31 Ara 2011

Yeni yıl tebriği

İstikbaline baktıkça mücrim gibi titreyen aymazlar için yeni yıl tebriği:



Kaptıkaçtı işine mi girsek bu arada?

30 Ara 2011

Bomba

Sabiha Gökçen anlatıyor, 70 küsur yıl geçiyor, memlekette bir şey değişmiyor:

"Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt olarak uçtum. Böyle vaziyetler insan harp heyecanını rasıt mevkiinden daha iyi duyuyor. İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedefler görürse, makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersimde ilk bombardımanımın heyecanını unutamam. Cekizeken civarında asilerin topluluğunu haber alıp grup halinde hareket ettik. Ben elli kiloluk bombalarımı grup halinde kaçanlar üzerine attım, isabeti gözümle gördüm ve vazifeden avdette heyecanlı dakikalar geçirdik. …Dersimde uçuş çok heyecanlı idi. Dar boğaz gibi vadiler aşıyorduk… Muhasama meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için, aramayı, vurmayı düşünüyor.”

(Bayan Sabiha Gökçen’le Görüştük, 21 Ağustos 1937, Tan)

27 Ara 2011

Seri Katil

- Sait Faik’ten ötürü, onun için -

Şu barda oturanlardan iri yarı, kaslı, ağzı küçük, burnu büyük olan, gözleri ise hüzünlü bakanın adı Herbert'tir. Herbert Cumartesi günleri hariç, her akşam bu meyhaneye gelir. Hafta içi mesaisini bitirince, Pazar günleri ise Bundesliga maçları bitince. Boş olduğu sürece aynı tabureye oturur ve aynı şeyleri içer. O rahatsız taburede bütün geceyi nasıl geçirir bilemem, ama boş olsalar bile çok daha rahat görünen diğer koltuk ve sandalyelere yüz vermediğini iyi bilirim. Meyhanede çalışanlar ve meyhanenin diğer müdavimleri de Herbert'i tanırlar. Sessiz sakin adamdır Herbert. Kimseyle alacağı vereceği olmayan türden. Kimi zaman iş arkadaşlarından bazıları da onunla birlikte gelir mesaiden sonra, oturup sessiz sessiz konuşurlar sohbet etmek ayıpmış gibi; işten, şeften, ailelerinden, kadınlardan, siyasetten, futboldan ve fısır fısır konuştukları için bizim bilemediğimiz gizemli konulardan.

Hiç konuşmadıkları da olur, kimi geceler yorgun, yaşlı birer baykuş gibi taburelerine çöker, öylece karşılarına bakarlar. Sanki barın şişelerle dolu raflarının arkasında en çalkantılı ruhları bile dinlendirebilecek tropikal bir deniz ya da en geveze adamı bile afallatacak şahane bir günbatımı manzarasını yalnızca onlar görüyormuş da, batmakta olan o güneşin sarsak ama karakterli ışığında gevşiyorlarmış gibi gelir bizlere. Ara sıra önlerindeki bira bardaklarını havaya kaldırıp, okkalı bir yudum çektiklerini ya da ucuz tütün paketlerini önlerine açıp itinayla birer sigara sarıp yaktıklarını görmeseniz, Herbert ve arkadaşlarının derin bir meditasyonun kucağında kendilerinden geçtiklerini sanır, böyle şeylere alışık olmayan bir adamsanız onlardan korkmaya başlarsınız.

