31 Oca 2008

Bart

Andrea Massari düşünmüş, ne de güzel düşünmüş:

30 Oca 2008

Kar yağarken içilen rakıya para verilmezmiş!

Akşam, 13 Şubat 1936

Tevfik adında biri dün gece Edirnekapı dışarısında bir meyhaneye gidip geç vakte kadar rakı içmiş ve sarhoş olduktan sonra para vermeden savuşmak istemiştir. Meyhane sahibi Hüseyin parasını isteyince Tevfik hiddetlenmiş ve:

-Bu havada rakıya para verilmez. Kar yağıyor, cebimdeki para ile otomobile binip evime gideceğim..

Demiştir. Bu yüzden çıkan kavgada Tevfik bıçakla meyhaneci Hüseyini kasığından tehlikeli surette yaralayıp kaçmıştır. Vaka polise bildirilmiştir. Yaralı Hüseyin baygın halde hastaneye kaldırılmış, Tevfik yakalanarak tahkikata başlanmıştır.

KAYNAK: Sağolsun, NY'deki bir kısım medya dikkat çekti. Çok mühim bir iş yapıyorlar, sonposta.org adresinde. Ben de bunu oradan aldım. Kayıtsız kalmayalım.

Vişne bahçesi

İş güç başı aştı, bulonk öksüz kaldı yine. Boş durmayayım bari, sağdan soldan çalıp çırptığım fotolarla, ilanlarla, linklerle devam edeyim. Ne edeyim?

26 Oca 2008

Afrika


Absürd Öyküler


Okuyanus'un belli temalar etrafında dolanan öykü derlemeleri var, kitapçılarda, kütüphanelerde, ganyan bayiilerinde falan gözüme çarpıyor. Geçende bizim goca kütüphanede mutad turlarımdan birini atarkene gözüme ilişiverdi, güzel de kapak yapmış haylazlar, attım hemen sepete. (Elde sepet taşımayı bir kütüphanede severim, bir de armut toplarken. Vişne toplarken sevmem mesela, ulan hiç bitmeyecekmiş gibi gelir o mini mini vişneler. Tadı da bir şeye benzese içim yanmayacak.) Neyse benim aldığım derleme "Absürd Öyküler" adını taşıyor.

Derlemede öyküsü bulunanlar: Aslı Erdoğan, Bozkurt Şener, Cem Mumcu, Derya Erkenci, Hasan Ali Toptaş, Metin Kaçan, Murat Gülsoy ve Yekta Kopan.

Absürd öykünün hakkını verenler: Aslı Erdoğan, Bozkurt Şener ve Murat Gülsoy. (Gülsoy'un kötü öyküsü var mı ki?)

Benim özellikle değinmek istediğimse, Aslı Erdoğan'ın müthiş bir mizah duygusuyla bezeli "Bir Delinin Güncesi" adlı öyküsü. Arkadaş o ne akıcı üslûptur, o ne zehir gibi kafadır, o ne yırtıcı dildir öyle. Derlemenin hakkı böyle verilir demiş Aslı Erdoğan. (Yakında aynı yazarın "Kırmızı Pelerinli Kent" romanına da değineceğim. Son yıllarda okuduğum en sağlam Türk romanı olduğunu söyleyeyim şimdilik.)

Aslı Erdoğan'ın öyküsünden iki alıntıyla bitirelim:

"(...) Sonra biz, Aristocular ve Platoncular olarak ikiye bölündük. Tartışmalar son derece düzeyli, yapıcı, yaratıcı bir çizgide seyrediyordu ki, Aristoculardan biri, bir Platoncuyu şişledi." (s. 15)

-----------------------------------

"(...) Bana nasıl böyle upuzun olduğumu sordu.

"Aslen Makedonyalıyım."

"Ben Makedonyalıları zenci sanırdım. İyi ki değilsin, Tımar Reisi zencilerden pek hazzetmez. Ülkenin ekonomisi ne durumda?"

"B.İskender'den beri düze çıktık. Vargücümüzle çalışıyoruz."

"Tanırım kendisini, yetenekli çocuktur." (s. 25)

Dişçi ve Pikaçu


Dişçiden korkarım, reklamı böyle olsa bile.

Memlekette karı-koca dişçilik yapıyorlar, bizim Pikaçu'nun yolu düşüyor bir gün. Diş çektirecek. Amcam asılıyor dişe morfinsiz, Pikaçu'da acı belirtisi yok. Soruyor, "Acıyor mu?" diye, cevap: "Hayır!" Az daha bastırıp, yeniden soruyor, cevap yine "Hayır!" Yüz ifadesine bakıyor, budist rahip edâsı var Pikaçu'da. Dayanamayıp diğer odadaki karısına sesleniyor: "Hanım şu bizim büyük kitabı bir getirsene!"

Pikaçu dediğimiz düz duvara dört adım atan, sıskalığına rağmen ayı ev arkadaşlarını inim inim inleten, metabolizmasına akıl sır ermeyecek bir adam. Aynı adamın kan görünce bayılması ise bambaşka bir muamma.

Evet Pikaçu, bugün seni seçtim!

Bakın zorlu hava şartlarına da dayanıklıdır kendisi, tek hareketiyle dağın başında bizi donmaktan kurtarmıştır bu fotoğrafın çekildiği gece:

23 Oca 2008

Dök zülfünü meydane gel

Kimi zaman bir şarkıyı ya da türküyü çok sevdiğimi, tesadüfen keşfediyorum; herkese oluyordur belki.

Bugün bürokratik bir işimi hallettikten sonra, sabah ayazında sokakta yürürken dilime takıldı Tanbûri Mustafa Çavuş'un hisarbûselik makamındaki bu şarkısı. (Bu bilgiyi şimdi aldım, makamdan falan anlamam.)

