20 Ağu 2008

İdolllerim # 3

İdollerimden bir diğeri ise, sıkıntı verici havasına aldırmadığı bir Ege kentinde yaşar, hayatımın en kritik anlarından birinde aklımda o vardır aslında. Arkeoloji âleminin görüp görebileceği en kıyak adamlardan biridir, zira arkeolojiyi derin bir uykuya dalıverir gibi birdenbire bırakmıştır.

Şunu der bana:

"(...) bu "Gözlüklü zayıf çocuk"a mutlaka bir şey söylemem lazım:

Ömrümde hep ardından koştuğum, bir kaybedip bir bulduğum ve adını koyamayıp, hiç bir zaman da koymak istemediğim "Sis"i, yeniden indirdiği için "Ve Rüzgâr Beni Götüreceği" için bilemediğim yerlere, kendisine şükranlarımı sunarım."

19 Ağu 2008

İdolllerim # 2


Bir başka idolüm ise şair Bob Kaufman'dır. (Fransızlar ona "Amerikan Rimbaud'su" derlermiş. Artık övgü mü yergi mi siz yapın hesabını.)

Beat kuşağı şairlerinden olan Kaufman, 1963 yılında Kennedy suikastının ardından, Budist inançları gereği konuşmama yemini etmiş ve 1975 yılında, Vietnam savaşı bitene dek daha da azğını açmamıştır.

1975 yılında savaş bitince bir kafeye giden Kaufman, şu şiirle bozmuştur 12 yıllık suskunluğunu:

All those ships that never sailed
The ones with their seacocks open
That were scuttled in their stalls...
Today I bring them back
Huge and transitory
And let them sail
Forever

İdolllerim # 1


Herkesin idolleri var hayatta, benim idolüm de Bursa/Mustafakemalpaşalı Suat Tek'tir kıymetli okuyucular.

Hikâyesi şurada.

1 Ağu 2008

Akşam ezanı öncesi patlayan kavga

Hâlâ var mıdır bilmiyorum ama bizim çocukluğumuzda, mahalle yaşamaının temel taşlarından biri, olmazsa olmaz bir renk, günün finalini muştulayan folklorik bir atraksiyondu. Herkesin en az bir adet çabuk-parlayıp-hemen-sönen-akşam-ezanı-öncesi-kavgası vardı. Sudan sebeplerden çıkardı çoğunlukla, fazla uzun sürmezdi ve mahallenin imamı ezanı geciktirmediği sürece kimsenin burnu kanamadan biterdi...
Yaz gelmiş, okullar tatil olmuş, arapkavuran sıcakları yavaştan yüzünü göstermeye başlamış. Sanayiye ya da tabakhaneye çırak verilecek yaşa gelmemişsiniz henüz ya da anlayışlı bir aileniz var. Sabah alelacele atıştırılan rafadan yumurta ve babanın kahvaltısından artan çayla kahvaltı yaparken, göz ucuyla da TRT'nin sabi sübyanları zehirlemek için dünyanın öbür ucundan satın alıp getirdiği "Atlıkarınca" dizisine şöyle bir göz atıyorsunuz. Sonra ver elini sokak. O haftaların trendi neyse artık, yerine göre misketlerinizi, yerine göre gazoz kapaklarınızı, sporcu kartlarınızı, varsa eğer topunuzu alıp kalabalığa karışıyorsunuz. Bütün günü ‘yurt benim’den, ‘yağlı kayış'a; 'tüf tüf'den, 'yerde istanbul'a varana dek çeşitli oyunlarla geçirdikten sonra artık annelerin çağırma vaktinin yaklaştığı hissediliyor ve bunun uç verdiği huzursuzluğun rayihasi dolduruyor, adeta zehirliyor havayı. Günün finalini kıran kırana bir maçla yapıyorsunuz diyelim ya da iddiali bir misket partisiyle (bizim orda miskete cız denir bu arada). Yorgunluk iyiden iyiye hissettiriyor kendini, eve gitme vakti yaklaşıyor; açlık artık dayanılmaz hale geliyor, hele de öğle üzeri salçalı ekmek takviyesi yapmamışsanız vay halinize. Bir de tabii, akşamın yaklaşmış olmasının, yani iş ciddiye binerse kaçma ya da tam kavgayı başlatmışken anne tarafından çağrılıp, sıyırma ihtimalini güçlendirdiği ve bunun da kontrol mekanizmalarını erittiğini ilave etmeye gerek yok.

Netice itibarıyla, bütün bu etkenler bir araya geliyor ve tam da mahallenin akîl adamlarindan biri, ‘hadi artık dağılalım' diyecekken, asağı mahallenin çipil delikanlısı maçta kendine sert giren elemana dönüp okkalı bir küfür savuruyor ve ortalık birdenbire karışıyor. O değilse de, gazoz kapağı oynarken yaşanan ufacık bir ‘çizgiyi geçti-geçmedi’ tartışması iyiden iyiye alevleniyor ve birdenbire herkes önüne gelene dalarken buluyor kendini. Birkaç cılız tekme, üç beş yumruk girişimi, araya girenler, gaza getirenler, karşılıklı 'yarın görürsün'ler uçuşurken havada, imamın bıktıran sesi duyuluyor inceden ve kavga bitiyor. Anneler pencerelerde artık, bağırıyorlar. Taraflar burnundan soluyarak ayrılıyor olay yerinden ve bir gün sona eriyor. Belki yemekten sonra, aileler izin verirse, Almancı Fevzi'nin bahçesinden kayısı çalınacak, sokak lambasının altında toplanılıp muzır fıkralar anlatılacak ve daha birkaç saat önce yumruk yumruğa girenler can ciğer kuzu sarması olacak yeniden. Ertesi günün kavgasına kadar...

Daha az sıklıkla gerçekleşse de, bu kavgaların bir de sokakta örgü ören kadınlar arasında cereyan eden biçimi vardır ancak o çok daha derin bir konudur ve üstü de böyle kolay örtülmez. Belki bir gün anlatırız...

FOTOLAR:
Büyük fotoyu ben çektim.
Küçük foto İzzet Keribar'dan alıntı, Keribar'ın şahane fotolarına şuradan bakabilirsiniz.

Ummana dalarken

4-5 sene önce bir yaz mevsimi, Finike yakınlarında bir koyda çekmiştim. Ummana dalan kişi ise, zaman zaman bu blogda konu edilen, kızı Karl Marx'ı ayı sanan arkadaşım.

Gençlik duvarları yıkıyor

- Yolculuk nereye?

- Berlin.

- Duvarı yıktılar değil mi?