30 Eyl 2010

Boş Berlin

Şehrin boşlukları ve "plattenbau" dedikleri pre-fabrik toplu konutları yalnızca benim ilgimi çekmiyor ya:

Fotoğrafçı Andreas Muhs'un "Rest-Berlin" albümünden:


25 Eyl 2010

Mutenalaş(ma)!


Tophane baskınından sonra uzun zamandır İstanbul'a da musallat olduğu halde pek tartışılmayan "mutenalaştırma" hamleleri de gündeme gelmiş oldu. Mutenalaştırma Berlin'in de favori tartışma konularından biri ve buna yönelik ciddi bir tepki de var. Bilenlerin Cihangir'e benzettiği Prenzlauer Berg, 19. yüyzılın sonlarında sanayi devrimiyle birlikte şehre akın eden işçilerin iskan edildiği boktan apartmanlarla dolu bir semt olarak başladığı hayatına Doğu Almanya döneminde kıyıda köşede kalmış bir orta sınıf semti olarak devam ettikten sonra duvarın yıkılmasıyla birlikte üstüne nur yağan, önce sanatçıların, punkların ve solcuların akın ettiği, sonra üst sınıfların ve yuppielerin mesken tuttuğu ve semtin gerçek sakinlerini kovduğu bir Cihangir muadili durumunda. P.Berg elden gitmiş olabilir ama mutenalaştırma karşı mücadelenin şimdiki cephesi benzer bir dönüşümü yaşamakta olan Friedrichsain semti. Türk mahallesi Kreuzberg'in yanıbaşında bulunan bu eski Doğu Berlin semti, bundan beş sene önce bakımsız apartmanları ama alternatif yaşam tarzı ve ucuz kiralarıyla tam bir öğrenci ve işçi semti iken şimdilerde kiraların arttığı, ardı ardına şık dükkanların ve eğlence yerlerinin açıldığı, buna bağlı olarak da uzun zamandır orada yaşayanların hafiften bavullarını toplamaya başladığı bir yer durumunda.

Buna karşı yazıp çizerek ya da kamuoyu yaratarak mücadele edenlerin haricinde Hedonist International adında doğrudan eylem yanlısı bir inisiyatifimiz de var. Bu Hedonist abi ve ablalarımız, Friedrichsain'da şu anda boş olan ve kirasının yüksek olduğunu düşündükleri daireleri görmek için müşteriymiş gibi randevu alıyorlar ve sonra randevu gününde kalabalık bir ekiple gidip evi işgal ediyorlar, çırılçıplak soyunup bangır bangır müzik çalıyorlar ve böylece mutenalaştırmayı protesto etmiş oluyorlar. ('Aklının sapını ziktiklerim, sizin protesto şeklinizi yiyeyim, apolitik şaşkın avrupamerkezci dingil küçük burjuvalar sizi' dediğiniz duyar gibiyim ki büsbütün haksız olduğunuzu da söyleyemem. Bu şenlikli muhalefet ve Seattle ruhu iyi güzel de, iş bazen çığrından çıkıyor, mevzunun ekseni muhalefetin kendisi olmaktan çıkıp eğlenmek haline geliyor sanki. Hedonizme eyvallah ama tatmin amaçlı muhalifçilik oyunları tat vermiyor, yemeği kokutuyor...) Yine de dileyen girsin Hedonist International'in sayfasına, Paris, Hamburg ve Zürih'teki benzer grupların direniş şekillerini de incelesin deyip Berlin'le ilgili son bir not düşeyim.



Friedrichsain ya da Prenzlauer Berg'teki yüksek kiralardan şikayetçi olan bu gençlerin isyanını elbette anlıyor ve hak veriyorum. Ama içlerinde illa ki gözde, illa ki cool, illa ki biri sorduğunda hava basarak telaffuz edebileceği bir semtte yaşamak uğruna zaten sınırlı olan bütçelerini heba eden ya da orada yaşayamadığı için isyana kalkışan etiketçiler de var ki, onlara gıcık oluyor, onların enayilik yaptığını düşünüyor ve onları Berlin'in Keçiören'i ya da Kocamustafapaşa'sı yerine geçen yiğit yurdu semtimiz Wedding'e davet ediyorum. Lan oğlum sizin mahallede 1200 oyroya oturduğunuz, bulmak için aylarca sıra beklediğiniz, tutmak için emlakçıya komisyon, evsahibine de deve yüküyle kaporo ödediğiniz dairenin muadiline bizim komşu çocuklar ayda sadece 500 oyro veriyor, Allah'ın salakları. İki semtin arasındaki mesafe de bir kilometre bile değil. İstanbul ölçeğinde şöyle anlatayım. Sırf "Cihangir'de oturuyorum" diye şişinebilmek için Tophane'de kirası 500 olan ve Cihangir'e bir sigara içimi mesafede bulunan evin muadiline ayda 1500 lira ödüyorsunuz. Ha Türkiye'de Tophane'nin dokusuyla Cihangir'in dokusu bir olmadığı için, bir gece ansızın milliyetçi mukaddesatçı Tophane delikanlıları saldırıp gözünüze biber gazı sıkmasın diye böyle bir tercih yapabilirsiniz ama burada öyle bir tehlike de yok. Biz Türkler olarak, ahlaksız Almanlar'ı ellemiyoz valla, herkes dilediğince yaşıyor. Ayrıca bizim mahalle bile mutenalaşmaya başladı son zamanlarda, yakın zamanda Arap berberle, Türk kahvesinin arasında alternatif bir cafe açıldı. Geçen hafta uğradık, kutladık, hayırlı olsun dedik. (Batı dillerinde "hayırlı olsun" ve "kolay gelsin" gibi tabirlerin muadilleri yok ya, sinir oluyom ben buna. Mahalleye yeni dükkan açılsa mesela gidip "Hayırlı olsun Güntherim, Allah bereketini içine versin" diyemiyorsun.)

Çok yazmışım lan yeter. Şimdi her şeyin butiği moda, Türkiye'ye yerleşince Cihangir'e butik butik açıcam. Sadece iki tane tişörtle bir tane atkı satılacak. Bittikçe yenisini getirecem. Paraya para demiycem.

24 Eyl 2010

"With God damn Erzincan!"*


One day God will give trouble really Erzincan . Are collected after the morning shift I has in the kitchen . Erzincan , but it does not interfere with City and fancy dinners preparing a taxpayer 's sake . Two weeks ago in the garden, a sacrificial lamb, the back of the leg with vegetable stew , permission from the new revolving Erzurum brought indigenous crop beans from the wonderful stews , tasteless Alaman rice in plenty of butter , black pepper, rice , fresh greens from the shepherd's salad. cıgaralar burned after dinner , sleep crashes , letter paper, place cards dating , tea is brewed , is drawn into some corner , some into their own , despite some sharp kesene mane I has garden .