Bu gece Herbert'in yanıbaşına tünemiş olan orta boylu, tıknaz, yayvan ağızlı, pırasa burunlu, kısık gözlü adamın adı ise Herbert II'dir. Herbert II'nin gerçek bir adı vardır elbette ama meyhaneye çok nadir geldiği için ve Herbert dışında hiç kimseyle konuşmadığı için onun gerçek adını bilen yoktur. O ara sıra Herbert'e eşlik eden bir arkadaşıdır, belki de Herbert onu arkadaşı saymıyordur, bunu bilemeyiz. Herbert'i sevenler ve saygı duyanlar nedense Herbert II’yi pek sevmezlermiş gibi gelir bana, bunu da anlamlandıramam. Herbert'i seviyorsak, onunla bir derdimiz yoksa, onun kıymet verdiği dostlarını da sevmemiz, sevmesek bile arkalarından kötü konuşmamamız gerekir. Biz meyhanenin müdavimleri olarak, Herbert'in yanında getirdiği iş arkadaşlarının çoğunu tanır, kimi zaman onların muhabbetine ortak olur, hiç değilse karşılıklı bir göz ya da baş selamını birbirimizden esirgemeyiz. Ama Herbert II başkadır. O hiç birimize selam vermez, kimseyle iki çift laf etmez.

Herbert aslında kibar, sevimli bir adamdır. İri cüssesine ve suskunluğuna bakıp onun kavgacı, kaba, hattâ küstah bir adam olduğunu düşünenler çıkar ara sıra, ama bunlar ya Herbert'le oturup karşılıklı iki bira içmedikleri, onun meşrebini bilmedikleri için böyle düşünürler ya da büsbütün habis ruhlu, beş para etmez adamlar oldukları için. Meyhaneye gidip gelmeye başladığım ilk zamanlar, ben de Herbert hakkında böyle şeyler düşünmüş olabilirim aslında. Zira böyleyizdir biz insan tekleri. Tipine, cüssesine, şekline şemaline, giysisine bakar, bunlardan kestirme yargılar damıtır, sonra da dönüp bakmayız bile yargıladığımıza. Oysa en zorba hükümdarların demir yumruğu altında inleyen ülkelerde bile, göstermelik de olsa sorarlar adama tekmeyi vurmadan önce, diyeceğin bir şey var mı diye, nezaketen de olsa bir savunma hakkı tanırlar o adam en azılı rejim düşmanı bile olsa. Ama siz bakmayın Herbert'i savunduğuma, onun pek de umurunda değildir başkalarının onun hakkında ne düşündüğü.

* * *

Meyhaneye yalnız geldiği günlerden biriydi, baktım başka oturacak yer yok, Herbert'in müsadesini alıp yanıbaşındaki tabureye tünedim. Kısaca selamlaştıktan sonra nereden baksan yarım saat boyunca tek söz etmedik birbirimize. Oysa bunlar ilk zamanlarım değildi. Herbert kadar olmasa da müdavim sıfatını hak edecek kadar sık gelip gitmeye başlamıştım meyhaneye ve can ciğer değilsek bile belli bir hukukumuz vardı artık. Yarım saatlik suskunluğun ardından nereden aklıma geldiyse, "Herbert," dedim, "sen böyle sustuğun için insanlar seni kendini beğenmiş bir adam sanıyor." Amacım hem haybeye de olsa bir sohbetin fitilini ateşleyip can sıkıntısından kurtulmak, hem de aslında kendini beğenmiş bir adam olmadığını bildiğim Herbert'in iç dünyasına dair merakımı gidermekti. Sana ne elâlemin iç dünyasından diyecekseniz, haksızlık etmiş, insanlık âleminin başına gelmiş en büyük bela olan can sıkıntısına karşı en etkili ilaçlardan birinin farkında olmadığınızı ele vermiş olursunuz. Herbert'in hiç değilse bir işi, haftada bir kez de olsa görebildiği bir çocuğu var. Bende bunlar da yok. Televizyon seyretmek, kitap okumak, spor yapmak, sokaklarda amaçsızca yürümek, sinemaya tiyatroya gitmek falan can sıkıntıma çare olmuyor. Herbetler, Beateler, Sonjalar, Thomaslar, Ursulalar, Gertler, Ahmetler, Ayşeler, Rogerlar, Elizabethler, Markolar, Juliolar, Sumayyalar; benim çarem bunları tanımakta, konuşturmakta, dostluklarını kazanmakta. Ben bu insanları deli gibi merak ediyorum. Ne gibi dertleri ve sevinçleri var, neye gülüp, neye ağlarlar, akşam eve gidince ne yaparlar, sabahları kaçta kalkarlar, kar yağınca ne düşünürler, iç çamaşırların hangi sıklıkla değiştirirler, helada kitap mı okurlar yoksa düşünürler mi, düşünürlerse ne düşünürler, güneşli havalarda canları bir su kenarında kaygısızca oturup gazete okumak çeker mi, külahın kenarından akan dondurma parmaklarını bulaşınca küfrederler mi, sokak ortasında ayaklarının altı kaşınınca sinirleri bozulur mu, telefon sesini duyunca sevinirler mi, irkilirler mi, su içerken hiçbir şey düşünmemeyi başardıkları bir an gelip geçer mi, hepsinden önemlisi, canları sıkılınca ne yapar bu insanlar?...