Nasıl bir esenlik, nasıl bir neşeyle doldum ben de anlamadım. Boş sokaklarda yüksek sesle mırıldana mırıldana ilerledim, hafifleyiverdim geç kalmış sabah kahvesi öncesi. Oracıkta bir yatak olsa, vurup kafayı huzur içinde uyuyabilirdim. Sonra internet sağolsun, eve gelip şarkıyı buldum, yeniden dinledim ve çok sevdiğime karar verdim.

Nevzat Atlığı yönetimindeki TRT korosunun yorumuyla şurada.

Şu da Ezginin Günlüğü yorumu.

Verdin cevap ünvan ile
Yaktın sînem Sûzân ile
Müştâk sana bin can ile

22 Oca 2008

Not!

Tarihe şu notu düşmek istedim sadece:

Şu anda internete bağlandığım kafenin sahibine kablosuz internet şifresinin ne olduğunu sordum, o da söyledi:

Kullanıcı adı: Falafel33
Şifre: Falafel33

Neşeme neşe katan bu asık suratlı amcamızı saygıyla selamlıyorum. (Şu anda bize bakıyor, bir kahveyle daha ne kadar oturacak bu nursuz herifler dercesine...)

CÖNK - 2

Avustralya Açık başladı, gümbür gümbür devam ediyor. Münasebetsiz saatlerde televizyon seyretmek de tenis-severliğin ceremesi işte. İlk turlarda, yerel saatle sabaha karşı saat 4:40'da biten bir Hewitt-Baghdatis maçı oldu mesela, akıllara zarar. Sırbistan'dan gelen, Nietzsche, Goethe ve Dostoyevski hayranı gözlüklü bir çocuk az daha dünyanın en kusursuz sporcusu olan Federer'i alt ediyordu, çocuğun adı Tipsarevic. Hiç sevmediğim Roddick ilk turda eleniverdi, içimin yağları eridi. (Roddick'i eleyen Kohlschreiber sonra gitti pisi pisine elendi Nieminen denen yavşağa, hem favorim gitti, hem paralarım.) Kadınlarda ise Petrova ve Kuznetsova gibi iki favori erkenden devrildi. Henin yine götürecek herhalde. Ama dikkati çeken gençler de yok değil. Venüs'e kök söktüren Domachowska, sonra tabii yoluna devam eden Radwanska ve artık tam anlamıyla olgunlaşan İvanoviç. Ama neticede herkesin kafasındaki soru: Federer bu kez yenilecek mi? (Tipsarevic bunun en azından teoride mümkün olduğunu gösterdi...)

Almanya'da Hristiyan demokratlar, işin demokratlık kısmından komple uzaklaşmaya başladı. Hesse eyalet valisi, son zamanlarda seçim kampanyası dahilinde doğrudan Türkler'i ve diğer yabancıları hedef alan sözler sarf etmeye başladı. Merkel de üstü kapalı destek veriyor. Yılbaşından önce Münih'te 70'lik bir Alman'ın, salak bir Türk'le aptal bir Yunan tarafından (ne güzel Türk-Yunan kardeşliği değil mi?) saldırıya uğraması aradıkları malzemeyi verdi sağcı politikacılara. İş banyo küvetinde kesilen kurbanlara kadar geldi, Schröder döneminde rahatlığa alışan Türk toplumunun az daha ses çıkarması gerekecek. İşten güçten fırsat bulursam, ayrıntılı yazıcam.

"Brassed Off": Sosyal içerikli, şahane İngiliz filmi, bu film üzerinden bando filmlerine ve sosyal içerikli İngiliz filmlerine değinmek gerekiyor. Bizde biliyorsunuz, Cem Yılmaz'dan sonra mesaj vermek yasaklandı. Oysa zamanında Levent Kırca'ya bırakmak yerine İngiliz toplumcuları gibi incelikle yapabilseydik bu işi, apolitiklik bu denli moda olmazdı. Adamlar Thatcher döneminin dalağını yararken, biz Özal dönemini Çıplak Vatandaş ve Banker Bilo serisiyle geçirdik.

Hrant Dink öleli bir yıl oldu, esir alınan sekiz askeri herkes unuttu, çocuklar kanlarıyla bayrak yapmakla meşgûl... Türkçe'nin en oturaklı sözcüklerinden biri olan "Memleket" büyüsünü yitiriyor her geçen gün, sıradanlaşsa yine iyi, soluklaşıyor, başkalaşıyor, anlamını yırtıcı kuşlara rehin veriyor.

Thomas Mann'dan Rehavet'e destek

ÇHA - Venedik

Ünlü Alman yazar Thomas Mann'dan, Rehavet Havası adlı bulonk sitesinde, yazarın Fransız Teğmenin Kadını adlı romandan hareketle ortaya koyduğu tezlerine üstü kapalı destek geldi.

Mann'ın, "Venedik'te Ölüm" adlı romanında, şu satırlarıyla Rehavet'e destek verdiği öne sürülürken; Napoli Lunaparkı'ndaki balerinde mahsur kalan Rehavet konu hakkında yorum yapmadı:

"(...) Kötü şeyler yazdığı sanılmasın: Geçen yılların yararı, kendisini ustalığından her an tam bir gönül rahatlığıyla emin hissetmesi olmuştu hiç değilse. Fakat bütün bir ulusun kutladığı bu ustalıktan o hoşnut olmuyor, eserini kıvılcımlı pırıltılar saçan bir dehanın belirtilerinden yoksun buluyor, zevk sahibi okurlarının, daha önemli bir üstünlük olması gereken içerik derinliğinden daha çok bu zekâ parıltılarından hoşlandıklarını görüyordu."

Thomas Mann'ın seksi fotoğrafları için tıklayın.

* ÇHA: Çocuk Haber Ajansı (Sloganı: Çocuktan Al Haberi!)

