15 Kas 2012

Orta-Yaşlı-Yalnız-Sarhoş Beyanatları


Yumuşak yüzlü, biraz da Sait-Faik-hikâyesi-tabiatlı bir adam olunca, yıllara yayılan gece gezmelerim yalnızca içip sıçmaya, incir çekirdeğine rahmet okutacak boşbeleş sohbetlerin fitilini ateşlemeye değil, orta-yaşlı-yalnız-sarhoşların tahrip gücü düşük, kerâmeti de kendinden menkûl özdeyişlerini de derlemeye yaradı. Derleyip de antoloji yapacak değildim, ekserisini zaten yumurtlandıkları anda unuttum, ama şu şehr-i Berlin'de bile orta-yaşlı-yalnız-sarhoş numunelerinin derûni demeçlerini paylaşmak için yine beni buldukları gerçeğinden hareketle kendi kendimi tekdir göllerinde yüzdürürken, marazdan fayda devşiresim, hiç değilse bu soğuk sonbahar gecesinde, kimbilir ne türlü inşaat işleriyle meşgûl olan Erzincanlı İlhami Abi'nin hiçbir sike derman olmayacak beyanatını şuracıkta tarihe not düşüveresim, gülleri mutassıl kanatasım geldi. Çoktandır uğramıyordum hızla mutenalaşan mahallemin, ilk mutena barına, açıldığı hafta 'altı aya kalma batar' fetvasını basıp, para bastıkça şaştığım arka mahalle sığınığıma. Bu akşam, hem iki çevirinin belini kırayım, hem de başta Lukas, eski tanıdıklara selam fışkırtayım, ölmediğimi tabelaya çakayım diye uğramış bulundum, müdavimlerden İlhami Abi'nin de uğrayacağı tutmuş. Ben öylece arka masalardan birinde, transa geçmiş asılırken klavyeye, arz-ı endâm etti yanıbaşımda, sıfatların en bitkini, vücut dillerinin en boşvermişiyle. Yok yazıldığım günlerin hesaba çekilmesiyle başlayan hoşbeşin akabinde, Perşembe günü yeni ev sözleşmesini imzalayıp semtimizden gideceğini deklare edince İlhami Abi, 'semtimiz orta-yaşlı-yalnız-sarhoş semti, aşık eder herkesi' diyemedim, artık hiç görüşemeyeceğimizden dem vurdum. Ben onun adını bildiğim halde, benim adımı muhtemelen bilmeyen İlhami Abi, özür dilercesine girişiverdi bahanelerini sıralamaya ve beklenen beyanat da bu tiradla birlikte elindeki buydaylı biranın da nihayete ermeye meylettiği anda geldi:

"İnsan huzursuz, biraz da arsız olunca, hayatına ara sıra çekidüzen vermesi gerekiyor."

Oğlum, dünya bir gün yıkılırsa, aha bu orta-yaşlı-yalnız-sarhoşların kederi yüzünden yıkılacak lan. Benim yaş mı? 33 lan!

18 Eki 2012

Tarihteki ilk insanlı fotoğraf

Aha da buymuş. Louis Daguerre'nin 1838'te, Paris'te çektiği fotoğrafda exposure süresi uzun olduğundan akan trafik görünmüyor ama sol alttaki ayakkabı boyacısıyla ayakkabasını boyatan adam tarihe geçiyor. Onların arkasında gazete okuyan abi de var ayrıca.


Başka Kafalar - 1

(Aydın) Irmak, born in Istanbul, is what one might call a connoisseur of the art of living. He emigrated to the United States as a young man, studied finance in New York and then opened a shop selling designer furniture. When the shop went out of business and Irmak's marriage fell apart, he ended up on the street, sleeping under bridges in Queens. In 2009, he began repairing old bikes he found in the trash and selling them. A year later, Irmak began a trip around the world by bicycle. He arrived in Kathmandu in November 2011. While having dinner at a restaurant, he hit upon the idea of climbing Everest while carrying his bike. 



Sonra işte bisikleti götürmesine izin vermiyor Nepalli otoriteler, Aydın Baba da zaten tırmanış esnasında ölümlerden dönüyor. Aha burada ayrıntılar.

14 Eki 2012

Kamyonlar odun taşır

Sevkili Kuzey Kore, nükleer yapcam, bomba atcam diye afra tafra yapıyor, bütçenin yüzde 60'ını silaha gömüyorsun ama askeri kamyonlar odunla çalışıyor mazot yokluğundan. Nasıl olacak bu işler?

13 Eki 2012

Almanya aydınlanınca biz de yarı medeni sayıldık

Political correctness yokken, aldırışsızlık varmış, pervasızlık varmış ne güzel. William Woodbridge'in 1837 tarihli dünya haritasında taralı bölge açıklamalarına dikkat.



12 Eki 2012

Irkçı Şaban

Hayatımda seyrettiğim en ırkçı Türk filmlerinden biri olan "Gurbetçi Şaban"dan iki kare. Şaban'ın çok çalışarak ve her çeşit şark kurnazlığıyla çalıştığı fabrikaya sahip olmasını ve Alman patronu dize getirmesini anlatan filmde Alman patron her sabah Hitler portesine selam vererek işe başlıyor. Şaban fabrikayı alınca işler şekildeki gibi değişiyor.




Ayrıca Şaban'ın, "Gavur parayı görünce nasıl da köpekleşti," ya da "Domuz yiye yiye hepiniz leş gibi kokmuşsunuz" gibi muhteşem demeçleri de var filmde. Ulusal aşağılık komplekslerimizin filmini yap diye ödev verseler, aha bu çıkar ortaya.

2 Eki 2012

Kütüb

Kitap, Arapça KTB kökünden geliyor. Aslında "yazı" demekmiş. Kütüb bunu çoğulu, kütüphane de oradan. Katip de haliyle aynı kökten, "yazıcı" oluyor. Sevan Nişanyan'ın tatlı tatlı etimoloji bilgisi parçaladığı "Elif'in Öküzü ya da Küçük Sürprizler Kitabı" adlı eserinden öğrendim bunları. Sadece bunları değil, daha bir sürü şey de öğrendim, sonra da yüzde doksanını unuttum. Bir de Arapça öğrenme isteği aşılıyor ki insana Nişanyan, Yaşar Kemal'in dağlarını saran yarpuz kokuları gibi...

Çoktandır yarısında kitap bırakmıyordum, nasip Andre Malraux'nun "Umut" adlı romanınaymış. İtiraf ediyorum, çok eski zamanlarda Attilâ İlhan'ın fikir yazılarının etkisi altına girdiğim karanlık bir dönemim oldu. Bu dönemde onun gazıyla Malraux okuduğum ve beğendiğim de oldu. Umut da o günlerin hatrına yıllar evvel mezatta satın alıp öylece beklettiğim kitaplardan biriydi. Ama İspanya İç Savaşı konulu, hem de Attilâ İlhan çevirili bu eserin 50. sayfasına geldiğimde halen zerrece içine giremediğimi, ne anlatım şeklinin ne de anlatılanın ilgimi çektiğini fark ettiğimde, gençliğimde kendime tabu saydığım bir işi yapıp bırakıverdim kitabı bir şerefsiz gibi. Şair Attilâ İlhan'ı hâlâ severim bu arada, nazire bile yaptık zamanında, akşamları bir roman gibi bitiren bu azgın akan şairimize.


Philip Roth'un Türkiye'de olaylara neden olan, yayıncısının başına bela olan "Portnoy's Complaint" romanı zaman zaman sesli güldürecek kadar eğlenceli, Ellez'in eşek derisi gibi uzattıkça uzattığı yerlerdeki yeknesaklığı saymazsak, gayet sıkı romandı:

“I am the Raskolnikov of jerking off – the sticky evidence is everywhere!”