Herbert başını hafifçe bana çevirip gülümsedi ve "Bana ne," dedi. Sonra herhalde bunun kaba bir cevap olduğunu düşündüğünden kısa bir açıklama yaptı. "Ben böyleyim. Onlar da öyle. Ben böyle memnunum." Sonra duraladı bir anlığına. Bunun arkasından beklentimin aksine felsefî değil, oyuncul bir cümle geldi. "Sen benim yerinde olsan, elâlem sana kendini beğenmiş demesin diye daha çok konuşmaya ya da yılışıklık yapmaya karar verir miydin?" Soru güzeldi. Biraz düşündüm, dürüstçe cevaplamaya karar verdim. "Yılışıklık yapmazdım ama bir şekilde öyle olmadığımı da göstermeye çalışırdım." Herbert o zaman, "Olabilir," dedi. "Belki ben de senin gibi yapmalıyım." Sonra bu konudan sıkılmış olacak, ondan alışık olmadığım kıvrak bir manevrayla konuyu değiştiriverdi: "Neukölln’de yine bir ev kundaklanmış, duydun mu?"

* * *

Bu gece diğer müdavimler ortalıkta olmadığı gibi, benim de ihtiyarların masasına oturmaya niyetim yok. Takacak başka şey yokmuş gibi barda Herbert’in yanıbaşında oturmuş birasını yudumlayan Herbert II'yi takıyorum kafaya. Promil seviyemle doğru orantılı artan cesaretim ve aymazlığımı kuşanıp, fırsat kollamaya başlıyorum. Herbert barın en solunda oturuyor. Yanında Herbert II, onun yanında boş bir tabure ve onun yanında da barın arka sokağında yaşayan ve canının sıkıldığı geceler buraya gelip kristalini içtikten sonra yeniden evine dönen genç mühendislik öğrencisi Alex var. Alex’le Herbert II’nin arasındaki tabureye sıvışabilirim ama bunu yaparsam niyetimi çok belli etmiş olacağım için geri duruyorum. Zaten Alex’in ertesi gün sabah önemli bir sınavı olduğunu ve çok geçmeden kalkıp evine gideceğini de biliyorum. Meyhaneye ara sıra gelen herhangi bir müşteri olan Alex’in ertesi gün önemli bir sınavı olduğunu biliyor olmam, ortalama bir Amerikan filminde, benim olası bir seri cinayet dizisinin eşiğinde olmama yorulabilir aslında. Neyse ki ben bunu sadece kendi insancıllığıma yorarak kendimi rahatlatıyorum. Zaten seri cinayet işi de bana ters, kıyamam kurbanlarıma. Seri anti-cinayetçi derseniz itiraz etmem ama. Ben, yarın ya da sonraki gün Alex’i gördüğümde ona sınavının nasıl geçtiğini soracağım, o şaşırarak da olsa bana nazikçe cevap verecek ve sorduğum için teşekkür edecek, sınav iyi geçmişse ben Alex’i kutlayacağım, kötü geçmişse teselli amaçlı iki cümle kuracağım ve böylece seri anti-cinayetlerime bir halka daha eklenmiş olacak.