After hanging on the wall to connect to download , is removed from the Erzincan case based . Does not download with the possible long Erzincan , Erzincan, unless interests with no potential . With God damn Erzincan . Erzincan not sound good , but in fact, confounded by the dominating instrument . Have you picked is Tezene rapture . Huge , molded , a man of such timber . You'd see out there , this man , it sounds hollow it out from the life of the mind can not stop . Erzincan in the village forest, close to you knows but Erzincan each in a timber , a woody of got it at the factory eight hours nonstop bolts frequently watched if you after a while it's end of the day approached as human identity stand out from that arm a tree branch is like new buds begin to extend her husband 's body is scaly , the sweat of the resin, with bushy eyebrows bangs falling in the face of occasionally replacing a leaf can think , bolts from the nation's common to think that a hornbeam tree . Social life of the plant other City beauty of Ali with the same sight not to be founded by the City , the German captain disappeared when those rare times her side to look at " Lan keresteeee , "cried not in vain that is . Ali could not resist the intervention said: " My son is regular lumber , timber , this timber man ... "

" With God damn Erzincan ! God's logs ! splitting of Allah ! He 's snagged one! "

Erzincan one day God will give trouble indeed. getting into the hands of connecting with the clinking of tea, place it cuts like a knife is involved , the buzz of gossip diver , who attempted to nap and snore in a letter to the board table stood in the ticking . While her husband is often a bolt that Erzincan with hornbeam tree , the new grown into an elegant tree is an ornamental cherry tree, while a blow to the heart . Examines , is smaller , is shrinking , will soften the joints , arms, neck and lips out to the Zoo Station in front of the claw of blond German lady who defied the world , such as the hip becomes loose . Everyone is silent , a forest and out into the woods in Erzincan is lost. Everyone is silent , listening to chat Erzincan cherry tree . Everyone is silent , because the seeds are falling with Erzincan .

"God damn Erzincan with ! "

One day God will give trouble really Erzincan . He closes his eyes , after a short girizgâh not very good but also as Izmir , said fruit starts with a beautiful voice :

Our path abroad fell
Sad sad hearts cry
came together hasretlik
heart strangely networks

" With God damn Erzincan ! "

One day God will give Erzincan trouble indeed. Confounded by the hand break , tongue-tied when you go into the next world will see with Erzincan , one of the greatest sin in this world a I ha whole adult male was to cry at the same time . On that day Allah will give trouble Erzincan .

Until that day ; sad sad hearts cry ...


* Oğlum Google Translate çok eğlenceli bir şey yav. Our man in "Air of Complacency" bildirdi...

10 Eyl 2010

Alaman - 10


Yukarıdan baktım, ağaçların arasına serpiştirilmiş evler gördüm. Yukarıdan baktım, muntazam taksim edilmiş araziler, tarlalar gördüm. Yukarıdan baktım, hepsi birörnek geniş ve dümdüz akıp giden caddeler gördüm.

Yukarıdan baktım, benim memleketimdeki hangi estetik düşmanı encümenin onay verdiği bilinmez eciş bücüş otogarlar gibi, pazar yerini şehrin dışında taşıyacağız diye kuş uçmaz kervan geçmez bir ovanın orta yerine konduruverdikleri “moderen” toptancı pazarları gibi, işbilmez bir müteahhitin sermayesinin son kırıntılarıyla alelacele diktiği dört tek apartmandan ibaret, İstanbul’un 155 kilometre dışında olduğu halde “şehrin merkezinde konforlu bir yaşam” diye pazarlanan orta sınıf kerkmeye yönelik siteler gibi bir yapı gördüm.

Aşağıya inince anladım, meğer o gördüğüm Berlin’in meşhur havaalanı Tegel imiş. 1961 yılında pılını pırtısını toplayıp iki inek parası biriktirip memlekete geri dönmek üzere buraya gelen akrabalarımın ve yurttaşlarımın aksine, Tegel Havaalanı’nda beni davul zurnayla değil, “achtung”lu anonslarla ve bakışıyla adam terleten ızbandut Alman polis görevlileriyle karşıladılar. Kimselere bulaşmadan, ilişmeden, sürmeli gözlü hostesle bile iki lafın belini kırmadan geçirdiğim uçak yolculuğunun ardından Tegel’in daracık koridorlarında Alman polis memuruyla yüzleşeceğim ânı beklerken, belli belirsiz bir yeni hayat endişesinin, yontulmayı bekleyen, hatta yontulursa tehlikeli hale gelebilecek bir korkunun yakama yapıştığını hissettim. Zaten ne olduysa o korkuyu yontmaya başladıktan sonra oldu.

Muhtemelen Alman ırkını temsil etmeleri için Erfurt Polis Üretimevi’nde özenle seçilen sarışın, mavi gözlü memurlardan benim payıma düşeni süpürge gibi kaşları ve bembeyaz teniyle dünyanın en ifadesiz yüzlü adamlarından biriydi. Atadan dededen değil ama Amerikan filmlerinden, kişisel gelişim kitaplarından, modern yaşam gurularından, new age düşkünü azgelişmiş hissiyat tüccarlarından öğrenmiştik oysa biz; hislerimizi bastırmak, içimize atmak, kendi kendimizi dizginlemeye çalışmak kendimize karşı işlediğimiz en büyük günahtı. Dolu dolu yaşamalıydık. İçimizden geçeni olduğu gibi dışa vurmalıydık. Rol yapmamalıydık. Ama sen gel de bunu benim Günther’e anlat! Pasaportu alırken de, incelerken de, hafifçe başını kaldırıp yüzüme pis pis bakarken de, anlamadığım soruları sorarken de, aynı soruların İngilizce’sini sorarken de, pasaportumu geri verip iyi günler dilerken de aynı umursamaz yüz ifadesi, aynı “ben senin yedi sülaleni satın alırım” şişinmesi, aynı umarsızca görevini yapan adam memnuniyeti. Gerçi hakkını yemeyeyim Günther’in, en ufak bir zorluk çıkarmadı bana, sorması gereken soruları sorup yarı yarıya tatmin edici olduklarını sandığım cevaplarını aldıktan sonra beni Alman topraklarına saldı ve içinde oturduğu kulübeyi saran kesif kasvet ve beklenti kokusunu ciğerlerine doldurarak, “ben gerekirse sizin ananızı bellerim” bakışlarıyla titreteceği yeni karakafalıları beklemeye devam etti. Günther’le yüz yüze geçirdiğimiz birkaç saniye ise benim Almanlık halinin sacayaklarından birini keşfetmeme yaradı: Tekdüzelik!

9 Eyl 2010

Ailemin bütün kadınları


Bunu Ortega'nın bloğunda gördüm, hastası oldum...

(İlave: Karikatür Umut Sarıkaya'ya ait tabii)

8 Eyl 2010

Referine referine referine bandum

Bu iğrenç başlıktan ötürü özür diledikten sonra evet/hayır/boykot seçeneklerine dair akıllı uslu gerekçeler üreten, polemik yaparken ağzından köpükler saçmayan, muarrızının niteliğine değil mazrufa vurgu koyan üç yazıya bağlayayım ilgileneleri.

- Ahmet İnsel, Radikal'deki köşesinde "yetmez ama evet"çi pozisyonu sarih biçimde açıklıyor.

- İsmet Akça, Mesele dergisinde yayınlanan yazısında, anayasa değişikliği paketini sol bir perspektiften deşeliyor ve neden hayır denmesi gerektiğine dair akıllı uslu gerekçeler sıralıyor.

- Üstteki yazının kamuya ulaşmasını sağlayan kıymetli insan Emrah Göker ise 12 Eylül'de neden sandığa gitmeyeceğini anlatıyor.

(Bu arada memleketin en kıyak sosyal bilimcilerinden biri olan Emrah Göker'in bloğunu şiddetle tavsiye ederim. Ekşi Sözlük'ten bilenler bilir zaten, bilmeyen de bu vesileyle öğrenmiş olsun. )


Son olarak referandumla ilgili "köylü görünümlü elitist" akraba yorumu:

- Dayı sen ne vericen referandumda? Evetçi misin hayırcı mı?