19 Oca 2008

Lüferin bolardığı sene

Lisede miydi, Balıkesir'de mi, Seferihisar'da mı neydi... Sol bacağı sağ bacağından iki parmak kısa, sağ kaşının yarısı yanık, kolu bileği tombul, elleri ipince, kafa-vücut orantısı değme matematikçiye kurdeşen döktürecek bir felsefe hocası arkadaşımız vardı. Ya da tarih hocası, belki resim-iş; bilemiyorum şimdi. Bu kıymetli hocamız ile gündelik hasbıhalimize dalmış iken yine bir tabiî teneffüs esnasında; sağ iç boşluktan kopup geliveren 125 kiloluk bir kütle; kendisine umutsuzca yön vermeye çalışan birkaç tecrübe fakiri on dörtlüğün çabalarına rağmen; bizim dikilmekte (mecazen teğel teğel) olduğumuz kör noktaya yaklaşık sıfır yüzde dört deniz mili kala tamamen kontrolden çıkmış, belki Spinoza'dan, belki Ayastefanos Anlaşması'ndan, belki de Bruegel'in hovardalıklarından söz etmekte olan tombul kollu hocamıza, freni patlamış bedford hışmıyla bindirmiş, adamın sol bacağındaki fazlalığı uyluk kemiğine yamayıvermişti. İlk şoku atlatması yedi buçuk Napoli lisesi saniyesi alan kıymetli resim felsefesi tarihi hocamız, önce elindeki ince belli çay bardağında kalan son yudumu çekip, bardağı bana teslim etmiş, sonra şıkır şıkır ütülü gabardinini uyluk kemiğinden kurtarmış, hemen arkasından o kütleyi ağaç gövdesi kucaklayan koala edâsıyla kucaklamış ve kadırga kulağına bir şeyler fısıldayıp damperli gövdesini götdeşlerinin hazır ettiği eski garaja geri göndermişti. Ben tabiî, onüç santimetre eksik etekli, şehlâ gözlü, nayk sembolü kaşlı bir hocaânım olarak meseleye müdahil olma gafletinde bulunmamış, en tabula rasa gözlerimle resim felsefesi tarihi hocasının apak gömleğinden taşan meşrebinin genişliğine bakakalmıştım.

Napoli'de miydi, Banaz'da mı yoksa Vefa'da mı bilemiyorum; lüferin bolardığı bir seneydi, yeniden karşılaştık hocamızla. Laf döndü dolaştı, havada kısa bir Erzincan turu attı, geldi oturdu roka salatasının göbeğine, terkinde bizim tombul damperliyi de taşıyarak. Lüferin kılçıklarından resim yaptı, etinden felsefe, derisinden tarihini çıkardı da o aynı gabardin pantolonu orantısız bacaklarında bir esenlik belirtisi gibi taşıyan hocabey arkadaşım; yine de söylemedi kadırga kulağa fısıldanan sihri kendinden menkûl sözlerin hikmetini. "Bu lüfer her sene böyle bol olmayacak hocaânım," dedi, oysa ne hocalığımız kalmıştı lüfer nezdinde, ne de hanımlığımız tarih indinde.

Hesabı ödetmedi, o sene Napoli'den Balıkesir bir taş atımıydı...

18 Oca 2008

Tesisatçı gazeteci

"Gazeteciler, tesisatçılar, kamyon şöforleri... Hepsi sisteme entegre. Bağımsız olan gazeteciler, bağımsız olan diğer herkes gibi hareket ettikleri dar alanları genişletecek bir yol arıyorlar. Ya da çoğunluğa katılıp, kurallara göre oynayacaklar. Örneğin bazı tesisatçılar faşistlerin tamir işlerini yaparken, bazıları diğerlerininkini yapıyor. Bu, herkes için geçerli."

Hint yazar ve aktivist Arundhati Roy'un Bianet'e verdiği röportajdan.

Ayrıca Roy'un güzel güzel anlattığı, anlatırken ürperttiği şu belgesele de dikkat çekmek isterim.

17 Oca 2008

Mesajı aldım

Türkçe meali:

"Löp gibi oturursan, yağ bağlarsın!"

Boccaccio'dan Decameron

Kitabın ruhuna uygun olarak kısa notlarla geçiştireyim:


- Beklediğimin çok üstüne çıktı. İlk cildini ayıla bayıla okudum, hemen kütüphaneye koşup ikinciyi aldım.

- Rekin Teksoy'un İtalyanca orijinalden yaptığı çeviri su gibi akıyor vallaha, su gibi ömrü olsun Rekin Amca'nın! (Ulan oğlum olursa adını Rekin mi koysam acaba?)

- Bokaçyo'nun kiliseye yönelttiği eleştiri yenilir yutulur gibi değil. Kitap 650 yıl önce Ortaçağ'da yazılıp basılıyor. Bugün evirip çevirip, aynısını Türkiye'de yazsan, adamı tefe koyarlar valla. Rönesans'ın habercisi demeleri boşuna değil. Dönemin yaşayış ve anlayış şekline meydan okurcasına hedonist ve keyfekeder hikâyeler her biri. Hele uçkuruna düşkün papaz karakterleri yok mu, bizim halk edebiyatının da favori temalarındandır aslında. Şimdi mahalle baskısı var diye daha az anlatılıyorsa bilemem.

- 14. yüzyılda da çok sağlam erotizm var ve bunu yazan bir adam da var. Şartlar ve teknoloji el verdiğince, aklınıza gelebilecek her türlü fantezi, he türlü sapkınlık burada, bu kapağın altında.

