Söz konusu firma adına açıklama yapan bir yetkili şöyle söylemiş:

"Ekiplerimiz, Çinçin Mahallesi'ne gitti. Burada Kalaşnikof'lu biri, otomobilimizi durdurup silah doğrultup 'geri dönün' diyor. Bu mahallenin sokakları giremediğimiz tek yer oldu."

Çinçin'in asıl ilginç tarafı ise, eski Ankara'nın neredeyse göbeği diyebileceğimiz bir lokasyona sahip oluşu. Peki rivayete göre, Çinçin Mahallesi'nin yetiştirdiği en ünlü şahsiyet kim:

Krikoyla adam döven Ali Eren Beşerler tabii ki.

19 Eki 2007

Borges dakika ve skor veriyor


Yarışmaya Buenos Aires'den katılan Kör Jorge diyor ki:

"Elbette, bütün genç insanlar gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; Hamlet'le Raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız. Gerçi ortaya koyduğumuz ürünler oldukça kötü sayılırdı, ama dostluklarımız dayanıklı çıktı."*

İşte zaten o aşamayı atlatmayı başaranlar iyi edebiyatçı oluyor, başaramayanlar da Tuna Kiremitçi ya da Cezmi Ersöz.

*Jorge Luis Borges, "Borges ve Ben", Afa, 1988

18 Eki 2007

Malmö'de İsveçli var mı?


Ayıptır söylemesi bayramda yolum, İsveç'in güney ucundaki Malmö'ye düştü. Malmö güzeldi, İsveçliler daha da güzeldi de benim derdim başka. Kopenhag'ta inip, meşhur Öresund Köprüsü'nden ('adamlar yapmış'lık köprü yapmış adamlar) Malmö'ye geçecez. Bilet alırken, resimdeki otobüsün şoförü Türkçe konuştuğumuzu duyuyor, kırık dökük bir Türkçe'yle yanıt veriyor. Hiç tanımadığım, acayip bir aksan. Hesapça uyanığız ya, İsveç'te çok Kürt olduğunu biliyoruz; yol boyu sohbet ederken soruyorum abiye 'Kürt müsünüz?' diye, Süryani'ymiş meğer. Dönenleri soruyorum, "Sayıları az zaten, ben düşünmüyorum," diyor. Bekleneceği gibi Midyatlı.

O bizi şehir dışında, otogar kılıklı fütüristik bir binanın önünde bırakıyor. Hakkını yemeyelim oranın danışmasında ilk İsveçli'mizle muhattap oluyoruz ama daha sonra bizi şehir merkezine götürecek olan belediye otobüsünün şoförü nereli: Azeri birader! Peki otobüsün bizim dışımızdaki tek yolcusu kim: Sivaslı Veli Abimiz tabii ki. Otobüs şehir merkezine giderken, Malmö'nün Tarlabaşısı ya da Çinçin Mahallesi diyebileceğimiz bir yerden geçiyor. Otobüse binenler kim? Araplar, Afrikalılar, başka Türkler, belki Kürtler ve İsveçli'den çok Polonyalı ya da Rus'a benzeyen numunelik sarışın kız... Ne biçim İsveç şehri lan burası diyoruz, bir gün sonra ise sözümüzü geri alıyoruz.

12 Eki 2007

Kusura bakma Doris!

Lessing'i ilk kez, lise yıllarımda izcilikle iştigâl ederken; Uşak yakınlarında katıldığımız bir kampta okumaya çalıştığımı ve 15 yaşında bir yeniyetme olarak hüsrana uğradığımı hatırlıyorum. Ne yazık, sonradan hiç dönemedim bu mühim yazara, hep "daha iyi bir zamanı bekleyenler"in arasında kaldı; Banaz'da o soğuk eylül gecesinde okumaya çalıştığım kitabın adını bile hatırlamıyorum şimdi.


Doris Lessing bugün Nobel edebiyat ödülünü aldı.

Foto: Associated Press