- Dayım ben referanduma garşıyım. Memleket meselesini halka sormak en büyük kepazeliktir. Ben dahil bizim halk olduğu gibi gabazeyndir, meytambaldır. Söz temsili, daha iki eliynen bi sikini doğrultamayan Gapçık Cevat'a memleket meselesi mi sorulur Allah aşkına? Cevat'ın yönettiği memlekette ot bitmez be...

7 Eyl 2010

Boksör

Boksör’le de bahis bürosuna gidip gelmeye başladığım günlerde dost olduk. Boksör’ün boksörlük günlerini görmemiştim ama geniş omuzları, yelpazeyi andıran kocaman elleri, uzun boyu ve korkutucu cüssesini hesaba katınca “Ben gençliğimde boksördüm,” dediğinde ona inanır, ilerlemiş yaşına rağmen ondan korkar, kafanızda hemen “bulaşılmaması gereken adamlar”dan biri olarak kodlardınız onu. Boksör çok az konuşan, genellikle bütün gün aynı yerde oturup başını fazla hareket ettirmeden karşısındaki duvarda seçtiği küçücük bir noktayı seyreden, gün boyunca en az 15 bardak "otomat kahvesi"ni iç eden, zaman zaman beklenmedik bir yorumla herkesi şaşkına çeviren ve bahis oynayacağı zamanlarda da kuponuna yalnızca buz hokeyi maçlarını dahil eden acayip bir adamdı. Bürodaki çocuklar onun arkasından “Beynine çok yumruk yediği için bu hale gelmiş” diye ileri geri konuşsalar da, benim tandığım Boksör’ün beyin hücreleri zehir gibi çalışıyordu ve o tezgâhın arkasında gördüğüm asalak takımının içindeki en kavrayışlı, en görmüş geçirmiş, en kurnaz adamlardan biriydi.

Bir gün arka odada herkesin kafası güzelken, Patron’un pis işlerini yapan buçukluk Yogolardan (Patron’un kendine ait dumanlı dünyasında Yugoslavya henüz dağılmamıştı ve eski Yugoslavya’dan gelen herkes birer Yugo’ydu) biri, Boksör de ortamda olduğu halde, belki de hiç konuşmadığı için Boksör’ün Almanca bilmediğini düşünerek, “Sen bu herifi niye besliyorsun yanında?” gibisinden münasebetsiz bir soru sordu Patron’a. Diğer çocuklar tabii hem Boksör’ün sular seller gibi Almanca konuştuğunu, hem de Patron’la Boksör arasındaki anlam verilemeyen derin dostluğu bildikleri için birdenbire paniğe kapıldılar. Hatta içlerinden fazla heyecanlı olan birkaç tanesi çizgi romanlardaki gibi birdenbire ayaklanıp etraftaki kırılacak şeyleri toplamaya yeltendiler ama beklenen olmadı. Patron, cevap vermeden önce Boksör’e baktı. Boksör yüzündeki ifadeyi hiç bozmadan, “Hadi anlat bakalım, çocuk güzel sordu. Bu kopiller de senelerdir bunu sormak istiyo ama hiç biri cesaret edemiyordu,” dedi. Soruyu soran Marko, ortamın birdenbire gerildiğini görüp pişman oldu ama sessizliği bozan kişi olmaktan da çekindi. Patron bunun üzerine biraz durup düşündükten sonra Marko’ya Almanca, “Boksör böyle salak sorular sormadığı için burada,” dedi. Bunun yeterli bir cevap olduğunu düşünen ve kırdığı potu geç de olsa anlayan Marko, “Patron ben onu demek istemedim,” diyecek oldu ama o anda sabahtan beri oturduğu koltuktan bir gök gürültüsü gibi ayağa fırlayan Boksör, Marko’yu iki eliyle yakasından tutup havaya kaldırdı ve ayakları yerden kesilen çocuğun kıpkırmızı olmuş suratına iyice yaklaşarak Türkçe olarak, “Anladın mı lan göt!” diye bağırdı ve Marko’yu tekrar yere indirdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar eski yerine oturup duvarı seyretmeye devam etti.

Boksör’le Patron’un asıl hikâyesini öğrenmek ise, bir kavga olasılığından ötürü geceyi hep beraber bahisçide geçirmek zorunda kaldığımız karlı bir Şubat gecesinde nasip olacaktı.

5 Eyl 2010

Cönk

1) Nihal Atsız'ın 1933 yılında Sabahattin Ali'ye yazdığı bir mektuptan alıntı:

"Sen bir zamanlar adamakıllı milliyetperverdin. Birkaç salak senin fikrini nasıl çeldi de şu zıkkıma meylettin? (...) Sana hiçbir zaman benim gibi şoven nasyonalist, faşist militarist ol demem. Fakat artık çocukça hareketlerden de vazgeçmeni tavsiye edebilirim."

İnsanın kendini bilmesi ne güzel bir şey değil mi?

2) Bugün 6 Eylül, fırıncı Yorgo Amca, manav Vasili'nin alımlı kızı Katya ya da mahallenin gençlerine kol kanat geren Koca Agop'la ilgili, onları sapır saçma idealize ettiğiniz hımbıl romantizm girişimlerini bir yana bırakın da, bu adamlar durup dururken nereye gitmiş onu bir araşıtırın hele. Bu ülkenin son 100 yılı bir utançlar silsilesinden ibaret, yenisi de kapıda bekliyor.

Türkiye'nin linç haritasını merak edenlere kaynak. (Haz. Gökhan Akçura)

3) Durup dururken aklıma geldi, yıllar önce Rehavet Havası'nun Moskova temsilcisi anlatmıştı. Urfa'da iki eleman köyden şehre gidecek kendi arabalarıyla. Elemanlardan biri kör. Köyden anayola açılan sapakta durmuşlar, yan koltukta oturan kör arkadaş Metin Şentürk'ün bıktırıcı kör şakalarından birini yapıp, "Abi sağ serbest," demiş. Direksiyon başındaki abi de gerçekten sağın serbest olduğunu düşünüp anayola fırlamış ve sağ cenahtan ilerleyen bir damperlinin darbesiyle anyayı konyayı görme fırsatı bulmuş. Neyse ki ölmemişler...

4) Umberto Eco bildiğimiz kitabın e-kitaba olan üstünlüklerini anlatırken, "kitabı camdan aşağı atarsan bir şey olmaz ama e-kitabı okuduğun zımbırtıyı atarsan parçalanır" diyor. Bu tabii öne sürdüğü gerekçelerin en yüzeyseli ama doğru değil mi?

5) Kitapseverler baksın. "Kimsenin okumadığı ama okudum diye yalan söylediği 13 kitap." Yalan yok, ben dört tanesini okudum. (İlave: Anlatım bozukluğu olmuş, kusura bakman.)