- Hikâyelerde edebî derinlik falan aramayacaksın tabiî. Hani sobanın başında ebemizin dedemizin anlattığı, sonunda ibret çıkarmamız beklenen, olmayacak tesadüfler, hayret verecek olaylarla dolu hikâyeler vardır; onların erotizm soslu halleri. Decameron'daki hikâyeler de zaten, sobanın başında değilse bile havuzun başında falan anlatılıyor. Ama kesinlikle sıkıcı değil.

- Passolini kitaptan dokuz hikâyeyi seçip, film yapmış. Bulup izleyeceğim izlemesine de, Passolini'den çok yaratıcılık yoksunu soft-porno endüstrisinin ilgilenmesi gerekiyor bu eserle. Telif sorunu da yok nasıl olsa, uyarla uyarla ipe diz...

- Bazı klasik filmlerde olur hani, sırf klasik diye izlersiniz, sıkılırsınız, sıkıldığınızı kimselere itiraf edemezsiniz; film bitince, bir sanat eserinden zevk almış olmanın tatminiyle değil, bir görevi ifâ etmiş olmanın bilinciyle çıkarsınız salondan. Ben bu kitabı okurken aynı şeyi yaşayacağımı sanıyordum, hiç alâkası yok. Bravo Bokaçyo'ya!

- Tepedeki tablo John William Waterhouse adlı ressama ait. Dekoş'tan esinlenme. (İğrencim.)

- Decameron, İtalya'yı pençesine alan veba salgını sırasında yazılmış, 'gülelim-eğlenelim' damarının çıkışı oradan. İlginç olan, benim Decameron'dan hemen sonra Thomas Mann'ın "Venedik'te Ölüm"ünü okumam oldu. Yarı-aydın olmasam, veba bağlantısı üzerinden iki metni didik didik edip, döktürürdüm ama kafam basmıyor, canım istemiyor, hayat veba bağlantısı üzerinden derûnî metinler yazdırmayacak denli sert koyuyor presini oyunun üçte birlik bölümü geride kalırken.

Samırtaym

(...) O gece tabii, yıkılana kadar içtik. Fiking'e değişiklik olsun diye bir Alman içkisi getirmiştik Abi'yle ortak karar alarak. İçkinin adı Jaegermeister. Fiking denen kendinibilmez angut bunun adını bi türlü ezberleyemedi, gece boyunca 18 çeşit farklı isim uydurdu ama aklımda kalan şu oldu:

Kafalar olmuş 1500, Fiking sesleniyor:

- Verin bakam len şu sizin samırtaym'dan içem bi yudum.

Biz:

- Samırtaym ne len?

Viking:

- Getirdiğiniz içki!

14 Oca 2008

Mastırkart çeşitlemeleri

Şu alttaki bizden. Bobiler.org kaynaklı. Bobiler'i tavsiye ederim, zaman zaman pek yaratıcı, pek güzel işler çıkıyor. Bunun sahibi bart adlı arkadaş.


Bunu ise nereden aldığımı unuttum. Şöyle diyor:

Final maçı bileti: 60 öro
Barcelona bayrağı: 12 avro
Bere: 4 oyro

Avrupa Şampiyonası final maçında Figo'nun suratına Barça bayrağı fırlatmak: Paha biçilemez.


13 Oca 2008

Tüm zamanların en iyi 100 kitabı

Listeciyim, yalan yok. Hem karşıyımdır listelere, hem de nerede görsem atlarım pullu sazan gibi. Geçen eski defterleri karıştırırken, yıllar öncesinden kalma bir listenin çıktısını buldum. Kaynağını falan da not düşmemişim. Neyse, internet sağolsun yeniden eriştim o listeye. Norveç Kitap Kulübü diye bir teşekkül varmış, bunlar 2002 yılında 54 ülkeden 100 yazara sormuşlar, tüm zamanların en iyi kitaplarını ve aşağıdaki liste çıkmış ortaya. Bu arada liste alfabetik sırayla ama Cervantes'in Don Kişot'una bir ayrılacalık tanınmış, en iyisi budur demişler. Bizden kimse yok!

(Listede kitapların orijinal değil İngilizce adları var. Hepsi çok ünlü olduğu için Türkçe'lerini yazmaya gerek duymadım. Yok lan üşendim aslında.)

