7 Oca 2008

Fransız Teğmen'in Kadını


En geniş anlamıyla postmodern tekniklerin istihdam edildiği, bilmece gibi kurulan, yazarın okuruyla oyun oynadığı, gerekirse metnin arkasından el salladığı, tanrı-romancılığı bırakıp aramıza karıştığı romanları severim. Ama bunların kimilerinde ve aynı zamanda birçok çağdaş sanat eserinde sevmediğim bir şey de vardır: "Dâhi şişinmesi!"

Nedir bu "dâhi şişinmesi"? Eseri ortaya koyanın belki bile isteye, belki de farkında olmadan eserle okuyanın/izleyenin/bakanın arasına girmesi ve eserin bir 'ifade biçimi' olmaktan çıkıp bir 'meydan okuma', bir 'zekâ gösterisi', 'bakın-bana-nasıl da-düşünüp-kurdum-tüm bunları' demenin aracı haline gelmesidir. "Oulipo" meselâ hep ilgimi çekti ama ihtiyat payını da hiçbir zaman elden bırakamadım. Zirâ, örnek olarak, herhangi bir sesli harfi kullanmadan yazılmış bir metin, edebiyat eserinden çok metni yazanın zekâsını, çalışkanlığını, oyunculuğunu kanıtlayan bir 'belge' olarak geçiyor benim kafamdaki lise 2 edebiyat kitabına. Bu da şahsen okuyucu olarak benim beklediğim ya da aradığım şey değil. Bir romana, bir öyküye başlarken ne beklediğimi ben de tam bilmiyorum, bunun tarifi zor ama beklediğim şeyin kusursuz bir plan, bir teknik gösterisi ya da sonunda beni göt edecek inanılmaz bir sürpriz olmadığını biliyorum. Bunlara da varım ama tek başlarına yetmezler hiçbir zaman.

Girizgâh uzun oldu! Derdim postmodern tekniklerin öncü uygulamalarından birinin en mâhir biçimiyle hayata geçirildiği bir romandan, İngiliz romancı John Fowles'a ait "Fransız Teğmen'in Kadını"ndan söz etmek aslında. Anlamışsınızdır, ben beğendim F.T.K.'nı, tam da bütün bu teknikleri metinle okuyanın arasına girip, "görün ulan beni, dâhiyim ben" demeden uygulayabildiği için, dört başı mamur bir aşk romanının nasıl yazılabileceğini gösterdiği için, bir dönem hikâyesinin illâ ki soğukkanlı bir tarihçi tarafsızlığıyla değil, bizzat o dönemin yaşayış şekline sarsılmaz bir aşk duyup özümsemek suretiyle de örülebileceğini kafama çaktığı için, aynı anda hem bir dönem hikâyesi, hem de her devrin hikâyesi olabildiği için. Fowles'un kendi de bir karakter bu romanda. Kimi zaman aralara giriyor, açıklamalar yapıyor, oyunlar oynuyor, karakterlerinin itaâtsizliğinden şikâyet ediyor, romanı nasıl bitireceğine karar veremeyişini anlatıyor; varlığını unutturmuyor yani. Ama bunun yapılış biçimi öyle zarif, öyle ustaca, öyle egodan yoksunca ki bir süre sonra Fowles'un da romanın karakterlerinden biri olduğuna inanıyor; onun dehâsını kanıtlayarak yeni model bir tanrı-romancılığa değil, okurun yanına inerek tanrılıktan komple istifa ettiğini göstermeye çalıştığını hissediyorsunuz.

Herhangi bir isim vermek istemiyorum ama şöyle bir benzetmeyle bağlayayım:

Fowles, ben romanı okurken omzumun arkasından bakıp iki satır seçmeye çalışan adam. Beni rahatsız eden diğer romancı(lar) ise, kitabı elimden alıp, 'bak abi şurasını oku, süper süper' diyerek zevkimin içine eden adam.

Notlar:

- Romanı buralarda daha önce de adı geçen arkadaşım M.Ömer'in tavsiyesiyle aldım. Buradaki ikinci el İngilizce kitabıma yaptığım mutad seferlerden birinde o da yanımdaydı ve oracıkta gazı vererek bana bu kitabı aldırdı. Yalnız sonradan pişman olacağım bir olay yaşandı. Kendi de bir FTK aşığı çıkan kitapçım, üç farklı kopyasını getirdi kitabın depodan. (İkinci elcilerin depolarına inmek istemişimdir hep, sorsam indirirler aslında.) Biri kötü durumdaydı. İyi durumda olanlardan birinin kapağı çok güzel, diğerininki ise Can Yayınları'ndan bile kötüydü. Ben gerizekalı, iki lira ucuz diye kapağı kötü olanı seçtim, o anda nedense 'nasıl olsa ikisi de aynı metin' diye düşündüm. Eve gidince pişman oldum tabiî, elbet esas olan mazruftur da, kimi zaman sadece 'zarf'ı okutur adama kitabı. (Yanda görülen bendeki kopyanın kapağı.)

- DVD'lere eklenen 'alternatif son' olayını Fowles abim bundan 39 yıl önce, 1969'da keşfetmiş ve uygulamış, daha ne diyeyim.

- Bu kitabı okuyunca, tıpkı kahramanımız Çarls gibi Fransız Teğmen'nin Kadını'na aşık olunuyormuş, valla üzülerek söylüyorum, ben olmadım. Daha ziyade gıcık olduğumu söyleyebilirim hattâ.

- Çarls hasbelkader günümüze düşseydi, bugün benim yaptığıma benzer işler yapıyor olurdu muhtemelen. Fikirsiz herif!

- Bunun bir de filmi var tabii ve ben onu henüz izlemedim. Kadını Meryl Streep oynuyor, Çarls'ı Jeremy İrons, Fransız teğmeni ise Jean Reno. (Başka ülkelerde çekilen filmlerdeki Fransız karakterleri Jean Reno'nun oynamasının mecburi olduğuna dair uluslararası mevzuatı bilmiyor muydunuz yoksa?) Yok lan şaka, teğmeni kimse oynamıyor.

2 yorum:

kayıkçı dedi ki...

üstad, bu kitabı hep duymuştum bir de şunu merak ederim, acaba orjinal diliyle türkçe çevirisi arasında bir kıyaslama yapabildiniz mi? ayrıntı yayınları'ndan çıkmış, aslı biçen'in çevirisiyle.

Rehavet dedi ki...

kayıkçı kardeşim inan bu konuda çok fikrim yok. yalnız aslı biçen'in iyi bir çevirmen olduğunu duymuştum. ayrıca, siz beden daha iyi bilirsiniz, ayrıntı'dan çıkmış herhangi bir kitabın kötü çeviriye sahip olma ihtimalini çok düşük görüyorum. bir de sanıyorum bana kitabı öneren m.ömer arkadaşım bu konuda daha çok yardımcı olacaktır, onulmaz bir fowles düşkünü olarak.

son olarak, nasip bunu buraya iliştirmekmiş:
http://kayikci.blogspot.com/ adresinde yazılanları artık büyük zevkle ve uzaktan uzağa hissettiğim sait faik kardeşliğinin boşvermişliğiyle okuyorum. kaleminize sağlık.