6) Savaş çığlığı atanlar baksın. Güneydoğu'da savaşmış üç gazinin anlattıkları. ("Fatih Altın sağlam gittiği askerden ‘Beni takip ediyorlar’ paranoyalarıyla döndü. Şimdi kendi adını bilmiyor, sokakta ‘Teslim ol Türkiye’ diyerek dolanıyor. ")

2 Eyl 2010

spil günlükleri

gizli bir tarikatın dipsizkuyular semtinde yapılacak ayinine cevaz vermeyen yöre halkı sefertasları ve sustalılarla üçüncü kata baskın vermiş, direnenleri elma kabuğuyla boğmuşlardır su katılmadık bir vurdumduymazlık hali içinde. vecd halinden ilâbillah uzak olan semerkantlı âlimlerin, bilâistisna, tümleyeni olmayı reddettiği türden bir kamaşma halidir ki bu, sepetine kuru inciri dolduran soluğu limanda almış; okyanus aşırı gemilerde yer bulmak daha da zorlaşmıştır. servetinin dayanağı sorulan geçkin kadının eşkem köşkem oturadurmasına geminin en derin kamarasında, sustalıların en zehir dillisi dahi engel olamamış; tonlarca domates de helâk olmuştur mütareke yıllarında. tek bu olsun kaygımız diyenlere de, aklî muvazenenin koordinatları bildirilmiş, kerevetine çıkılamadan zayî olunmuştur bir kasavet hali içinde.
kerterizden bîhabersiniz, taannüt hep dipdiri; olagelmiş!...

gemilerin mendireğinde ilelebet süregidecek bir ev özleminin gurursuz habercisi niyetine öpüp başına koyduğu tayfanın iki buçuk çiziktir ki, gizli ayinlerin sonuncusu da o çiziklerin sonuncusuna atılan ilk çentiğin şafağına tekabül etmiştir. hayırsız nisan aylarında sulu sepken nümayişlere gark olan yöre halkının, tek tabancalığa soyunmuş tayfayı yer ile yeksan eylemesinden meusliyet duyanlara, pantolonunun göt cebinde taşıdığı üç atımlık barutla yanıt vermiş kazancı; okyanustan çıkarılamamıştır daha bugüne dek. buzukisinin tek teli kopası, daha iflâh olmadı, der ihtiyarlar; bir vecd halinden ebediyen uzak olmaya mahkûm olanları hele de.
ne mümkün toparlanmanız, zihin topaçtan beter; olagelmiş!...

defaeten bayraktarlığa soyunmuşların en son gizli demlenmesine ne kadar içerlese azdır yöre halkı da, perukçu dükkânında tezgâhtarlık yapan bir oğlanın tayfa yazıldığı debdebeli yük gemisinin en dip kamarasında unutulmuş bir avuç mandalina kabuğundan çıkarabildiklerimiz de bu kadardır, deyip çıkmıştır işin içinden o tek bacaklı kaknem karı. tek ses etmeden gelip geçen gizli tarikat mensuplarının yüzü yerden kalkmayanlarının, bilâistisna, bölük pörçük bir ev hayalinin sırını kemirdikleri de iliştirilmiştir kaptanın atlas'a atlas olmuş seyir defterine.
dipsizliği sonsuzluk sanırsınız, ne de müteredditsiniz; yakılagelmiş!...

kaplıcası meşhur bir diyarın en köpeksiz sokağından çıkıp, okyanus aşırı üçüncü kat velvelelerine müdahil oluveren bir el, iskeleden sancağa taşıdığı konteynırlar dolusu afakana gömülüvermiş, daha da dirisi gelmemiştir hint diyarından. kokusunu duyanın rufailere karıştığı rivayet olunan taşlı bir tarlanın kuytusunda bir boğuntu hali içinde icra edilen ayinden arta kalanlara dipdiri cennet elmalarıyla hücum edilmiş; kerevetsiz kalan ihtiyarlar en dipteki kamaralara nakledilmiştir acımasızca. okyanus aşırı gemilerde yer bulmak gitgide zorlaşırken, mütareke yıllarından geriye kösnül bir karının edep yerine dokunurkenki aldırışsızlığı kalmıştır.
dermanı sokakta bulmuşsunuz, azamet yerli yerinde; olagelmiş!...

30 Ağu 2010

Küçük Semih taşrada anlam arıyor



Hepimiz için M.I.A.'dan geliyor: Paper Planes...

28 Ağu 2010

27 Ağu 2010

Cönk

Burda Express ve Roll'un eski sayıları var PDF olarak:

http://birdirbir.org/arsiv/

Burda İvedisyen uzun bir aradan sonra yeniden döktürüyor:

http://zamaneci.blogspot.com/

Burda her daim okunacak bir şey çıkıyo:

http://www.eurozine.com/

Burda Time'ın İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesi var:

http://www.time.com/time/specials/packages/completelist/0,29569,1951793,00.html

Burda dünyanın en çirkin gemileri var:

http://uglyships.com/

Tatil hatırası

Hastalık

Fuat Amca’nın hastalığını kimse ciddiye almamış. Kuruntulu diyen olmuş, sinameki diyen olmuş, hastalık hastası diyen olmuş, hatta ilgi çekmek için yaptığını söyleyip iyice tepesinin tasını attıranlar da olmuş. Neler neler yapmamış ki bir derman bulurum umuduyla. Bir gün mesela evdeki Sig-Sauer’le karşılıklı bakışırlerken aklına gelmiş, kalkmış hiç üşenmeden günübirlik Doğu Berlin’e geçmiş, en kıyak doktorlar orada bulunur hesabıyla Cumhuriyet Sarayı’nı gezerken numaradan fenalaşıvermiş. İlk müdahaleyi yapan Doğu Alman doktorun “Bir şeyiniz yok,” demesi üzerine kırık dökük Almanca’sıyla “Hastayım ben Doktor, sen halk adamısın, burası halk cumhuriyeti, ne varsa sende var,” diye yalvarmış. Herr Doktor şaşkın şaşkın bizim Fuat Amca’ya bakarak, “İltica etmek istiyorsanız sizi ilgili kişiye yönlendireyim,” falan diyecek olmuş. Bunun üzerine korkuya kapılan Fuat Amca daha fazla üstelememiş ama doktorun gözünün içine bakarak Türkçe olarak, “Halk cumhuriyetinizi sikeyim, siz de yalanmışınız amına kodumun kızılları,” diye küfrettikten sonra taburcu olup, amansız hastalığıyla birlikte Batı Berlin’e geri dönmüş.

24 Tem 2010

Badem-ceviz

Kocamustafapaşa pazarından diyalog:

- Bademin cevizin hep en büyüğünü alıyordu. Meğer kocası uzun yol şoförüymüş abi...

21 Tem 2010

Özel bir not

Google'da "arpasuyu mrs dalloway" kelimelerini birlikte aratarak bloguma gelen kıymetli kişi, sizi saygıyla selamlıyorum...

Sanırım Rushmore'daki gıcık oğlanın annesi de Mrs Dalloway'di, bak şimdi fark ediyom bunu.

20 Tem 2010

Uşak Gotiği

Mefruşatçı Fehmi'nin, hakkında bir zamanlar kolum gibi sazanları eliyle suyunun yüzünden topladığına dair kuyruklu yalanlar savurmaktan kaçınmadığı ama çoktandır kurumuş olan Dokuz Sele Deresi'nin yanıbaşındaki dükkânını açmak için erkenden kalkan Tesisatçı Şeref, Çakaloz Sokak'taki evinden yürüyerek on dakika çeken İsmetpaşa Caddesi'ne çıktığında zıpkın gibi bir sabah esintisi beyaz şilebezi gömleğini yalayıp geçti. Kendisi gibi erken kalkan esnaflardan, erken iş tutan seyyar satıcılardan, okullarına ya da işlerine gitmek için evden erken çıkan öğrencilerden, memurlardan ve odacılardan tanıdıklarına selam vererek tempolu bir yürüyüş tutturan Tesisatçı Şeref, evde sabah kahvaltısı yapmış olduğu halde İş Bankası'nın karşısındaki simitçiden bir tane de simit alıp, Belediye'nin önünden geçerek Mimar Sinan Sokağı'na saptı ve gördüğü manzara karşısında cin çarpmışçasına donup kaldı olduğu yerde.