Chinua Achebe, Nigeria, (b. 1930), Things Fall Apart
Hans Christian Andersen, Denmark, (1805-1875), Fairy Tales and Stories
Jane Austen, England, (1775-1817), Pride and Prejudice
Honore de Balzac, France, (1799-1850), Old Goriot
Samuel Beckett, Ireland, (1906-1989), Trilogy: Molloy, Malone Dies, The Unnamable
Giovanni Boccaccio, Italy, (1313-1375), Decameron
Jorge Luis Borges, Argentina, (1899-1986), Collected Fictions
Emily Bronte, England, (1818-1848), Wuthering Heights
Albert Camus, France, (1913-1960), The Stranger
Paul Celan, Romania/France, (1920-1970), Poems.
Louis-Ferdinand Celine, France, (1894-1961), Journey to the End of the Night
Miguel de Cervantes Saavedra, Spain, (1547-1616), Don Quixote
Geoffrey Chaucer, England, (1340-1400), Canterbury Tales
Anton P Chekhov, Russia, (1860-1904), Selected Stories
Joseph Conrad, England,(1857-1924), Nostromo
Dante Alighieri, Italy, (1265-1321), The Divine Comedy
Charles Dickens, England, (1812-1870), Great Expectations
Denis Diderot, France, (1713-1784), Jacques the Fatalist and His Master
Alfred Doblin, Germany, (1878-1957), Berlin Alexanderplatz
Fyodor M Dostoyevsky, Russia, (1821-1881), Crime and Punishment; The Idiot; The Possessed; The Brothers Karamazov
George Eliot, England, (1819-1880), Middlemarch
Ralph Ellison, United States, (1914-1994), Invisible Man
Euripides, Greece, (c 480-406 BC), Medea
William Faulkner, United States, (1897-1962), Absalom, Absalom; The Sound and the Fury
Gustave Flaubert, France, (1821-1880), Madame Bovary; A Sentimental Education
Federico Garcia Lorca, Spain, (1898-1936), Gypsy Ballads
Gabriel Garcia Marquez. Colombia, (b. 1928), One Hundred Years of Solitude; Love in the Time of Cholera
Gilgamesh, Mesopotamia (c 1800 BC).
Johann Wolfgang von Goethe, Germany, (1749-1832), Faust
Nikolai Gogol, Russia, (1809-1852), Dead Souls
Gunter Grass, Germany, (b.1927), The Tin Drum
Joao Guimaraes Rosa, Brazil, (1880-1967), The Devil to Pay in the Backlands
Knut Hamsun, Norway, (1859-1952), Hunger.
Ernest Hemingway, United States, (1899-1961), The Old Man and the Sea
Homer, Greece, (c 700 BC), The Iliad and The Odyssey
Henrik Ibsen, Norway (1828-1906), A Doll's House
The Book of Job, Israel. (600-400 BC).
James Joyce, Ireland, (1882-1941), Ulysses
Franz Kafka, Bohemia, (1883-1924), The Complete Stories; The Trial; The Castle Bohemia
Kalidasa, India, (c. 400), The Recognition of Sakuntala
Yasunari Kawabata, Japan, (1899-1972), The Sound of the Mountain
Nikos Kazantzakis, Greece, (1883-1957), Zorba the Greek
DH Lawrence, England, (1885-1930), Sons and Lovers
Halldor K Laxness, Iceland, (1902-1998), Independent People
Giacomo Leopardi, Italy, (1798-1837), Complete Poems
Doris Lessing, England, (b.1919), The Golden Notebook
Astrid Lindgren, Sweden, (1907-2002), Pippi Longstocking
Lu Xun, China, (1881-1936), Diary of a Madman and Other Stories
Mahabharata, India, (c 500 BC).
Naguib Mahfouz, Egypt, (b. 1911), Children of Gebelawi
Thomas Mann, Germany, (1875-1955), Buddenbrook; The Magic Mountain
Herman Melville, United States, (1819-1891), Moby Dick
Michel de Montaigne, France, (1533-1592), Essays.
Elsa Morante, Italy, (1918-1985), History
Toni Morrison, United States, (b. 1931), Beloved
Shikibu Murasaki, Japan, (N/A), The Tale of Genji Genji
Robert Musil, Austria, (1880-1942), The Man Without Qualities
Vladimir Nabokov, Russia/United States, (1899-1977), Lolita
Njaals Saga, Iceland, (c 1300).
George Orwell, England, (1903-1950), 1984
Ovid, Italy, (c 43 BC), Metamorphoses
Fernando Pessoa, Portugal, (1888-1935), The Book of Disquiet
Edgar Allan Poe, United States, (1809-1849), The Complete Tales
Marcel Proust, France, (1871-1922), Remembrance of Things Past
Francois Rabelais, France, (1495-1553), Gargantua and Pantagruel
Juan Rulfo, Mexico, (1918-1986), Pedro Paramo
Jalal ad-din Rumi, Afghanistan, (1207-1273), Mathnawi
Salman Rushdie, India/Britain, (b. 1947), Midnight's Children
Sheikh Musharrif ud-din Sadi, Iran, (c 1200-1292), The Orchard
Tayeb Salih, Sudan, (b. 1929), Season of Migration to the North
Jose Saramago, Portugal, (b. 1922), Blindness
William Shakespeare, England, (1564-1616), Hamlet; King Lear; Othello
Sophocles, Greece, (496-406 BC), Oedipus the King
Stendhal, France, (1783-1842), The Red and the Black
Laurence Sterne, Ireland, (1713-1768), The Life and Opinions of Tristram Shandy
Italo Svevo, Italy, (1861-1928), Confessions of Zeno
Jonathan Swift, Ireland, (1667-1745), Gulliver's Travels
Leo Tolstoy, Russia, (1828-1910), War and Peace; Anna Karenina; The Death of Ivan Ilyich and Other Stories
Thousand and One Nights, India/Iran/Iraq/Egypt, (700-1500).
Mark Twain, United States, (1835-1910), The Adventures of Huckleberry Finn
Valmiki, India, (c 300 BC), Ramayana
Virgil, Italy, (70-19 BC), The Aeneid
Walt Whitman, United States, (1819-1892), Leaves of Grass
Virginia Woolf, England, (1882-1941), Mrs. Dalloway; To the Lighthouse
Marguerite Yourcenar, France, (1903-1987), Memoirs of Hadrian

11 Oca 2008

Sınır tanımayan gazeteciler

Pekin Olimpiyatları yaklaştıkça, buradaki değinmeler de artacaktır. Buyrun, 'Sınır Tanımayan Gazeteciler'in Çin'de meslektaşlarına uygulanan baskıya dikkat çekme yöntemlerinin zarâfeti:

Wikipedya ne kadar sağlam?


Belki bir ay geçti üzerinden, yazmaya ancak fırsatım oldu. Alman Stern dergisi, daha önce Halka ve Olaylara Gardiyan ve Nature'ın da denediği bir araştırma yayınladı. Araştırmanın amacı şu soruya cevap bulmak: "Arkadaş herkesin giriş yapabildiği bir ansiklopedi ne kadar güvenilir olabilir ki?" (Ben mesela soruyorum bunu kendime, zira hiç yapmadım ama, bir gün Wikipedia'ya bulaşsam topluma faydalı olmak yerine, ortamı yalan yanlış bilgilerle doldurarak kendi çapımda eğlenmeyi tercih ederdim herhalde. Zaten bunun için beni kokteyllere, smokinli gece partilerine ve köşk resepsiyonlarına çağırmıyorlar.)