Refik Halat Karay'ın Türkçe inceliğini, benzetmelerdeki zarafetini, öykücülüğe öykünen 25 yeni yazar bir araya gelsek ancak taklit ederiz. "Memleket Hikâyeleri"ndeki bazı öyküleri ayıla bayıla okudum, üşenmeyip birkaç da alıntı çakayım yarın öbür gün bari. (Bu arada Karay'ın soyadını nasıl aldığıyla ilgili hikâyeyi bilenler bilmeyenlere anlatsın, uyduruk bile olsa şahane hikâyedir.)

ARAYA PARÇA: Hayatta bağdaşmayacak bazı kavramlar var. Mesela, Bülent Ortaçgil ve tavuk döner.

Murat Uyurkulak'ın öykülerinden mürekkep "Bazuka" da ustaca yazılmış bir kitap olmasına rağmen, ondaki romacnı reflekslerinin öykünün teğellerini attırdığı noktalar var. Mizah duygusu, kör-karanlık pervasız ve bir o kadar da rahat üslûbu kalacak aklımda.

Murat Belge, "Genesis"de özellikle Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Erol Toy'un "özcü" romanlarını pek fena madara ediyor, iyi de ediyor.

ARAYA PARÇA: Yine Philip Roth'tan:

“I am marked like a road map from head to toe with my repressions. You can travel the length and breadth of my body over superhighways of shame and inhibition and fear.” 

"Ölümsüzlük"'ü okuduktan sonra, Milanım Kunderama kum doldu, atmaya kürek gerekti. Yıllar sonra tekrar döndüm bu romanla ona, şimdi külliyata dalma isteği var içimde.

Daha üçte birini anca okudum ama Kazuo Ishiguro da tam bir yaratıcı-edebiyat-atölyesi mükemmeliyetinde yazıyormuş hele. "When We Were Orphans" adabınca yazılmış, dört başı mamur bir roman. Orhan Kemal'in Sait Faik'e dediği gibi "imajinasyon" yapmıyor Ishiguro.

29 Eyl 2012

İçedönükler, sözüm size

Yalnız aşağıdaki yazıyla ne de güzel pişti oldu hele bu görsel...


27 Eyl 2012

Büyüklenmenin yeni şekli alçakgönüllülük


Yarım ağız bir sosyal medya kullanıcısı olarak kısık ateşte pişmiş bazı gözlemlerim var, sevgili Susuzörenliler. 

Kibir ve gösteriş, başta Feysbuk olmak üzere, sosyal medya varoluşumuzun hem yakıtı, hem son ürünü yerine geçiyor. Tabii bunun aşikâr örnekleri olan "bilmemnerde bilmemne keyfi" (bunun için bir algoritma yazsa aslında programcı abiler, basalım butona, rasgele versin mesela, 'barcelona'da kıymalı pide keyfi' / 'develi'de bubble tea keyfi' / 'beşinci caddede boğma rakı keyfi' gibi) formatında tivit sıçmaktan ya da 'bakın ne kadar eğlenceli bir hayatım var' alt metinli içmeli-sıçmalı feysbuk resimleri koymaktan söz etmiyorum. Bunun ardını deşelemek için dekodere falan da ihtiyaç yok. Orada zaten alan memnun satan memnun. Diğer yandan zaten bundan kaçamazsın da. Bizzat "profil resmi" denen kavramın varlığı bile sosyal medyanın bu kibir damarı üzerinden yürüdüğünü, seni de ister istemez oraya yönlendirdiğini göstermeye yetiyor. Bundan sen ben ve bizim oğlan âzade değiliz elbet.

Ama şimdilerde yukarıda sözünü ettiğim görgüsüzlük soslu kibrin hoş karşılanmadığı, alay konusu olduğu çevrelerde başka türlü bir büyüklenme biçiminin, başka türlü bir 'beni beğenin' feryadının devreye girdiğini görür gibi oluyorum. Bu etki en basit şekliyle kör gözüne, bodoslama bir alçakgönüllüğü övünmeye payanda ederek, bir nevi hançeri tersinden saplayarak sağlanıyor. Büyüklenmenin bu varyantında; hiç de cool, heyecan verici, seksi olmayan şeyleri yaptığınızı cümle âleme gönül ferahlığıyla, kaygısızca ilan ederek büyükleniyorsunuz.

Mesela; öyle rahat, öyle umursamaz, öyle cool bir insanım ki dün gece tek başıma sabaha kadar içip bokumda boğulmak üzereyken uyandığımı sosyal medyadan duyurabiliyorum. Bana ezik diyecekmişsiniz, anti-sosyal ya da yabanî diyecekmişsiniz; zerre umurumda değil. (Parantezsiz duramıyorum ama yeni Türkçe'de şu "ezik" kelimesi kadar nefret ettiğim bir kelime de yok. Kelimeden, her türlü çağrışımından, art anlamlarıyla vaz edilen o deli dolu yaşam tarzının kutsanmasından...)

Ya da erkekseniz eğer, tabiri affedin, 'götürdüğünüz' değil, 'götüremediğiniz' kadınların hikâyelerini anlatıyor, 'dünya zikime, minare götüme' fıtratında bir adam olduğunuz izlenimini veriyorsunuz. Kimsenin beğenmediği filmleri övüyor, herkesin tefe koyduğu bir ünlüye olan gizli sevginizi itiraf ediyor, eşek-bağlasan-durmaz mekânlarda yediğiniz akşam yemeklerini ballandıra ballandıra anlatıyor, dalgınlıklarınızı, gaflarınızı, başarısızlıklarınızı en ince ayrıntılarla tarif ederek hep aynı mesajı veriyorsunuz: Bakın bana, sizin kendinize bile itiraf edemediğiniz arızalarınızı ben cümle âlemin önünde anlatıyor, kendimle dalga geçiyor, sıfır komplekskli, şahane bir insan evladı olduğumu yüzünüze yüzünüze çarpıyorum.

Tamam, bunun içinde niyet okuma da var, çuvaldız batırma da var; ama az buçuk da hakikat yok mu?

24 Eyl 2012

Dayı ve "Dayı"nın Hikâyesi

Dayı şu:

Dayının adı Hasan, memur emeklisi. Beli günden güne bükülüyor. Portatif sandalyesine kendi oturmuyor son zamanlarda. Kovayı, yemleri, alet edevatı koyuyor onun üstüne, eğilip kalkmamak için. Yaz kış balık bekliyor Dayı. Koyun bu az rüzgâr alan kuytusunda, denizden çıkıp hayatını değiştirecek bir kadını, eski bir dostu, geciktikçe geciken memleket otobüsünü bekler gibi. Sessizce, istifini bozmadan, aldırmadan gelen geçene balık bekliyor. Gözlerine yakından baksanız, korkarsınız, ‘ölmüş bu adam’ dersiniz. Dayı diyorlar ona, ben de öyle diyorum. Bu lâkabın hikâyesini tek bilen Halil Abi. O da anlatmıyor. Rakı bardağını tüy gibi bırakıp masaya, gözlerini kısıyor ve “Boşverin,” diyor, “uzun hikâye...”

"Dayı"nın Hikâyesi şu:

Ben hikâyecinin Halil Abisi gibi yapmiyim "Dayı"nın hikâyesine ucundan değineyim. "Dayı" Ege Bölgesi'nin en hülyalı ve en laz arkeoloğunun ömür boyu üzerinden atamadığı ateletten kurtulması, topluma ve Türk edebiyatına kazandırılması için tasarlanmış bir girişim çerçevesinde yirmi bin fersahlık mesafeden kendisine gönderilmiş olan bir metin başlangıcıydı. Bir hevesle başlanıp çekmecelerde ya da Afrika'daki kanserojen elektronik çöplüklerinde çürümeye bırakılan milyonlarca metin gibi bunun da arkası gelmedi. Hem "Dayı"yı, hem "Dayı"nın alıcısını rüzgâr aldı götürdü... 

"Dayı"ya devam etmek isteyen başka arkeolog varsa buyursun. Rehavet Havası boydan boya kazı sahası.

20 Eyl 2012

Her Şey İnanılmaz

Genç yaşta geçirdiği hastalık yüzünden sakat kalan ve 1958 yılından beri çöpten topladığı malzemelerle bir helikopter inşa etmeye çalışan, Honduraslı Agustin Amca'nın hikâyesi. Bu âlemde hikâye biter mi la...