Zira Mimar Sinan Sokağı'na bakan tarihî Ulu Camii'nin yanıbaşında, şehrin göbeğinde kapkara, korkutucu, görkemli bir gotik kilise yükseliyordu.

Arkası belki yarın, belki yarından sonra...

12 Tem 2010

37

Gel gel yanalım ateş-i aşka...

37'yi de gördük ya bu şehirde, daha da iflah olmayız tayfam.


Müdüre not: Oğlum garıştırmadan iç enki mereti. Sanki yılların âlemcisiymiş gibi durup durup azıtıyon, ondan sonra gubur başı bekliyon sabaha gader. Dekleşik iç, efendi ol, ordan alıp öte yana goma...

10 Tem 2010

İronilere gelesin

İroniye gel vatandaş. Oğuz Atay'ın memleketi İnebolu'da 'Oğuz Atay Çocuk Parkı' varmış. Yazık lan orada oynayan çocuğa, ne ruh sağlığı kalır vallahi, ne esenlik.

Olmuşken İnegöl Emniyeti, ilçedeki karakolların birine de "Franz Kafka Karakolu" desin, suç oranı anında sıfıra inmezse bak...

"Cep Tarkovskisi" Küçük Nuri bu kez de Alman taşrasında


Evvelce memleket taşrasında görülen "Cep Tarkovskisi" Küçük Nuri bu kez Alman taşrasına açıldı. Nazi partisinin savaş sonrası Alman tarihinde en çok oy aldığı (yüzde 20'nin üstünde) kasabanın yedi kilometre ötesinde korkusuzca tatilini yaptı, bu kez de Uzak özentisi çalışmalarıyla adam olmayacağını gösterdi.

Not düşmeyince unutuyorum lan, iki şey söyliycem. Hiç sevişme sahnesi olmayan Persona hayatımda seyrettiğim en erotik filmlerden biriydi. Günümü gecemi adayıp okuduğum Şebnem İşigüzel romanı Sarmaşık ise hayatımda okuduğum en kötü romanlardan biriydi. Rafet el Roman'dan bile kötü olabilir, o kadar yani...





9 Tem 2010

Düğme

Zizek'in liberal demokrasiler için kullandığı süper bi benzetme var. Otomatik asansörlerdeki kapı kapama düğmelerini örnek veriyor. Aslında tamamen "placebo" etkisi veren düğmeler bunlar. Sen ona bassan da basmasan da kapı kapanacak. Düğme sadece seni tatmin etmek için, kapının kapanması için bir şeyler yapıyormuşsun yanılsamasını sana yaşatmak için orada. Ama yine de dayanamayıp basıyorsun her seferinde.

Almanya'da son 25-30 yılın en piyasacı, en anti-sosyal yasalarını Schröder'le yeşiller, yani solcular geçirmişti. Meşhur Hartz IV hikâyeleri falan. Sosyal devletin dibine dinamit koymak sosyal demokratlara düştü. Şimdi de en anti-kapitalist, en tasarrufçu, en düzenleyici yasaları Merkel'le meymenetsiz Guido'nun liberal demokratları şeediyor. Azgın finans piyasalarına dur demek de o piyasalar iyi çalışsın diye iktidara gelen sağ muhafazakârlara düştü. Ondan sonra demokrasiymiş, seçimmiş, oymuş kaşınıp duralım biz.

Demokrasi aslında kendimize çaktırmasak da şehvetle izlediğimiz, pronografik bir zevk duyduğumuz çevre felaketlerini andırıyor. Hem zevkli, hem rahatlatıcı. Bizden uzak nasıl olsa...

30 May 2010

"İsa'nın Son Keşkeği"

Bobiler.org'ta gördüm, hastası oldum:

20 May 2010

4

Dimdik, belçıkaran cinsten bir yokuş. Yokuşun sonu deniz, ama biz yokuşun tepesinde, kapalı siyah bir kapının önündeyiz. Sabah vakti ve önünde durduğumuz siyah kapının arkasından bangır bangır bir müzik (Joy Division?) duyuluyor. Yokuşun aşağısından, üç tane orta yaşlı adam yaklaşıyorlar oflaya puflaya. Üçü de üstlerine bir hayli bol gelen, çuvalı andıran, koyu renkli takım elbise giymişler. Üçü de şişman. Ellerinde çantalar var, bürokrat ya da memur olduklarını anlamak zor değil. Hiç konuşmadan, binbir güçlükle, hatta ara sıra durup dinlenerek tırmanıyorlar yokuşu. En sonunda o siyah kapının önüne varıp, duruyorlar. Birbirlerine bakıyorlar, bir tanesi, "Burası," diyor. Diğerleri başıyla onaylıyor. Durup ceplerinden çıkardıkları kumaş mendillerle eşzamanlı bir biçimde terlerini sildikten sonra, kapıya en yakın olanı zile uzanıyor.

Böyleyken böyle

3

Mobilyaları, duvar kâğıdı, dekorasyonu, hattâ belki insanları bile 70'li yıllardan kalmış bir orta sınıf evinin salonu. Berjer koltuklar, kadife kılıklı kanapeler, bir adet kütüphaneli divan, sararıp solmuş duvar kâğıdı, hantal görünümlü, Kayseri işi kakmalı yemek masası ve etrafındaki sandalyeler. Kütüphaneli divanda yan yana oturan üç kişi var. En sağda, orta yaşın üstünde, bıyığı sararmış, taşradan birkaç günlüğüne ziyarete gelmiş bir akrabayı andıran, gri süveterli, kumaş pantolonlu, kasketli bir adam. Onun yanında aşağı yukarı aynı yaşlarda görünen, başında saçlarının ancak yarısını örten beyaz başörtüsüyle, iyi giyimli bir kadın. En solda ise bu ikilinin oğulları yaşında görünen, siyah kot ve tişört giymiş yeniyetme bir genç.

Sağdaki adam önündeki sehpayı kullanarak itinayla cıgaralık sarıyor. Sehpada ayrıca uzun zamandır oradaymış gibi görünen üçten fazla Türk kahvesi fincanı, birkaç dağınık gazete, bir televizyon kumandası da var. Kahve fincanlarının bazıları ters çevrilmiş. Kadın üzgün ve öfkeli görünüyor. Sabit gözlerle yere bakıyor. Oğlan ise sanki televizyon seyredermiş gibi ama televizyonun sesi duyulmuyor.

Adam sardığı cıgaralığı ağzına götürüp, "Yeğenim bir ateş patlat bakalım," diyor, divanın en solundaki gence. Genç önce dönüp boş gözlerle adama bakıyor, sonra gördüğü şey dünyanın en doğal şeyiymişçesine yerinden kalkıp gözden kayboluyor. Anne hiç başını çevirmeden bir şeyler mırıldanıyor:

"Bunun için mi çağırdım seni ben? Boyun devrilsin kardeş gibi..."

Adam yanıbaşındaki kadına sanki bir meczuba bakarmış gibi, küçümseyen, acıyan gözlerle bakıp, cevap vermiyor. O esnada elinde kibrit kutusuyla oğlu yeniden salona giriyor. Kutuyu dayısına verip, eski yerine oturuyor. Dayısı ağzındaki cıgaralığı yakarken, kadın bu kez oğluna sesleniyor:

"İnsanda utanma olur biraz. Babandı o senin baban. Yatalak hasta gibi oturuyorsunuz bütün gün. Kadın başıma ben mi çıkıp arıycam bu adamı? Ben mi düşecem peşine? Konu komşudan da mı utanmıyorsunuz?"