Stern ne yapmış? Politika, ekonomi, spor, bilim, kültür, eğlence, coğrafya, tarih, tıp ve din konularında 50 adet başlık seçmiş. Sonra Köln'de bulunan "Wissenschaftlicher Informationsdienst Köln" adlı araştırma kuruluşunun uzmanlarına; her başlığın birer kopyası gönderilmiş. Biri Wikipedia'dan, diğeri Brockhaus adlı 'online' erişilebilen ansiklopediden. Maddeleri karşılaştırmak için dört adet de kriter belirlemişler: Doğruluk, bütünlük, güncellik ve anlaşılabilirlik.

Wikipedia sınıfı geçmiş!

(Üşendim valla, ayrıntıları yarın vereyim. Elim ermedi...)

10 Oca 2008

2006 Esnaf Dünya Kupası

Bunlar benim düşündüğüm kadar komik ya da eğlenceli olmayabilir ama onulmaz bir esnaf dostu olarak, ben yazarken çok eğlendim:

1) SENEDİN GÜNÜNÜ GEÇİRME!

- Geçirir misin benim senetlerin gününü, oh olsun!

- Abi şerefsizim dört kamyon mal çektim gümrükten, sıkışık olmasam yani...

2) MERSERİZE KAZAĞIN MEVSİMİDİR!


- Nasıl gidiyo biliyo musun o Çin’den getirdiğimiz merserize kazaklar, aklın durur!

- Ohhh böyle sıcacık, ne güzel olur giymesi...


3) ÇAY HER ŞEYİN İLACIDIR!

- Bittim ben bittim!.. Banka senetleri protesto etmiş, ocağım söndü...

- Geçer be abi... Fazla markan varsa, çay söyleyelim mi?

4) ESNAF PLAJA GİTMEZ!

- Urtaağım bak, böyle dalıyosun, eller önde...

- Oğlum ne işimiz var lan bizim plajda, âleme rezil rüsva olduk. Mangala gitseydik ya...

- Abi böyle di mi, köpek gibi?

5) BARETİNİ TAK!

- İbocum bak böyle çok konsantre olunca, günde 500 kalıp döküyorum.

- Aman abi kafana düşmesin de... Dikkat!

6) KOLUNU KIRDIRIRIZ!

- Siktir et be oğlum, gerekirse cingenlere golunu gırdırırız o uruspu çucuğunun?

- Gırdırsak ne yazar be Hilmi Abi, yandı gitti dilberim imâlathâne, heba oldu...


7) ESNAF ISRARCIDIR!

- Abicim gel diyorum bak, mal çok temiz. İmâlat fiyatından verecem valla!

- Bırak kardeşim kolumu, ne yapiyim ben lan on konteynır pantolon kopçasını... Manyak mıdır nedir!

8) KAFANI KULLAN SELMAN ABİ!

- Selman Abi bak bütün iş kafada bitiyor. Gel girelim şu bandana işine, paraya para demeyiz abi...

9 Oca 2008

"Kuş Kafesi"


Pekin Olimpiyatlar'a hazırlanıyor, bu da "Kuş Kafesi" adını verdikleri moderen Olimpiyat Stadı. Fotoğraf Reuters'in, Mayıs'ta çekilmiş. Sonu bizimkine benzemesin de...

8 Oca 2008

Gide gide Fowles

(Ayşe Egesoy'un sesi olsun kulaklarınızda.)
Evet sevgili rehavet-severler, hatırlayacaksınız birkaç gönderi öncesinde İngiliz yazar John Fowles'dan söz etmiş, bu değerli yazara ait bir yapıtı mercek altına almıştık. Şimdi gelin arşivlere gidip bu şöhretli yazı adamından derlediğimiz bazı bilgece sözleri birlikte okuyalım. Bakalım neler söylemiş ve nasıl söylemiş John Fowles, elbette ondan öğreneceğimiz çok şey var:

"Hepimiz şiir yazarız; yalnız şairler sözcükleri kullanır."

"Erkekler savaşmayı sever, bu onların ciddi görünmelerini sağlar. Çünkü ancak bu yolla kadınlar onlara gülmekten vazgeçer."

"Alêmde iki ırk vardır sadece: Akıllılar ve aptallar!"

"Bir yanıt her zaman bir ölüm biçimidir."

"Bütün devletler ve toplumlar faşizmin eşiğindedir. Başkalarını rahatlatmak için tek kutuplu olmaya çalışırlar. Bu yüzden faşizmin antizehiri sosyalizm değil varoluşçuluktur."

(Ulan TRT'de tanıdığı olan yok mu bu arada? Alsalar beni. 'Sevgili seyirciler, Avrupa Şampiyonası tam bir karnaval' diye girsem lafa bu yaz...)

Mektup nasıl bitirilir

Büyük edip Ahmet Hamdi Tanpınar, Antalyalı bir genç kıza yazdığı mektubu nasıl bitiriyor biliyor musunuz?

"Minnettarım. Mesut ve çalışkan olun, aziz yavrum."

Rehavet ilavesini yapmadan duramıyor:

"Mesut ve çalışkan olun, aziz dostlarım. Benim gibi olmayın!"

7 Oca 2008

Kebap nerede icat edildi?

"Aslında kebabın anavatanı Almanya'dır. Kebap ilk olarak bundan 10-15 yıl önce Berlin'de icat edildi. Türkiye'ye de buradan taşındı."

Bu akıl almaz beyânatın sahibini ben tanımıyorum. Fransız bir arkadaş, 'elçiye zeval olmaz' diyerek Alman bir arkadaşından duyduğu bu malûmatı bana aktardı ve 'doğru mu?' diye sordu. Ben de gereken açıklamayı yaptım yapmasına da, bunu kim hangi koca götünden uydurmuştur, bizim 'haliç'in dibinde külçe külçe altın varmış, caponlar biz çıkarırız ama yarısını da alırız demiş, bizimkiler de kabûl etmemiş' şehir efsanesiyle aşık atacak denli pervasız olan bu hikâye nasıl ortaya çıkmıştır bilemedim.