 

Başlık bulamadım buna

Franco Zecchin - Sicilya

Yazarlığın 10 kuralı

Elmore Leonard diyor ki:

1. Kitaba hava durumuyla başlama.
2. Prologdan kaçın.
3. Diyalog yazarken "dedi"den başka fiil kullanma.
4. "Dedi" fiilinin önüne asla zarf getirme.
5. Ünlem işaretinin bokunu çıkarma!
6. "Birdenbire" ya da "birden ortalık karıştı" gibi tabirler kullanma.
7. Lehçe ve şive kullanımında tutumlu ol.
8. Karakterlerin ayrıntılı tasvirlerinden kaçın.
9. Yer ve nesnelerin de.
10. Okuyucunun atlamaya meyilli olduğu kısımları çıkar.


19 Eyl 2012

Tirşe bir telaş

Çocuk kitabı önerisi: Bülent Ortaçgil'le renkleri öğreniyorum.

Julian Barnes: Kitaplar ve kitap sevgisi üzerine...

2012'de online yayınlanan en sıkı bilim makaleleri.

101 terk edilmiş ev.

Expres ekibinden sağlam Türkçe kaynak.

Dünya intihar oranları aşağıdaki gibi. Bu vesileyle Uruguay halkına seslenmek istiyorum. Sevkili Uruguaylılar, seviyorsanız gidin konuşun lan, ne bu ergen gibi intihar etmeler falan!


İntihar deyince, Milan Kundera'nın "Ölümsüzlük" romanında bir hikâye var. Manyak kızın teki intihar etmeye karar veriyor. Manyaklığı bundan değil tabii, seçtiği yöntemden. Şehir dışında işlek bir otobanın orta yerine çöküp beklemeye başlıyor. İlk araba buna çarpmamak için direksiyon kırıyor, adam ağır yaralı. İkincisinde bir aile var, onlar da direksiyon kırıyor, üç ölü. Gelen üçüncü araba da aynı sebeple bariyerlere bindirince, kızımız intihardan vazgeçip en yakın telefon kulübesinden polisi arıyor. Kazaları haber verdikten sonra da hayatına devam ediyor. Şimdi soruyorum sevgili Montevideolular, bu kızımızın yaptığı taammüden cinayet sayılır mı, sayılmaz mı?

18 Eyl 2012

Çalışkan Alaman

Alamanlar çok çalışmıyor sevgili Ulubeyliler, verimli çalışıyor. Aha rakamlar ortada:


17 Eyl 2012

Eşek şakası

Salman Rüşdü, Humeyni'nin kendisi hakkındaki ölüm fetvasını verdiği gün arkadaşı Bruce Chatwin'in cenazesine katılıyor. Cenazede arkasında oturan, Amerikalı hınzır yazar Paul Theroux durur mu, bizimkini dürtüp, "Salman, artık haftaya da senin cenazene geliriz," diyor.

Beni patronize etme!

Ugandalı abiden gelen kontraya dikkat yalnız. Muhammed Ali zarafetinde...

Başta güney ülkeleri olmak üzere koca Evropa’yı inim inim inleten ekonomik krizi konjonktürel nedenlere ya da bankacıların açgözlülüğüne falan bağlayan kanaât doktorlarına, bütünüyle ideolojik yapılar olan IMF, Dünya Bankası falan gibi kurumları halkların gül hatrı için acı reçeteler yazan iyi kalpli, babacan birer doktor amca gibi göstermeye çalışan yeteneksiz ekonomi yorumcularına inanmıyorsunuz değil mi sevgili Banazlılar? Aman inanmayın!

(İtibarı bunun kadar yerlerde sürünen bir meslek olabilir mi bu arada? İktisatçıymış! Oğlum sen fayda-maksimizasyoncu, tersine-hedonist karton karakterlerinle modelleme yaparken, dünya battı gitti ya la! Son cümle Hayalet Komser dublajıyla da okunabilir pekâlâ.)

Neyse şimdi ekonomik kriz çok sıkıcı konu biliyom, ben zaten oradan hareketle Batı medyasında, özellikle de Alamanya’da gözlemlediğim bir sıkıntıya değinip, senede bir kere düğüne gidip pistten hiç inmeyen Handan Teyze gibi kurtlarımı dökmeye geldim. Müsade edin...

Krizin patlak verdiği andan itibaren titiz bir medya araştırması falan yapmış değilim, tek özelliğim normalden biraz fazla gazete okuyan bir insan olmam. Ve bu okumalarımda Alman medyasında yapılan yorumlarda ve hatta objektif yazılan/yazılması gereken haberlerde bile varolan himayeci, tepedenbakan, “patronizing” yaklaşım beni tiksindirdi, hayattan soğuttu. Özellikle Yunanistan’la ilgili haber ve yorumlarda ayyuka çıkan bu benmerkezci, burnubüyük, bu her-şeyi-ben-bilirimci yaklaşım; en çok da Fransa ve Yunanistan’daki seçim sürecinde rahatsız ediciydi.

Mesela, hesapça halka ve olaylara soldan bakan, liberal miberal Der Spiegel’de bir yorum yazısı okuduğumu hatırlıyorum, Fransa’nın sosyal demokrat cumhurbaşkanı Françoise Hollande seçilmeden önce. Görsen böyle, nasıl aba altından sopa gösteriyor, hani niyet okuna cihazın olsa elinde şöyle bir şey çıkar: “Sakın ha, sakın o servet vergisini koyma, sakın kemer sıkmaktan vazgeçme, sakın muslukları açma, sarkozy gibi ol, merkel gibi ol, solcuysan solculuğunu bil, schröder de solcuydu, ona laf ettik mi, git kültürde sanatta falan solculuk yap, seçilene kadar vaatlerde bulunmanı anlarız ama sakın onları uygulamaya kalkma, vay vaat ettiklerini yapmadı diye seni eleştirmiycez bak, söz veriyoruz, sakın ola çomak sokma, krizi büyütme, zaten karakter olarak yunanistan’dan italya’dan farkınız yok, bir de sizi taşımayalım sırtımızda amına koyiim, efendi ol, biz her şeyin doğrusunu biliyoruz, kulak ver, merkel’i dinle, otur aşağı!”

Almanya’da ekonominin iyi gitmesi, 2006 Dünya Kupası ile birlikte pozitif milliyetçilik denen sapır saçma bir nanenin genel kabul görmesi, Evropa batarken milletin bunların ağzına bakması falan derken; Alaman medyasının bir bölümü de gemi azıya aldı anlayacağınız.

Hele o Yunanistan’la ilgili yazılanları görseniz. Birinci seçimden sonra sosyalistlerin iktidara gelmesi ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkınca, en anlı şanlı sosyal demokrat Süddeutsche’den tut da şehrimizin hesapta solcu gazetesi Tagesspiegel’e kadar, öyle bir cadı avı, öyle bir “öcüüüü” hissiyatı baş gösterdi ki, tiksinirdiniz hepsinden. Nasıl yükleniyorlar Yunan solcularına, nasıl aba altından sopa gösteriyorlar Samaras'ı seçsinler diye Yunan halkına. Argüman da ne? Bunlar iktidara gelirse kemer sıkmaktan vazgeçecek, ülke büsbütün boka batacak, kriz derinleşecek. Ama hiç biri şundan söz etmiyor: Yunanistan zaten iki senedir sizin istediğiniz gibi kemer sıkıyor, de facto olarak troyka tarafından yönetiliyor ama bırakın ilerlemeyi, tüm göstergeler daha da kötüye gidiyor... Atışmayı kazanan Çiçek Abbas’ın Şakir’e dediği gibi: Nabeeeerrr!... 

Öyle işte, daha gider bu mevzu ama yetsin şimdilik. Kustum rahatladım.