Oğlan gözlerini televizyondan ayırmadan yanıt veriyor annesine:

"Konu komşu mu kaldı ki anne?"

Kadın tepki vermiyor. Dayı cıgaralığından üst üste birkaç nefes çektikten sonra, çatallaşan bir sesle yeğenine bakıp, "Yeğenim sinirsiz yerinden kestirdin herhalde bu sefer. Kafa merasim yerine döndü Allahıma," diyor.

19 May 2010

Çölemerik, İndira Gandi falan

Yahu evvelden haritalarda, Hakkari'nin yanında parantez içinde Çölemerik yazardı, hatırlayan var mı? Erik çölmüyor mu artık, neden kimse kullanmaz oldu bunu? Ya da bu da mı ulu devletimizin gereksiz Türkçeleştirme çabalarından biriydi? Bu da mı gol değil? Bilemedim... (Tevatürdür, üniversitede Türkçe dersi veren hoca sınavda Buda'dan örnekler veren bir arkadaşın bütün Buda'larını ayırmış, "da" ayrı yazılır gerekçesiyle, çok da düşük not verniş çocuğa.)

Kılıçdaroğlu'ya "Gandi Kemal" diyorlar ya, Baykal'a da "İndiragandi Deniz" desinler lan... Ayrıca bizim kanunlarda "halkı seksten soğutmak" suçu yok mu?

Şu da var ki, arkadaşım M.Ömer'le konuşurken laf oraya geldi geçende. Biraz iddalı olacak ama, biz de Der Spiegel'e yazmıyoruz nasıl olsa:

Bizim kuşağın iki büyük trajedisi var arkadaş. Biri Fenerbahçe, öteki de Kemalist aile büyüğü. Hadi birinciye alıştık da, ikincisi çok fena. Bunlar gençliklerinde de böyle miydi bilmiyorsun ama öyle muhafazakâr, öyle kütkafa oluyorlar ki; karşı çıkmamak, kavgaya tutuşmamak elde değil. Ama girişince de alıyor seni bir pişmanlık, "yarın ölüp giderse ne olucak, boş yere üzdüm adamı/kadını" diye kendi kendine vahvahlanıyorsun. İşte böyle durumlarda Alman olmak istiyorum lan, vallahi über alles adamlar...

18 May 2010

Akçaabat'ta bir James Dean

Bugün de sözü Can Yücel'e bıraksam olmaz mı? Akçaabat'ta bir Yaşar'ın hikâyesini bir de ben yazsam ayrıca olmaz mı?

"To be or not be" cümlesini, "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin" diye çeviren bir adamdan bahsediyoruz. (Bilmiyordum, toprağından nar çiçekleri fışkırasıca, zamanında İlhan Berk'e de "Haa bir de / Şiirlerini gerdirmek için / Avrupa'ya gidiyormuş arasıra" demiş.)

AKÇAABAT'IN JAMES DEAN'I*

Akçaabat'ta bir Yaşar
Düğün meraklısı
Dâvetli dâvetsiz
Her düğüne gidermiş
Gidermiş ama
Kenarda dururmuş
Ne horona katılır
Ne kemençe çalarmış
Rakı içmez
Bakmazmış kızlara
Tabanca sesleri arasında
Uzaktan seyredermiş şenliği,

* Can Yücel, Seke Seke, Doğan, 2000, s. 102

16 May 2010

Şiir gibi fotoğraf


Berlin Alexanderplatz'daki bir binanın tozlu arşivlerinde bulunan, savaştan sonra çekilmiş bir dizi Berlin fotoğrafından biri.

Bir tanesi ama çok acayip. Yıl 1945. Pariser Platz'da, yıkıntıların orta yerinde, harabeye dönmüş Brandeburg Kapısı'nın önüne toplanmış olan bu Rus askerleri, Rus şair Yevgeni Dolmatovski'nin kendi ağzından okuduğu şiirlerini dinliyorlar.

14 May 2010

2

Kıyıda demirlemiş bir yolcu vapurunun içi. Vapur hafif hafif sallanıyor, sanki her an harekete geçecekmiş gibi ama beklenen hareket bir türlü gerçekleşmiyor. Pencerelerinden vuran sabah güneşinin doldurduğu iç taraftaki kabinin iki farklı ucunda, birbirlerini görecek şekilde oturmuş olan ama birbirine hiç bakmayan iki kişi var. Güneşin vurduğu pencerenin önünde oturan orta yaşlı, irikıyım adam pencereye yerleştirdiği aynaya dönmüş traş oluyor. Omzunda havlu, yanıbaşında traş bıçağını sokup çıkardığı, içi su dolu kocaman bir şarap kadehi, yüzü ifadesiz. Sanki o vapurda yaşıyormuş, bütün ömrü orada geçmişçesine rahat görünüyor. Vapurun öbür köşesinde ise bir kadın var. Yüzü adama dönük olduğu halde, gözleri başka yerde. Gamlı, hüzünlü bir hali var, gözleri bomboş bakıyor. Güneşe rağmen kahverengi paltosunu çıkarmamış, omzunda çok şık bir şal var. Vapurun düdüğü ötüyor sonra, ama vapur hareket etmiyor.

13 May 2010

Yaşa Le Carre

Sıkıntılı zamanlarımda üst üste üç tane Le Carre çaktım, nasıl açtı, nasıl iyi geldi biliyo musun? Hele o "A Perfect Spy" yok mu, üstadın olgunluk dönemi değil "azgınlık" dönemi romanı adeta. Londra'dan Bern'e, Viyana'dan Korfu'ya gide gele götün düşüyor , beşer karış açılıyor ağızların da kapanmak bilmiyor. Casus romanı deyip geçeni, burun kırıvıp, dudak bükeni Hasanpaşa tüfeğiyle kovalarım bak... Gam keder bırakmadı lan, daha ne olsun!

(Bak gizli kapaklı iş çevireceksen, belge teslimatı yapacaksan, ortağınla aynı oyuna bilet alın. İkiniz de birer keman kutusuyla gidip, kutuları vestiyere bırakın. Sonra salonda ışık sönünce vestiyerden aldığınız numeroları değişin. Sen sağ, o selamet.)

Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim sıfır tane. Nedir bu?
Sıcak pazar ekmeği.

Bisikletle eve giderken aldım bir tane, eve geldim depozitosu. Bu nedir?
Buz gibi Alaman birası.

Başta bizim çizgi filmi karakterini andıran dışişleri bakanı olmak üzere, tehcir söz konusu olduğunda "Biz de Sarıkamış'da ya da Balkanlar'da ağladık" diye karşı argüman geliştiren organizmalar var ya, Ermeniler'i kıranla, Sarıkamış'tı kendi askerini kıranın aynı adam olduğunu, "Askeri kırdıran Enveri Paşa" diye türküler yakıldığını bilmiyor olabilirler mi. Sivil nüfusa yönelik planlı eylemle, savaşta gerçekleşen kaybı nasıl bir tutuyorsun lan aymaz? Hiç mi tarih-coğrafya öğretmediler, hiç mi insanlık öğretmediler sana?

Dağılabilirsiniz...