Düşünüyorum: Hem Alaman, hem de Fransız; muhtemelen kebap derken döneri kast ediyorlar. Berlin'in, İstanbul'dan sonra en çok dönerciye evsahipliği yapan kent olması da böyle bir şeyi akıllara getirmiş olabilir. Almanya'da yaşayan ya da ziyarette bulunanlar bilir, burada 'döner' diye satılan şey fabrikalarda kıymadan ve kimbilir hayvanın hangi parçalarından üretilen, sentetik lezzete sahip, boktan bir şeydir. Dönerciler bunu kendileri yapmaz ve hepsi birkaç büyük üreticiyle çalıştığı için dönerin lezzeti de standarttır. Almanlar ve bazı Almancılar, Türkiye'deki döneri bilmedikleri ya da damak tadları buna alıştığı için, bu sentetik maddenin Türkiye'de yapılan dönerden daha lezzetli olduğunu iddia edecek denli ileri giderler. Eğer kebaptan kast edilen, Antepli kebap ustalarını mezarlarında yağı çıkmış döner gibi döndürmeye muktedir bu 'döneahğ' denen şey ise; bizim Alman'ın önermesi de bir ölçüde doğrudur. Ama çok şükür fabrikasyon döner henüz Türkiye'ye yayılmamıştır ve her dönerci, dönerini kendi hazırlar. Yoksa buradakinin rengi bile tiksinmeye yeter de artar.

(Yukarıdaki resmi aldığım kaynakta mesela, eleman bayılmış Berlin dönerine. Ki şimdi düşünüyorum Berlin'de dönerden çok, sosuna ve içine bolca doldurulan sebzelere kanıyor herhalde bu gâvurlar. Memlekette sos olayına giren dönerci pek yoktur, sebze ve ot konusunda da buradaki kadar çeşit sunan azdır.)

NOTLAR:

* Buradaki döner üreten fabrikalardan birinin televizyonlarda dönen bir reklamı var ki, kötülüğünü, kiçliğini, iticiliğini anlatmaya kelimeler yetmez inanın. Umut Döner'e ait olan bu reklamın sloganını aktarsam buraya ne demek istediğim anlaşılır herhalde:

"Umut Döner yiyin, adamı hasta etmeyin!"

* Konuyla ilgisi yok ama bilmem biliyor muydunuz: Orhan Gencebay'ın cumhurbaşkanından imzalı 'istediği gibi esrar içebilir' belgesi varmış ama Abdullah Gül imzalamayı reddetmiş. Bunun yerine aynı belgeden Osman Yağmurdereli'ye bir tane verilmiş, onun için kafası hep iyiymiş bizim şişmanın.

Galeci bu senin için!

Bunu piyasada iş yapmayan Capon icatlarının tanıtıldığı bir sitede görmüştüm. Doğrudan aklıma sen geldin galeci.

Utanır belki, burada ismini vermeyelim, şu anda futbol hayatını soğuk iklimlerde sürdüren bir arkadaşım var benim. Gençliğinde sürekli hasta olmasıyla meşhurdu. Sümüğü öyle çok akıyordu ki, hastalığın ilerleyen aşamalarında kâğıt mendille baş edemez, tuvalet kâğıdına başvurmak zorunda kalırdı. Okul ceketinin cebinden, çantasından, yatağının başucundan eksik olmazdı tuvalet kâğıdı ruloları. Burnunun sildikten sonra işi biten kâğıdı çöpe atsa yine içimiz yanmayacak, odası ölü tuvalet kâğıtlarıyla dolup taşar, onun hasta olduğunu kendinden değil evinin salonunda muhtelif yerlere serpiştirilmiş tuvalet kâğıdı parçalarından öğrenirdiniz. Bu icat kimsenin işine yaramasa, eminim onunkine yarardı. (Bu tuvalet kâğıdı kullanımı aşırılığının başka aşamaları da var elbet ama oraya hiç girmesek daha iyi. Yoksa Musti odaya girip, tiksinerek geri çıkabilir!)

Fransız Teğmen'in Kadını


En geniş anlamıyla postmodern tekniklerin istihdam edildiği, bilmece gibi kurulan, yazarın okuruyla oyun oynadığı, gerekirse metnin arkasından el salladığı, tanrı-romancılığı bırakıp aramıza karıştığı romanları severim. Ama bunların kimilerinde ve aynı zamanda birçok çağdaş sanat eserinde sevmediğim bir şey de vardır: "Dâhi şişinmesi!"

Nedir bu "dâhi şişinmesi"? Eseri ortaya koyanın belki bile isteye, belki de farkında olmadan eserle okuyanın/izleyenin/bakanın arasına girmesi ve eserin bir 'ifade biçimi' olmaktan çıkıp bir 'meydan okuma', bir 'zekâ gösterisi', 'bakın-bana-nasıl da-düşünüp-kurdum-tüm bunları' demenin aracı haline gelmesidir. "Oulipo" meselâ hep ilgimi çekti ama ihtiyat payını da hiçbir zaman elden bırakamadım. Zirâ, örnek olarak, herhangi bir sesli harfi kullanmadan yazılmış bir metin, edebiyat eserinden çok metni yazanın zekâsını, çalışkanlığını, oyunculuğunu kanıtlayan bir 'belge' olarak geçiyor benim kafamdaki lise 2 edebiyat kitabına. Bu da şahsen okuyucu olarak benim beklediğim ya da aradığım şey değil. Bir romana, bir öyküye başlarken ne beklediğimi ben de tam bilmiyorum, bunun tarifi zor ama beklediğim şeyin kusursuz bir plan, bir teknik gösterisi ya da sonunda beni göt edecek inanılmaz bir sürpriz olmadığını biliyorum. Bunlara da varım ama tek başlarına yetmezler hiçbir zaman.