14 Eyl 2012

Çinlilik

Çinlilik de güzel kendine göre, dili başka, tadı başka:



Onda bunda şundadır

Şu solcular için:
http://ebookcollective.tumblr.com/archive

Şu iyi makale okumak isteyen, tehditlerden sonra Salman Rüşdü'nün encamını merak edenler için:
http://www.newyorker.com/reporting/2012/09/17/120917fa_fact_rushdie?currentPage=all

Şu kıyak sosyal bilimci Emrah Göker'in bloğu:
www.istifhanem.com

Şu bugünlerde "Portnoy's Complaint" adlı romanıyla mesai saatlerimi neşeye boğan Philip Roth ile Wikipedya arasındaki mücadeleye dair:
http://www.theatlanticwire.com/entertainment/2012/09/internet-stain-philip-roth-wikipedia-entry/56646/

Şu da Werner Baba, "sözde" hipsterler hakkında yorum yaparken:


15 Ağu 2012

Foto-dönüş

Kanadalı fotoğraf sanatçısı Donald Weber'in şu eseriyle bloğumuza dönelim gayrı...


25 Tem 2012

17 Tem 2012

RÜYA / Kitabi Haiku - 1



Umut
Ölümsüzlük
Başkasının rüyaları
Benden önce bir başkası


11 Tem 2012

Harabe güzelliği




Berlin yakınlarındaki Vogelsang'ta bulunan terk edilmiş Sovyet üssünden manzaralar. Devamı Ayna'da.

10 Tem 2012

Teldolap



Teldolap konusu enine boyuna tartışılsın, teldolabın hayatımızdaki yeriyle ilgili konferanslar düzenlensin, adi teldolap kapaklarının yerine çakılan çivilere en az üç oturum, kanırtınca dahi açılmayan teldolap çekmecelerine de bir keynote konuşma ayrılsın isterim.

3 Tem 2012

Solo Test

Solo test konusu enine boyuna irdelensin isterim. 

2 Tem 2012

Kemboy Polat



Hem çamuruz vallahi, hem yüzsüz; söyleyince kızıyorsunuz. Sen kalk Kenyalı zenci atleti Türk vatandaşlığına geçir, böyle bir yasal gereklilik olmadığı halde adını değiştir, adamcağıza da soyadı olarak Arıkan'ı münsaip gör. Arıkan nedir lan? Dalga geçer gibi adamla. Tabii Arıkan soyadını önerenin Polat adını niçin önerdiğini bulmak için de dahi olmaya gerek yok.

Bu ad değiştirme saçmalığıyla ilgili evvelce başka bir yere de şunu yazmıştım. Yeri geldi akratıveren şuraya, canı sıkılan okusun, okuyup minder yapsın, türkçe karakter eksikliğine bakıp da tatava yapacağına çıksın iki hava alsın, daldan kayısı çalsın:

Kartal Reşat Fırıncıoğlu kimdir? 

ricky winslow olarak bildigimiz, severek izledigimiz bu basketbolcu arkadasimiz hepimizin bildigi teknik nedenlerden oturu turk vatandasligina gecmeye karar veriyor zamaninda. buraya kadar sorun yok. ancak gelin gorun ki, artik yaninda yoresinde dolasan hangi isguzarin bok yemesiyse, kartal, resat ve firincioglu gibi ahenk dusmani, hunhar bir komboyu huviyetine islettirme gafletine dusebiliyor adam, durup dururken. babasi gercekten firincidiydi da, ilgili isguzar eleman mi onerdi bu soyadini, kartal ve resat isimlerinin anlamlari gariban ricky'e soylendi mi, ricky bu ismi aldiktan sonra kendisini resat diye cagiran birileri oldu mu, kendisi ismini, ozellikle soyismini adam gibi telaffuz etme mutluluguna erisebildi mi omru boyunca?. bu ve bunun gibi bircok soru cevapsiz duruken sittin senedir, kartal abi basketbolu birakmis ve yurduna donmustur muhtemelen, bes para etmez cifte pasaportuyla... en kotusu de, ya kartal kaan'la tanisip ondan etkilenerek kartal isminde kendisi israrci olduysa winslow. 'sari sari liralar / ellerinde kinalar' sarkisini dusurmuyorsa dilinden:

.

21 Haz 2012

Havalaler Gişesi

Kemer sıkma politikaları, beyaz türkler falan derken aklıma geldi. Bizim Arap, Ahmet Haşim yani, bankada çalışıyor bir dönem. İstanbul'un sularının tadına bakarak hangi kaynaktan geldiğini anlayan bir adamın dört duvar arasında, veznede müşteri eskiterek mutlu olacağını düşünmek kâbil değil tabii. Aşağıdaki mektubu arkadaşı Abdülhak Şinasi Hisar'a yazıyor:

Sevgili kardeşim,  
Bankaya başlayalı sizi göremedim. Ve saat dokuz buçukta girip akşam altıda çıktığımıza nazaran görüşmek bundan böyle de müşkül olacak. Bankanın mektuba lâyık kâğıdı da yok. Onunçün bu kâğıt parçasına yazıyorum.  
Beni 'acreditifs'ler gişesine koydular. Gerçi kolay bir iş, fakat beyaz saçlı ve girdiği gün hesapla alışverişim yok diyene verilecek bir vazife değil. Sıkılıyorum, utanıyorum ve ortada çırılçıbalak duran bir adam gibi olduğumu zannediyorum. Bir ufak Yahudi veya Rum çocuğunun kolayca yapacağını ben burada yanlış yapmaktan korkarak titriyorum. Sonra müşterilerle görüşmek lâzım. Bazıları terbiyesiz, bazıları kaba, bazıları hiddetli, bazıları mağrur, hepsi ile bir meyhaneci çırağı veya bir 'berber' gibi terbiyeli, halim, mütebessim ve hürmetkâr olmak lâzım.  
Bu vaziyete, her şeye rağmen nihayet bir hafta tahammül edebileceğimi zannediyorum. Patlayacağım. pardösümü alıp bir daha dönmemek üzere bankadan çıkacağım saatin hulûlünden evvel size hem dert dökmek, hem danışmak için bu satırları yazıyorum. vaktiniz olursa bana bir dakika uğramaz mısınız? 'Havaleler Gişesi' diye kapıdan sorarsınız.

19 Haz 2012

Beyaz Türkleri Niçin Öldürmeliyiz?*



Çünkü onlar atik adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kredi kartları gibi esnek
Devedikenleri gibi arsız
Kayıtsızca boşvererek yaşarlar.
Aptal, kibar ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları yoksa da
Zengin görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Hiçbir şeyi ciddiye almaz ve herkese gülümserler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Birgün olsun Alaçatı akıllarına gelmeden
Düşünmezler...
Ve birbirlerinin kuyusunu kazarak
Servetlerini büyütmeye çalışırlar.

Beyaz Türkleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar astlarını ezerler
Seslerinin tonu yumuşaktır ama
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Renkli gazete okur ve haksızlığa
Kendileri uğrarsa bile karşı çıkmazlar.
Adım başı ucuzlukçu olsa da şehirlerinde
Hep marka giyinir ve her zaman
Sinekkyadı traşla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim göstermeliktir.
Her gün dişlerini fırçalar
Ve lenslerini ancak yatarken çıkarırlar.

Beyaz Türkleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca bile kavga etmezler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Partilerde ve davetlerde giderler.
Şarkı söylemekten utanmaz, kederlenmekten utanırlar
gülmek şart eğlenmek amentüdür
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Sonradan görmeliğin kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Astlarından bir adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında azarlarlar.

Beyaz Türkleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olmayanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet; doğumhane, evlendirme dairesi ve mezarlıktır
Devleti sevmez, en çok da ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde er paylayacak kadar
Ama bir müdür karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denince frapuccino ve otomobil fiyatlarını bilirler
Plaza, AVM ya da boğaza nazır cafede oturup
Oniki ay ilgi beklerler gelen geçenden.
Dindar değildirler, ahret korkusu bâki
Ama bir kadının türbanından
Siyasi analiz yapacak kadar bıçkındırlar
Primlerini aldıktan sonra yılda bir kez
Avrupa’ya giderler!..