1

Dar, apartmanların neredeyse iç içe geçtiği, iki apartman arasına gerilmiş iplerde beyaz iç çamaşırları, maskeler ve önlüklerden başka hiçbir şeyin asılı olmadığı bir ara sokak. Durgun, sıcak, yaprak kıpırdamıyor, iş makinalarını dayayıp sokağı olduğu gibi kaldırıp götürseler kimsenin umurunda olmayacak. Sokağın bize uzak olan başından ellerinde çantalarıyla, bir kadınla erkek yaklaşıyor konuşarak. Yavaş yavaş, turist gezintisine çıkmış gibi, hiçbir çekiciliği olmayan evlerin dış cephelerine, pencelerine bakıyorlar. Onların arkasından yine aynı yavaş tempoyla burun ve ağızlarında koku almalarını engelleyen beyaz maskeler bulunan kadınlı erkekli, ihtiyarlardan, gençlerden, çocuklardan oluşan bir grup hiç konuşmadan, hiç etraflarına bakmadan, sanki bu dünyadan değillermiş, sanki bütün duyularını yitirmiş gibi ilerliyorlar. Sokağın bu başındaki küçük bakkal dükkânının önündeki hasır taburelerde iki tane orta yaşlı adam oturmuş tavla oynuyorlar. Mutlak sessizlik, ürkütücü bir huzursuzluk, yakıcı bir güneş... Birdenbire, sokağın bize yakın başında yan yana dizelenmiş 4-5 katlı apartmanların birinin en üst katından fırlatılan, eski, siyah-beyaz bir televizyon müthiş bir gürültüyle sokağın orta yerinde parçalanıyor. Buna, artık bu tarafa iyice yaklaşmış olan, turist kılıklı kadınla erkek dışında hiç kimse şaşırmıyor, irkilmiyor, kafasını çevirip bakmıyor bile. Onlarsa büyük bir şaşkınlık içinde, önce yere düşen televizyona, sonra televizyonun atıldığı pencereye, sonra da hiçbir tepki göstermeyen tavla oyuncularına bakıyorlar. Maskeliler, televizyon ölüsünün yanından hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyorlar.

12 May 2010

Devendra

Devendra Banhart'ı keşfettim, bir de uzaklardan bir arkadaşın aylar önceki tavsiyesine uyarak Vampire Weekend'i. Ama asıl gönlümü çalan, aklımı alan Devendra yavşağı oldu. Öte yandan, kitabıydı, cd'siydi, dvd'siydi derken kütüphaneden aldığım madde sayısını 48'e çıkararak kişisel rekoruma imza attım. Kütüphaneden aldığım kitaplardan birinin müteveffa kütüphane memuru Kör Borges'a ait olması, Devlet İroni İşleri'nde kurulacak bir komisyon tarafından incelensin isterim.

Kör Borges'in yalancısıyım, Montevideo meğer "tepeyi görüyorum" demekmiş, denizcilik tabiriymiş, Uruguay'ın başkenti tepelikmiş, denizciler uzaktan görünce "monte video" diye çığrışıvermiş kendi aralarında. Kör Borges'in yalancıyısım diye ekledim, zira şu âlemde yalan söyleme potansiyeli en çok yazarlardan biri değil mi bu sevimli amcamız. Kundera okuyorsun, Woolf okuyorsun, ne biliyim Dosto okuyorsun; "insan incelemeleri büyük laboratuarı"nda önlüklü, mikroskoplu sümsük bir memur gibisin; sonra Borges okuyorsun, ohhhh... "Osur osur ipe diz" ülkesinin serinletici suları, "at yalanı sikeyim inananı" ovasında kelle tarımı. Hepsi ayrı güzel tabii canım, ötekilere laf soktuğum da sanılmasın.

Burada övmüştüm Emrah Serbes'i, geçen hafta tanışmak nasip oldu Berlin'de. Kıyak adammış muhterem, geçen ay Beşiktaş maçında hidroelektrik santral karşıtı pankart açmışlar, polis saldırmış, "sen necisin lan?" demiş, Serbes yazar olduğunu söyleyince sağ elinin baş parmağını kırmaya kalkmış, o da "ama ben solağım"diyerek gülümsemiş. Devlet İroni İşleri uyuma lan! Türk polisi, Türkiye'nin en parlak genç polisiye yazarının parmağını kırıyor...

İslamcı cenaha yönelik iç çamaşırı firması bana ilan fikri sorsun, hemen söylerim: Kışkırtıcı bir iç çamaşırlı kadın/erkek fotoğrafı eşliğinde şu slogan: "Helal Et!"

Böyle böyle gidiyoz işte...

18 Mar 2010

Konumlanma mantığınız kadar konuşun

Ne aktaranı, ne de muhteşem beyanatları aktarılanı aktarayım size. Bu bir MSN muhabbeti ve ben en çok buna güldüm son zamanlarda. Özellikle, 'abi çok acil çıkmam lazım' kuyruklu yalanındaki çaresizlik ve bedbahtlığa dikkatinizi çekerim:

- sağlık sıhhatin yerinde değil mi kardeşim
- bir sıkıntı yok abi
- tek olmasın be kardeşim
- bir önerim olacak
- buyur abi
- biliyosun ABD, Meksika ve Kanada AMERO isimli paraya geçiyor
- toprak savaşlarından PARA ve ENERJİ SAVAŞLARINA geçiliyor
- sizin sektörü direkt etkileyebilir
- değerlendirirsiniz
- eyvallah abi
- ben artık hiç bir işe hayır demiyorum
- yanlış anlama
- öngörüm ve konumlanma mantığıma göre bakıyorum
- dostlarla siz de bir yorum yaparsınız
- abi çok acil çıkmam lazım
- görüşürüz
- devam ederiz
- dostlara selam

11 Mar 2010

Yaz bahar

Vallahi hiç yazasım yok. Hırt oldum, yabanî oldum, ev hayvanı oldum iyice, biri monitörden fırlasın, Peru'ya falan götürsün beni. Gabriel diye bi eleman vardı Kolombiyalı, matematik okuyordu, caz dinlemeye falan gittik birkaç kez. Güleç yüzlü, aklı başında, düzgün bi oğlandı. Bi gün ben öylece kütüphanenin merdiveninde oturmuş cıgara içerken, "Hacım senin halinde tavrında bir şüphecilik var," diyerek söze girmiş, karakterimle ilgili şimdi hatırlamadığım bir analize girişmişti. Gabriel'in anlatmaya çalıştığı buydu işte. Şu beş dakikanin içinde yine ucundan döndüm bloğu internet çöplüğüne göndermenin... Ne yapıcaz Gabriel? Bu gemi ne zaman gidecek?

Keşkek yedim lan, çok güzel oldu. Graham Greene, "İstanbul Treni" diye roman yazmamış mı meğer? Kozmos acar çarptı, iki elim yakanda Reha. Bahar gelir gibi oldu, sonra siktirip gitti. Eskiden sıskalık fakirlik göstergesiydi, şimdi fakirler hep şişman, zenginler bir deri bir kemik. Küreselleşme bu olsa gerek. Kitap gelecek, az kaldı. Ev çok toz oluyor, bir gün altından kalkamayacağız diye korkuyorum. Acıktım.

11 Şub 2010

Cönk


Yaklaşık 15 yıldır devam eden içlik boykotumu bana bozduran bu soğuklara lanet okuyor,

ben Saracoğlu Stadı'ndaki ilk maçımı seyrettikten sonra bilet fiyatlarını yarı yarıya indiren Fenerbahçe yönetimini kınıyor,

AKP-C(M)HP saflaşmasında illâ ki taraf tutmam beklentisiyle üstüme gelen, memleketimin azgelişmiş politik analistlerine 'yiyin birbirinizi' solculuğu dışında bir sol pozisyonun da varolabileceğini hatırlatıyor,

İslamcı-entelektüel cenahtaki günlük konuşmaların aşırı kibarlığı karşısındaki şaşkınlığımı gizleyemiyor,

Türkiye'yi tamamıyla İstanbul üzerinden okuyan ve yansıtan anaakım medyaya teessüflerimi sunuyor,

ailem ve arkadaşlarım haricinde, memleketime dair söyleyebileceğim en güzel şeyin yemekleri olduğu gerçeğine alışmaya çalışıyorum.