Girizgâh uzun oldu! Derdim postmodern tekniklerin öncü uygulamalarından birinin en mâhir biçimiyle hayata geçirildiği bir romandan, İngiliz romancı John Fowles'a ait "Fransız Teğmen'in Kadını"ndan söz etmek aslında. Anlamışsınızdır, ben beğendim F.T.K.'nı, tam da bütün bu teknikleri metinle okuyanın arasına girip, "görün ulan beni, dâhiyim ben" demeden uygulayabildiği için, dört başı mamur bir aşk romanının nasıl yazılabileceğini gösterdiği için, bir dönem hikâyesinin illâ ki soğukkanlı bir tarihçi tarafsızlığıyla değil, bizzat o dönemin yaşayış şekline sarsılmaz bir aşk duyup özümsemek suretiyle de örülebileceğini kafama çaktığı için, aynı anda hem bir dönem hikâyesi, hem de her devrin hikâyesi olabildiği için. Fowles'un kendi de bir karakter bu romanda. Kimi zaman aralara giriyor, açıklamalar yapıyor, oyunlar oynuyor, karakterlerinin itaâtsizliğinden şikâyet ediyor, romanı nasıl bitireceğine karar veremeyişini anlatıyor; varlığını unutturmuyor yani. Ama bunun yapılış biçimi öyle zarif, öyle ustaca, öyle egodan yoksunca ki bir süre sonra Fowles'un da romanın karakterlerinden biri olduğuna inanıyor; onun dehâsını kanıtlayarak yeni model bir tanrı-romancılığa değil, okurun yanına inerek tanrılıktan komple istifa ettiğini göstermeye çalıştığını hissediyorsunuz.

Herhangi bir isim vermek istemiyorum ama şöyle bir benzetmeyle bağlayayım:

Fowles, ben romanı okurken omzumun arkasından bakıp iki satır seçmeye çalışan adam. Beni rahatsız eden diğer romancı(lar) ise, kitabı elimden alıp, 'bak abi şurasını oku, süper süper' diyerek zevkimin içine eden adam.

Notlar:

- Romanı buralarda daha önce de adı geçen arkadaşım M.Ömer'in tavsiyesiyle aldım. Buradaki ikinci el İngilizce kitabıma yaptığım mutad seferlerden birinde o da yanımdaydı ve oracıkta gazı vererek bana bu kitabı aldırdı. Yalnız sonradan pişman olacağım bir olay yaşandı. Kendi de bir FTK aşığı çıkan kitapçım, üç farklı kopyasını getirdi kitabın depodan. (İkinci elcilerin depolarına inmek istemişimdir hep, sorsam indirirler aslında.) Biri kötü durumdaydı. İyi durumda olanlardan birinin kapağı çok güzel, diğerininki ise Can Yayınları'ndan bile kötüydü. Ben gerizekalı, iki lira ucuz diye kapağı kötü olanı seçtim, o anda nedense 'nasıl olsa ikisi de aynı metin' diye düşündüm. Eve gidince pişman oldum tabiî, elbet esas olan mazruftur da, kimi zaman sadece 'zarf'ı okutur adama kitabı. (Yanda görülen bendeki kopyanın kapağı.)

- DVD'lere eklenen 'alternatif son' olayını Fowles abim bundan 39 yıl önce, 1969'da keşfetmiş ve uygulamış, daha ne diyeyim.

- Bu kitabı okuyunca, tıpkı kahramanımız Çarls gibi Fransız Teğmen'nin Kadını'na aşık olunuyormuş, valla üzülerek söylüyorum, ben olmadım. Daha ziyade gıcık olduğumu söyleyebilirim hattâ.

- Çarls hasbelkader günümüze düşseydi, bugün benim yaptığıma benzer işler yapıyor olurdu muhtemelen. Fikirsiz herif!

- Bunun bir de filmi var tabii ve ben onu henüz izlemedim. Kadını Meryl Streep oynuyor, Çarls'ı Jeremy İrons, Fransız teğmeni ise Jean Reno. (Başka ülkelerde çekilen filmlerdeki Fransız karakterleri Jean Reno'nun oynamasının mecburi olduğuna dair uluslararası mevzuatı bilmiyor muydunuz yoksa?) Yok lan şaka, teğmeni kimse oynamıyor.

6 Oca 2008

Ekipbaşı gitti, 'bulonk' geri geldi

Bol miktarda arpasuyu, tütün, benzin, kumpir ve simidin iç edildiği; hatıraların, sözlerin, gaza gelmelerin, radikal kararların, pansuman cümlelerinin havada uçuştuğu dört günlük zaman dilimi nihayete erdi ve ekipbaşını paketleyip çobanların yanına gönderdik, 'servus' desin dursun orada diye...

Bütün bu sürecin en efsanevi beyanatı ise şu oldu:

"Sen gerçekten kumpirin içine koydukları her şeyi seviyor musun?"

1 Oca 2008

Ekipbaşım geliyor

Gökova'da kaybolan tıfılı birlikte aradığımız, her daim ekibin başı olmayı başarmış, abilerin abisi sıfatını nazar boncuğu gibi taşıyabilen, plajda çektirdiğimiz o resimdeki adamlardan biri ziyaretime geliyor. Birkaç gün boyunca çeneleri, gırtlakları ve tabanları çalıştıracağımız muhakkak; o sürede buraları yabanî ot bürümesin diye yazdım bunu... Bir yere gittiğimiz yok!

* Resimde birazdan hazırladığı karışımı içeceği için çok mutlu.