Beyaz Türkleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar uçaklarda güneş gözlüklerini çıkarmaz
Parfüm ve krem kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Neler aldıklarını ve daha neler alacaklarını anlatırlar.
Para içinde yüzdükleri halde, nankörlükle
Kendilerinden daha zenginlere özenirler.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, başka bir ülkedeki
Kökenlerinden ve akrabalarından söz ederler.
Kabadırlar trafikte sövmeyi bilecek kadar
Ama sitelerine girer girmez kendilerine gelir
Herkese gülümserler...
Ve sonra şaşarak pisliğine ve düzensizliğine
Amele dolu şehrin müptezelliğinden konuşurlar.

Beyaz Türkleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, kış tatilinde kar yağarsa
Ve yaz güneşi derilerini bronzlaştırırsa severler.
Hayal güçleri kıttır, ama her türlü yeniliğe
-Bu işlerine yaramayacak bir app bile olsa-
Sonuçlarına bakmadan inanırlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük beyinlerinin ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde...

BEYAZ TÜRKLERİ, SÖYLEYİN NASIL
            NASIL KURTARALIM?


* Şükrü Erbaş'ın klasik şiiri "Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?" üzerine cover çalışması. Şairi duyarsa, cüretimi bağışlasın.

17 Haz 2012

Kadınların "piç" erkeklere meyyal olduğu inanışına dair hikâyat


"Efendi takıldığımız, karıncayı incitmediğimiz bi zaman, sağdan soldan 'bak bilader, karı kısmı yırtık erkek sever, piç olacaksın, serseri gibi, kendinibilmez gibi davranacaksın' dolduruşunu yediğimiz gibi, soluğu Karakoyun Dericilik'te almış, sonra püsküllü deri ceketin dirsek başlarına acayip acayip yamalar diktirip Panama Terzisi Sabahattin Ağabey'e, dördüncü sınıf raybanın cilasını çekmeyi de ihmâl etmeden arz-ı endâm etmiş idik kırıştırma ihtimalimizi sevdiğimiz kişinin muhitinde. Efendiliği gömdük ya toprağa, piç olacaz ya hesapça; o sabah Çınaraltı Kahvesi'nde çıkan ilk taş çalma münakaşasına, daha çalanı çaldıranı sormadan müdahil olmuş, henüz olgunlaşmamış bir 'lise efsanesi' olarak şeref defterlerine geçeceğiz derken Muharrem Abi'nin torik gibi bir ıstakayı kafamıza geçirmesiyle birlikte efendilik günlerimize doğru şanlı bir geri çekiliş başlatmış, biz bu şeref defterlerine en fazla 'yımırta oğlan' kontenjanında gireriz realitesi ile mecburen yüzleşmiştik anamızın dizinin dibinde.

Sonra akabinde, güneşin sarsaklığını atıp ışın ışın ışıldattığı, Kömürcü Yaşar'ın kel kafası gibi şılarttığı başka bir gün, hesapça piç olucaz, akıl alacaz, yutulmuş küçük dil sayacaz diye; uzun kamyoncu malborasını kolumuza basıp, tüyü bitmemiş deriyi tahriş etmek suretiyle götümüze hardal sürülmüş gibi cıyakladığımız yetmezmiş gibi; tuzlu fıstığı eksik tartan kuruyemişçiye koyduğumuz posta etkili olunca, sahilde volta yöresinden halk oyunları sergilerken, yiyişme ihtimalini sevdiğimiz kişinin rüzgârda en mutena körfezleri cümlenin gözüne cakuzili banyo olan bacaklarına bakma ihtimalinden ürktüğümüz bir başka kişiye şöyle bir sertçe gözümüz kayıvermiş, siz deyin beş ben diyeyim on beş saniye sonra Marmara'da sarıkanat mevsiminin açıldığını bizzat sarıkanat kardeşlerimizle hemhâl olarak öğrendiğimizle kalıvermiştik. O günden sonra efendilik coğrafyasının en durgun akan nehirlerinden biri olmaya karar vermiş, şimdiki zevcemizle de bir muhallebi dükkânının tezgâhında boynumuz bükük servis yaparken tanışma şerefine nail olmuş idik."

Her işkembeci benim için Bayram'dır

Hep ben yazacak değilim ya, arada işi erbabına bırakıp kenara çekilmeli. Abasıyanık, işkembeciden bildiriyor:

"Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile...
(...)
Oturduğum apartımanın altında bir sütçü, onun karşısında iki marangoz vardır. Marangozlara hiç işim düşmedi. Nasıl geçindiklerine şaşar kalırım. Akşamlara dek uğraşırlar. Demek herkes benim gibi değil: Öyle ya, tam kırk sekiz senedir marangoza işim düşmesin.
(...)
Sabahları kalktım mı koşarım doğru bir kahveye. Bu kahve tertemiz, yedi sekiz masadan ibarettir. Sessiz insalar gelir gider. Bir köşede bezik, kaptıkaçtı, satranç oynarlar. Sahibi Frenk'le Yahudi kırması bir hatundur. Dünyalar kadar iyi kadındır. Kahvesine girer girmez:
- Bonjur Madam, derim.
- Bonjur mösyö, der, komantalevu?
(...)
Çoğu gün canım yemek istemiyor şimdi. Bizim mahallede bir işkembeci vardır. Temiz adam, çorbası da iyidir. Dükkânı öteki pis işkembeci dükkânlarına benzemez. Kâseleri antika, işkembesi de kar gibi beyazdır.
- Terbiyeli mi olsun Mansur Bey? der.
- Terbiyeli olsun Bayram, derim.
İsmi ister Bayram, ister Muharrem olsun, her işkembeci benim için Bayram'dır.
- Sirke sarmısak koyayım mı Mansur Bey?
- Koyma bugün. Evvelsi gün biraz dokandı, gaz yaptı. Bir limon alsın çocuk, sıkıver.
- Sizin geçen günkü limonun yarısı duruyor.
- Yok be?
Bayağı, çocuk gibi sevinirim limonun yarısının durduğuna. Bayram da bayağı çocuk gibi limonu sakladığına, beni sevindirdiğine sevinir.
(...)"


15 Haz 2012

Cardenio, Cevat ve Bir Avuç Fındık

Geçen gün eve giderken hem yarım kilo karışık çerez alayım, hem de Muzaffer Amca oradaysa iki lafın belini kırayım diye Kuruyemişçi Cevat'a uğrayacağım tuttu.

"Selamün aleyküm" deyip kuru fındık çuvalına elimi atmamla ortamın buza kesmesi bir oldu. Bizim Cevat'ın götü kalkmış, "Ağbi gözünü seveyim yeter artık, sen bari yapma," diye heyheylendi. "Neyi yapmiyim lan," dedim. "Abi şu çuvalı açalı bir ay oluyo, sattığım yarım kilo fındık, çuval yarısına indi amına koyiim," dedi. Ben mal mal bakınca devam etti: "Ağbicim, yav bi' gelen de başka bir şeyden tırtıklasın, biriniz de şu leblebi-nohut çuvalına el atın, iki kabak çekirdeği çitleyip gidin be sağdecim, neymiş bu fındık manyaklığı?" Canım sıkıldı tabii. "Oğlum," dedim, "siktirtme şimdi aşkının ızdırabını, şurda yediğimiz bi avuç fındık, tart neyse verelim parasını," dedim. Cevat kıvırdı bu sefer, "Ağbi parası değil mesele, ayıp oluyo böyle" falan diye bir şeyler geveledi bakraçtan beter yayvan ağzında.

Baktım eşek derisi gibi uzatacak bu muhabbeti, "Muzaffer Amca yok mu?" dedim. "Gitti," dedi. "Nereye gitti lan, sandalyaye yapışık değil miydi o?" dedim. "Gitti abi, cenaze varmış," dedi. Kimin cenazesi diye sorasım gelmedi, Cevat da muhtemelen bilmiyordu zaten.