NOT: Resimdeki oğlanı internette 'içlik' yazarak buldum. En cevval, en dağlardelen, en benim diyen erkeği bile Borneo maymununa çevirebilecek iki kıyafet varsa bu âlemde, biri içliktir, diğeri de kilim desenli kazak. (Benim de vardı bu arada kilim desenli kazağım. Tek başına beş kilo çekiyordu, Sibirya soğuğu gelsin bana mısın demezdim onu giyince.)

17 Oca 2010

Tay boşanmış

sarı çizme geyelim
bizim dama girelim
annen buben duyarsa
tay boşanmış deyelim

türküden...

Kıpır kıpır

Herhangi bir film eleştirisinde "kıpır kıpır" sıfatı kullanılmışsa o filmden uzak duracaksın genç mürit, sana gelmez o film, daralırsın, dernek toplantısına çay taşıyan afyonlu odacı gibi, annesinin altın gününden kalan artıklara yumulmak için teyzelerin kalkmasını bekleyen liseli genç gibi, ekonometri dersinde rakamlardan karanfil yapan umarsız oğlan gibi yumrun boğazında kalakalırsın.

12 Oca 2010

Pamir Dayı ne yapıyor dağın başında?* - I

Pamir Dayı ne yapmaya çalışıyor orada, dağın başında. Hem ona neden dayı diyoruz? Kim görmüş herhangi bir dayılığını? Ne yapmaya çalışıyor orada Pamir Dayı, o dağın başında? Tası tarağı toplayıp buraya gelmiş olması neden? Neden hiç birimizi ikna etmiyor öne sürdüğü gerekçeler? Nedir Pamir Dayı'yı bu kadar gizemli, bir o kadar da korkutucu kılan? Neden esirgiyoruz ondan diğer yabancılara bol kepçeden dağıttığımız kuşkularımızı, düşmanlıklarımızı, kaş çatmalarımızı? Pamir Dayı ne yapıyor her Allah'ın günü o dağın başında, neyin peşinde? Neden aklına estikçe yanıbaşımıza gelip tuhaf hikâyeler anlatıyor önceki yaşamından? Neden hiç birimiz o uyduruk hikâyelerin altını deşeleyemiyor, yalanlarını yüzüne vuramıyoruz Pamir Dayı'nın? Ne yapıyor Pamir Dayı o dağın başında? Neden kimse onun peşine düşmüyor, neden kimse onu karşısına alıp dosdoğru sorgulayamıyor, neden en kudretli sandıklarımız bile Pamir Dayı'nın karşısında sus pus oluyor? Ne yapıyor Pamir Dayı o dağın başında, neyin peşinde? Neden bir bahar akşamı çıkageldi buraya bir kamyonet kasasını zor dolduran eşyasıyla? Neden başka yere değil de buraya geldi? Burayı neden seçtiğine dair sorulara verdiği yarım yamalak, kaçamak cevaplar nasıl oluyor da hepimizi tatmin ediveriyor birdenbire? Ne yapıyor bu Allah'ın adamı, bu dağın başında? Neden ona Dayı diyoruz?

* Tom Waits'in "What's He Building?" şarkısından esinlenme-aparma.

Ateş başı


Virginia Woolf'un en melankolik kahramanlarından biri olan Joan Martyn dilsizlere dil oluyor, mutluluğun tarifini veriyor:

"Ama annemin dediği gibi en iyi hikâyeler ateş başında anlatılanlardır ve eğer yaşamımın son günlerini, gördüğü acayip şeylerin ve gençliğinde olup bitenlerin hikâyeleriyle bir kış akşamında bütün ev ahalisini susturup kendini dinletebilen yaşlı bir kadın olarak geçirirsem çok mutlu bir insan olacağım."

Virginia Woolf, The Journal of Mistress Joan Martyn

5 Oca 2010

Nikbinlik

Muhtardan kötümser kâğıdı alsak, sonra o kâğıtla ilgili birimlere başvursak, nikbinlik bölge müdürlüğünde bir dayımız olsa, o dayı bize torpil yaptırsa, işlemlerimiz öne alınsa, nikbinlik dağıtımı yapan güleç yüzlü memure ablamız, kakülünü düzeltip, “Beyfendi sizin belgeleriniz eksik, ayrıca tipinizi de beğenmedik, size nikbinlik veremeyiz,” dese, biz de bunun üzerine rezalet çıkarsak devlet dairelerinin en pembesinde, “Hanfendi bugüne kadar hep kaçtık devlet dairelerinden, tüm dairelerden aslında. Götümüzü dayayacak bir köşe aradık hep, gelemedik dairelere, temkin tedbir ihtiyattır ailece en mümeyyiz vasıflarımız. Yılların bungunluğunu atıp adım atmışken buraya, yaraşır mı bu yaptığınız?” deyip şarlasak hanfendinin en mor tayyörüne. Sonra apoleti sümbül, rozeti karanfil güvenlik görevlileri peydah olsa birdenbire, “Beyfendi ısrarcı olmayın, akıllı olun, taşıyamayacağınız nikbinliğe talip olmayın. Yoksa zor kullanmak zorunda kalacağız,” diye paylasalar bizi. Biz başımızı önümüze eğip, “Eee peki o zaman, bir başka bahara,” deyip mahsunlaşıverince, en mor tayyörlü memure ablamız, “Bakın nasıl da yola geldiniz. Kaşla göz arasında alıverdiniz istediğinizi,” dese...

Dese ne demese ne.

4 Oca 2010

Wirtschaftswunder


1949 yılında kurulan Almanya'nın yarattığı, 'Wirtshaftswunder' denen ekonomi mucizesi böyle bir şey işte. Şimdi Doğu Almanya'nın belli bölgeleri haricinde şu fotoğrafın yenisini çekecek bir yer bulamazsın. Ayrıca NTV'nin tarih dergisinde eski fotoğrafları, aynı mekânda aynı aktörlerle yeniden canlandırma uygulaması yapıyorlar, pek şirin, pek yarayışlı bir etkinlik. Dergi de başarılı zaten, her eve lazım. Pesudo-tarihçi Murat Bardakçı'nın saçmalamalarından sonra ilaç gibi geliyor.

3 Oca 2010

Sanat


Bu yaz Berlin'de tarafımdan falan...

Türkçe meali: Niye hepsinin ağzı var dili yok, nasıl oluyor da Eyüp peygamber gibi sabrediyor lan bu yoksullar?

Tören havası

Her bir girişimiz bir tören havasında olmalı, ilmek ilmek örülmeli diyesiymişler, değil öyle aslında. Mesela Çağan Irmak için, "varoşlarda yaşayanlar için kullanışlı ferzan özpetek" diyebilsek, "asıl içimizdeki varoşlardan kurtulmalıyız" şeklinde cümle kuranları iki tarla parasına Asmalımescit'te dükkân açılan çağan ülkesi'ne postalasak da rahatlasak... Ulan bizim köyün hepsini satsan Ümraniye'de tavuk dönerci açarsın anca. Ne tarlaymış!