"Hayırdır, ne yapıcaktın Muzaffer Amca'yı?" dedi. "Yahu," dedim, "Şekspir var ya, Muzaffer Amca'nın eski arkadaşı. Onun meğer kayıp bir kitabı varmış, benim haberim yoktu." Cevat bir yandan müşteriye 250 gram tuzsuz ay çekirdeği tartarken, bir yandan da bana bakıp, "Yapma yav, mevzu neymiş?" diye sordu. "Valla mevzuyu bilmiyorum da, oyun 1613'te oynanmış. Lâkin ortada tekst yok. Daha da ilginci oyuna adı veren Cardenio kim biliyo musun?"

Cevat müşterinin para üstünü verdikten sonra yeniden bana dönüp, "Ulan Don Kişot'taki Cardenio mu yoksa?" dedi. "Tam üstüne bastın! Bizim deermencinin maceraları 1612'de İngilizce'ye çevrilmiş. Senin Şekspir de muhtemelen hemen atladı üstüne, Cardenio da tabii romanın en şık, en deli karakterlerinden biri olunca, çakmış piyesi çakal."

Aşka gelen Cevat elindeki metal küreği kaju çuvalına daldırıp ucuna bir avuç kondurduktan sonra bana doğru uzattı, hani barış çubuğu niyetine. "Siktir lan, hayatta yemem," deyip geri çevirecektim ki, aklıma başka bir şey geldi. Aldım küreğin ucundaki kajuları ve Cevat'ın hassas terazisinin üzerine bıraktım. "Hesapla lan," dedim, "bundan sonra böyle, parasıynan tırtıklayacam." Cevat bunun üzerine, "Aman be abi, pişman etme," deyip kajuları tekrar uzatırken, tekrar mevzuya dönme ihtiyacı hissetti:

"Eee o zaman bütün bu postmodernizm tantanaları, metinlerarasılık, çaldımsa-miri-malı-çaldımcılık, hepsinin 500 yıllık tarihi var amına koyiim," dedi. "Aynen öyle," dedim kaju direncine son verip terazinin üzerindeki kajuları bir bir ağzıma atarken. "Bir de düşünsene," dedim, "kendi kültürlerinin belki de en büyük iki yazarı, dünya edebiyatının iki öncüsü, aynı metinde buluşuyor. Çok acayip işler..."

"Evet evet," dedi Cevat, "yarın öbür gün birinin sandığından çıkarsa yüzyılın kültür-sanat olayı olur yalnız." "He lan," dedim, "sansasyonuna doyulmaz." Sonra yarım kilo karışık çerezimi tarttırıp, parasını ödedikten sonra çıktım kuruyemişçiden. Pazenci'ye de uğrayacaktım, vazgeçtim. Maç seyretmek üzere eve doğru yürümeye koyuldum...

14 Haz 2012

Silah tüccarı Viktor






Çiçek gibi gazetecilik yapıyor adamlar hacı, sikimsonik holivut filmi  "Lord of War"la vakit kaybedeceğine, al Viktor'un gerçek hikâyesini oku.



Velespit meselesi

İyice futbol bloğuna çevirdin diyeceksiniz de mevzu Almanya-Hollanda rekabeti olunca kayıtsız kalınamıyor. 88'de Hamburg'ta oynanan Almanya-Hollanda maçında açmış bu pankartı Hollandalı taraftarlar. Diyor ki: 

"Büyükanne, bisikletini bulduk."


* Bunun gerisindeki hikâyeyi anlatmayem de mi can dostlaaam,  vikipedyalardan falan harp vakdi olanlara girip bakıverisiniz kendiniz he mi? (Gönlüm Mode) 

13 Haz 2012

Tükürük efsanesi

Hollandalı yazar Leon de Winter'e soruyorlar, o da yumurcak durur mu hiç, cevabı yapıştırıyor:

SPIEGEL: Did you like it when Dutch footballer Frank Rijkaard spat twice in his German opponent Rudi Völler's hair during a World Cup match between the two countries in 1990?

De Winter: Rijkaard wanted to communicate to Völler that he was a piece of shit. But he didn't get any reaction, which was disappointing.


6 Haz 2012

Karanfil deste gider*

karanfil deste gider
hah hah ha nanay
kokusu dosta gider
hah hah ha nanay
nanay nanay

* Neşeye esenliğe bakar mısın? Hah hah ha nanay diyor adam. Bir bu, bir de "Vur davulcu vur davulu güm güm gümlesin." Bunların yeri ayrı göynümde.

25 May 2012

Nir

Nir’in Brunnen Caddesi’ne ilk gelişi 2003 yılındadır. Hayfa’da siyaset bilimi okumuş, ailenin büyüklerinin bütün karşı çıkışlarına rağmen, belki biraz da onlara inat Almanya’da okumayı kafasına koymuştur. 2003’te altı aylık dil kursu için geldiği Berlin’de uzun bir süre bırakın bu bölgenin Museviler için önemini, Brunnen Caddesi’nin varlığından bile haberdar olmamış, Berlin’deki üçüncü ayında dil kursunda tanıştığı bir Fransız’ın ev arkadaşının evden ayrılması üzerine, Ruhleben’deki nefret ettiği yurt odasını terk etmiş ve apar topar Brunnen Caddesi’ne taşınmıştır.

Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir genç olan Nir, Brunnen Caddesi’ni iyi bilir. Başka işi yoksa – ki derslere pek gitmediği için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Esnafla pek içli dışlı olduğu söylenemez ama cadde üstünde ve caddeye açılan sokaklarda bulunan bar, meyhane, kafe, kahvehane ve bakkalların hepsine en az bir kere girmiştir. Görünüş itibarıyla bir Türk’ü andıran Nir’in, caddenin en köklü kurumlarından biri olan Kardeşler e.V.’nın kapısından içeriye adım atan ilk İsrailli olduğu doğrudur ama Sefa’ya sorarsanız oraya giren ilk yabancı olduğuna dair rivayete temkinli yaklaşmak gerekir. Bu konu Nir ve Sefa’nın da olduğu bir ortamda tartışılmış, Sefa’nın gür sesiyle, “Arkadaşlar, öncelikle yabancı ne demektir onu konuşmamız lâzım,” demesi üzerine bütün gözler ona çevrilmiştir. Türkçe bilmediği için söylenenleri anlayamıyor olsa da konuşulan konunun bir şekilde onu da ilgilendirdiğini sezmiş olan Nir de tıpkı kahvenin diğer sakinleri gibi Sefa’ya bakmış, Sefa, Nir’in o kahveye adım atan ilk yabancı olduğuna dair tezi şöyle çürütmüştür:

“Bakın beyler, yabancı demek oralı olmayan demektir. Şimdi burası neresi, Almanya. Burada yabancı kimdir? Alman olmayanlar. Yani sen ben hepimiz yabancıyız. Ha bu Nir kardeşimiz yerli mi? Hayır, o da yabancı. Ama buranın kapısından ilk giren yabancı değil. Buranın kapısından ilk giren yabancı, 20 yıl önce burayı devralıp kahve haline getiren Nevzat abimizdir.”

Sefa’nın bu sözleri üzerine konuyu tartışmakta olan kahve ahalisi hayal kırıklığına kapılmış, iri yarı, pos bıyıklı, hakkında burnunun Televizyon Kulesi’yle aşık atabileceğine dair rivayetler bulunan bir kahve sakini, olan biteni anlamayan Nir’i işaret ederek, “Lan Sefa siktirtme belanı. Yabancı derken bu gâvur gibi Türk olmayanları kast ediyoz işte. Bi’ akıllı sen misin amına koyiim,” diyerek konuyu kapatmıştır.

Devamında gelen gülüşmelerle morali bozulan, rengi atan Sefa, içtiği çayın parasını masaya attıktan sonra, Nir’i de koluna takarak kahveden çıkmış, sonra yeni arkadaşının kulağına eğilerek, “Ben işte bunun için Türk mekânlarına takılmıyorum. Hepsi kalın kafalı, zarafet yok adamlarda,” diyerek Nir'i parka doğru sürüklemiştir.

22 May 2012

Parçala Ralf

Parçala Ralf, meyhanenin en kalender, en iyi yürekli, en iyi niyetli, en tatlı dilli ihtiyarıdır hiç kuşkusuz. Kimseye kötülük etmez, kimsenin kalbini kırmaz, kendi kalbi kırılmış önemsemez, bağışlayıcıdır, genişgönüllüdür, Berlin’e rengini veren diğer zehir dilli ihtiyarların aksine, herhangi birine ufacık olsun bir laf sokma teşebbüsü bile görülmemiştir yetmiş küsur yıllık ömründe. Acı soslu kızıl Sonja’yla, meyhanenin önünden geçip gittiğim gün, geç bir saatte onu evine bırakıp, tekrar meyhaneye geldiğimde beni karşılayıp, masasına davet eden de işte bu Ralf oldu. Ralf’ın, ayaklı bir Çernobil, konuşan bir tarantula ya da insan sıfatına bürünmüş grizudan farkı olmayan, sırtına kuru kafa resmi çizip altına “Uzak durun! Ölüm tehlikesi!” yazsanız başta kendisi olmak üzere, kimsenin yadırgamayacağı Patates Klaus’la aynı fikirde olması dünyanın birçok bölgesinde esaslı bir kıyamet belirtisi sayılabilirdi aslında. Ama, söz konusu Sonja olunca standartlar da eğilip bükülüyor, şekil değiştiriyor ya da büsbütün buharlaşıp havaya karışıyorlardı. Ralf yaz kış üzerinden çıkarmadığı el örgüsü yeleğinin cebinden bir avuç fındık çıkarıp ağzına attıktan sonra, “O kızdan uzak dursan iyi edersin,” dedi. “Sen de mi Ralf?” deyip hışımla kalktım masadan. Diyeceklerini yaşayarak öğrenmek yerine onun konuşmasına izin verseydim, şimdi Sonjaların en gencinin yaşadığı apartmanın kapısında, korkak bir kedi gibi büzülmüş zili çalsam mı çalmasam mı diye düşünüyor olmazdım.

21 May 2012

Tablet bira geliyor

Memleket tarihinin ilk ve son süper kahramanı Küçükyılmaz'ın efsanevî "tablet bira" projesini en sonunda hayata geçirmek için gerekli adımları attık, sanayide kimyevi madde artıma atölyesi olan, "alaylı" bir kimyager kardeşimizle. Haliyle işler biraz yoğun şu ara, patent başvurusuydu, teşvikiydi, işçisiydi, binasıydı derken Rehavet Havası'na süre kalmıyor kimi zaman. Hele şu ürünü hayırlısıyla piyasaya sürelim birkaç hafta içinde, yeniden dönerim günlük tempoma. Bu arada bizim ortağın bir teyzesi var, zavallıi onun hikâyesini anlatayım size:

"Yakın bir arkadaşımın 120 kilo çeken zavallı teyzesi Hesna, yaşadığı şehrin ihtiyar aktarına çok güveniyordu. Adamın kimbilir hangi dağ başından bulup geldiği otların zayıflamaya yaradığına dair yaygın bir inanış vardı. Bunun üzerine sokağa bile zor çıkabilen Hesna teyze, aktarın dükkânından ayrılmaz oldu. Her seferinde yeni bir formül uyduran aktar, teyzemizin eline her gelişinde başka türlü bir karışım tutuşturuyor, teyzenin kilosunda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, utanmazca ona yeni şeyler satmayı sürdürüyordu. Aktardan aldığı otları ve çayları kaynatıp içe içe bir hal olan Hesna teyze, en sonunda çok nadir görülen bir ottan zehirlenerek hastaneye kaldırılınca bu ot sevdasından vazgeçti. Neyse ki ölümden dönen Hesna teyze hastaneden çıktıktan sonra, dizlerinde kalan son kuvvetle aktara gidip, farklı çay ve otlarını muhafaza ettiği tahta kutuyu adamın kafasında kırıverdi. Hesna Teyze şu anda 130 kilo. Boyu da 1.50, bahis oranı gibi. Geniş kuponlarda düşünülebilir."

15 May 2012

Aslansoypençe'nin hikâyesi

Yaşar Kemal'den bir buçuk sayfada yoğunlaştırılmış Türkiye tarihi. Süleyman Aslansoypençe soyadını nasıl belirledi?


*Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti

İskoçluk demek rezillik demek!

Irvine Welsh ağabeyimiz edebiyat âlemine güneş gibi doğmasını sağlayan "Trainspotting"e "prequel" yazmış, Pazenci Hasan olmasa hiç haberimiz olmayacak. Amazon.com'dan özel plaket var adamın evinde, Amazon'un tarihinde bizim kasabaya gönderilen ilk kitabın alıcısı oymuş. Neyse, Welsh'in yeni romanı "Skagboys"dan haberdar olunca, Pazenci'nin dükkânda Trainspotting'ten favori repliklerimizi gözden geçirdik. En fiyakalısında mutabık olduk:

"İskoçluk demek rezillik demek arkadaş! En aşağının da aşağısındayız. Bu sikimsonik dünyanın boku püsürüyüz en fazla. Medeniyetin görüp görebileceği en rezil, en sefil, en alçak, en acınası pisliklerden ibaretiz. İngilizlerden nefret edenler var. Ben etmiyorum valla. Tamam hepsi sikko. Ama bir de bize bak; biz bu sikkoların sömürgesi olmuşuz. Sömürgesi olacak adamakıllı bir ulus bile bulamamışız. Gözünün feri gitmiş bir sürü götkafalı yönetmiş ülkemizi. İşler hakkaten bombok Tommy ve dünyanın bütün temiz havasını da ayağıma getirsen bir boka yaramaz!"

14 May 2012

Mutluluğun tarifi çok açık

Antep, Ankara, Antalya...


Fotolar Gugıl'ın sitrit şeysinden. Berlin'de memleket izlerine devam etcem sonra da...

11 May 2012

Özel Dedektif Hasan (2)

Emel Koçgiri'ye yardım etmeliydim. Emel Koçgiri son umudumdu. Bilgisayarın başından kalkıp şöyle bir dolandım evin salonunda. Kafayı toparlamam gerekiyordu. Mutfağa gidip kullanılmış poşet çayları biriktirdiğim leğenden gözüme parlak görünen bir tanesini aldım, dünyanın hâlen çalışır durumdaki en eski su ısıtıcısının düğmesine bastım, mutfak balkonunun kapısı çarpmasın diye orada duran beyaz plastik sandalyeye oturdum ve suyun ısınmasını beklerken Emel Koçgiri'ye vereceğim cevabı kurguladım kafamda. Sonra çayımı hazırladım, Sarp Bakkal’dan bir gece önce yalvar yakar, veresiye aldığım sigaramdan bir tane çektim, bilgisayarın başına oturdum, sigarayı yaktım ve hâlâ kafaya alındığımı düşünüp işkillenmem rağmen Emel Koçgiri’ye bir cevap yazdım:

Merhabalar Emel Hanım, 
İlginiz için teşekkür ederim. Mesele ne olursa olsun elimnden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz. Sanıyorum konuyu yüz yüze anlatmayı tercih ediyorsunuz. O yüzden bana buluşmak için yer ve saat bildirirseniz orada olacağım. 
Saygılarımla, 
Özel Dedektif Hasan Kayador 

28 yıllık hayatımda Hasan Kayador adının önüne böyle fiyakalı bir sıfat daha geldiğini hatırlamıyordum. Bir saniyeliğine kendi yalanıma kendim de inanarak, zafer kazanmış komutan edasıyla kalktım bilgisayarın başından.

Münasebetsiz zil de tam o sırada çaldı zaten. Delikten baktım, üst kat komşumun lüzumsuz ergen oğlu Dangalak Mert. Açmayacaktım ama dikkatli bakıp elindeki tabağı görünce kararımı değiştirdim.

Dangalak Mert korkunç sivilceleri, kontrolsüzce büyüyen göbeği ve elindeki böreğin kokusunu bile bastıran kesif ter kokusuyla karşımdaydı.

"Hoson Oğbii, anneom börök yapmuş da sana da göndördü."

Hayatımda bir şeylerin ters gittiği kesindi. Önce Emel Koçgiri, şimdi üç gündür devam eden korkunç açlığın üzerine gelen komşunun börekleri... Hiç düşünmeden kaptım tabağı Mert'in elinden.

"Sağolasın Mert, selam söyle annene," deyip kapıyı kapatacaktım ki, Mert kapı eşiğinden içeriye bir adım atıp utana sıkıla yüzüme baktı. "Hoson Oğbii," dedi, "yavvv şey vağ mı sende? Hani sidi falan böylö?" 

Anladım aslında çakalın derdini ama ağlatmak için, "Ne sidisi lan?" dedim.

Dangalak Mert bu sefer yüz bulup, bir adım daha attı içeriye, kapıyı kapatıp kısık sesle: "Yavv Hoson Oğbii gayış mayış işte anlasana..." 

"Oğlum sidi mi kaldı lan? Hangi çağdasın sen Mert? Internet yok mu sizde?"

"Oğbiii var da kotanın amına koyduk, pederle de papazım, başka pakete geçirtimiyor."

"Lan arşivin de mi yok?"

Mert pis pis sırıtarak, "Oğbiii geçende sildiydim höpsünü de," dedi.

"Oğlum," dedim gülerek, "otuzbirden sonra öyle gaflete kapılır insan. Kendini kontrol et biraz."

Bu sefer utandı bizim Dangalak: "Yok be oğbiii öylö dööl, formot atçaktım da o yüzden yaniii."

"İyi peki," deyip, arka odada çekmecelere sığmayıp yerlere saçılmış CD, dergi ve kitap yığınının arasında eşelenmeye başladım. Davet etmediğim halde Dangalak Mert de ayakkabılarını çıkarıp arkamdan geldi. 

Etraftaki dağınıklığa ve benim pejmürde halime bakarak, “Hoson Oğbii yaaa, sen çok ocoyip adamsin volla,” dedi.

“Aferin lan Mert!” dedim. “Aferin! Çok güzel söyledin hakkaten!”


Kaçıran için 1. Bölüm burada!

Lenırt'la hoşbeşi severim

Lenırt'la hoşbeşi severim 
Sporcu ve çobandır kendisi 
 Ve de miskin herifin teki 
Takım elbiseyle yaşayan 

9 May 2012

"Shame"

Şöyle adamı protoplazmasına kadar sarsan, aklını alan, burçak yemiş tosuna çeviren bir roman okumuyorduk kaç zamandır sevgili kâri, farkında mısın? Tam da öyle şikayetlenir, debelenir, ustalıkla kurulmuş, her şeyi yerli yerinde ama ruh yoksunu romanlarla oyalanırken, Salman Rüştü Reçber ağabeyimiz, "Shame" adlı romanıyla bir güneş gibi doğdu haneme, sayesinde içim dışım şam şam şakıdı, çiçek açtı. Erik mevsimi malûm, iş bitsin de gidip Salmanıma devam edeyim diye tüm zamanların erik toplama rekorlarını alt-üst eder oldum. Bak ne diyor seninki:

All migrants leave their pasts behind, although some try to pack it into bundles and boxes-but on the journey something seeps out of the treasured mementoes and old photographs, until even their owners fail to recognize them, because it is the fate of migrants to be stripped of history, to stand naked amidst the scorn of strangers upon whom they see rich clothing, the brocades of continuity and the eyebrows of belonging.

8 May 2012

Özel Dedektif Hasan (1)

Sıfırı tükettim. Para yok. İş yok. Heves yok. Borç gırtlakta. Eş dost telefonlara çıkmıyor. Annem huzursuz, telefonlarına çıkmıyorum. Ben huzursuz, telefon edecek kontör yok. Hava zehir gibi sıcak. Evde terlemeden durmanın imkânı yok. Öylece Hollanda ineği gibi yatıyorum çekyatta.

İşte ben o sıcak, bungun, çekilmez Haziran günü, İstanbul'un bir kenar mahallesinde, dayıma ait olduğu için kira ödemediğim daracık evimdeki çekyatta öylece Hollanda ineği gibi yatarken, birkaç ay önce yaptığım bir saçmalık geldi aklıma. Alkolü fazla kaçırdığım bir gün, gelecek cevapları okuyup eğlenirim diye birkaç web sitesine "Özel Dedektif" ilanı bırakmış, sonra da bu saçma hareketimi tamamen unutmuştum. Aklıma geldi, nereden geldiyse. Birdenbire doğruldum çekyattan. Dizüstü bilgisayarın bataryası cartayı çektiği için İstanbul'un en izbe internet cafesinde bile bulunmayacak kadar eski, Windows 98 işletim sistemini yakasında bir çiçek gibi gururla taşıyan masaüstü bilgisayarımın açma düğmesine bastım ve ilanı neden verdiğim geldi aklıma. O gece kafam dumanlıyken, yıllar önce seyrettiğim bir Amerikan filmini hatırlamıştım. Oradaki karakter de aynen benimki gibi bir açmazın içindeyken böyle bir işe kalkışıyor ve sonra olaylar gelişiyordu. Bilgisayar nihayet açılında, verdiğim ilanı aramaya koyuldum önce, hangi sahte e-posta adresini kullandığımı görmek için. Rezilliğe bak:

ozeldedektifhasan@hotmail.com

E-posta adresi hotmail'le biten, kendine liseli gibi takma ad seçen bir özel dedektife hangi şaşkın iş verir ki? Şifreyi girip açtım posta kutumu. Penisimi büyütmek isteyen, kelliğimi önlemeye talip olan, Nijerya’dan bir türlü çıkaramadığı deve yüküyle parayı yurt dışına çıkarmak için 7 milyar dünyalının içinde bir gerizekalı beni bulanları eledikten sonra, Emel Koçgiri ismine takıldı gözüm. Emel Koçgiri’den gelen e-postanın konusu “Yardıma ihtiyacım var” idi. Bir yandan tıklarken, bir yandan da bu ilan verme saçmalığından herhangi birine bahsedip etmediğimi düşündüm. Kendini akıllı sanan habis ruhlu bir arkadaş tarafından kafaya alınmayı kaldıracak halde değildim.

Ama görünüşe bakılırsa, Emel Koçgiri’nin gerçekten de yardıma ihtiyacı vardı:

Detektif Bey, 


İlanınızı internette gördüm. Gizli kalması gereken bir konuyal ilgili yardımınıza ihtiyacım var. Umarım bana yardım edebilirsiniz. Lütfen bana bu mail adresinden ulaşın. 


Emel Koçgiri



ARKASI YARIN...

Çifte yaşam fındık fıstık


Herlinde Koelbl'in sergisinden. Gerisi burada. 

Hakim yaka, kloş etek, fiskos masası

Gençler yeter ama ya, geri dönelim artık bloğumuza. Mesela hakim yaka, kloş etek, fiskos masası gibi kavramlar çok şirin değil mi?

27 Nis 2012

Bombacının şehveti

Burada evvelce Uludere'nin bombalanması vesilesiyle Sabiha Gökçen'in tüyler ürpertici anılarından bir bölüm şeetmiştim. Şimdi başka bir şey okurken denk geldi, ruh kardeşliğine bakar mısınız?

1937'da İspanya İç Savaşı sırasında Franco'ya yardım amacıyla Nazi Almanyası'ndan kalkıp Guernica'yı yerle bir eden Alman hava filosunun komutanı Wolfram Freiherr von Richthofen, nasıl da heyecanlı anlatıyor:

"250'likler birçok evi ve su kaynaklarını yok etti. Yangın bombalarının yayılıp etki yaratmak için zamanı vardı. Evler tamamıyla imha edildi. (...) Sokaklar bombaların açtığı çukurlarla doluydu, tek kelimeyle şahane."

25 Nis 2012

Veresiye satan Edi



Berlinli sanatçı kardeşimiz Patricia Waller'ın yeni açılan sergisinden bunlar. Çocuğu hayvanat bahçesine ya da sinemada çizgi filme götüreceğine, buraya götür, gerçek hayatla tanışsın.