* * *

Bir yandan Alex’in kalkmasını beklerken, bir yandan da yalnızca sırtlarını gördüğüm Herbert’le Herbert II’yi izliyorum. Vücut dili diye bir şeyden söz eder oldular son zamanlarda, koca bir yalandan ibaret! Şu Herbert II’nin vücut dilinden mesela, onun karakteri hakkında çıkarımda bulunacak adam daha anasının karnından doğmadı ki. Zira esprimi maruz görün ama, Herbert II özürlü bir adam, doğuştan vücut dilsiz. Kazık gibi yürür, makina gibi hareket eder, ne eli kolu oynar, ne kaşı gözü. Onun kanlı canlı bir insan değil fabrikada üretilmiş bir robot olduğunu iddia etseniz başınız ağrımaz, kimse size deli gözüyle bakmaz. Hele de şu anda benim yaptığım gibi arkadan izliyorsanız Herbert II’yi, onun gerçekten çok iyi imal edilmiş bir vitrin mankeni olduğuna inanabilirsiniz bütün kalbinizle.

Alex alelacele son yudumu çektikten sonra masaya bir kristale yetecek kadar bozukluk bırakıp, yerinden kalkıyor, gözüyle bana ve tanıdığı birkaç başka müdavime selam verip, kapıya yöneliyor. İşte beklediğim an. Hiç davet beklemeden yerimden kalkıyor ve az önce Alex’in boşalttığı tabureye değil, Herbert II’nin yanıbaşındaki boş tabureye hırsız bir maymun gibi usulca kuruluveriyorum. İkisi de şöyle bir dönüp bakıyorlar bana. Herbert benim izinsiz olarak yanlarına oturmuş olmamı umursamıyor, Herbert II ise biraz bozulmuş gibi. Benim masaya oturmamla birlikte, az önce sessiz ama ateşli bir sohbetin göbeğinde olan Herbert ve Herbert II birdenbire korkunç bir sessizliğe gömülüyor, şeytan görmüşçesine kalakalıyorlar. Etliye sütlüye karışmayan bir adam olarak, onların rahatını bozmuş olmaktan hiç memnun değilim ama iki saattir bu hamleyi planladıktan sonra, şimdi zart diye tabureden kalkmayı da kendime yediremiyorum.

Bir süre hiç konuşmadan öylece oturuyor, karşımızdaki rafta duran şişeleri seyrediyoruz. Ben barda yalnız başıma oturmuş karşıyı seyrederken genellikle rom ve tekila şişelerini hedef seçerim. Bunların hem şişe tasarımları, hem de çağrışımları; kış gecelerinin yalnızlığında, eski bir evde gürül gürül yanan soba etkisi yapar bende. Dalar giderim onlara bakarak. Bu gece de şapkalı tekila şişesini kendime yoldaş bellemiş seyrederken, yan gözle de Herbert II’nin sirke satan suratından gecenin hava durumunu çıkarmaya çalışıyorum.

Şimdi mesela Herbert II’ye herhangi bir şey söylesem, selam versem; o da beni terslese ya da hiç umursamasa, cevap vermese; bunu kafaya takmam. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilirim. Bunu yapmaktan beni alıkoyan şey de zaten Herbert II’nin olası bir ters tepkisi değil, böyle bir ters tepki gelmesi durumunda hakîki Herbert’i zor bir duruma sokacak olmam. O yüzden şapkalı şişeyi adam telakki edip, onun kısa özgeçmişini çiziktirmeye başlıyorum kafamın kara tahtasına. Elbet Meksikalı olacak. Orta yaşlı olmasına rağmen görmüş geçirmiş bir adam. Biraz hazcılık var tabii serde, biraz da boşvermişlik. Tekila sevgisinden söz etmeye gerek yok, ama aynı zamanda çorbayı, turşuyu, narenciye türlerini, yuvarlak hatlı kadınları, üstü açık spor arabaları, ahşap mobilyaları, aşırı sıcak havaları, toprak kokusunu ve blues dinlemeyi de seviyor. Gudalajara’da bir gecekonduda doğmuş, ama gel de bunu Herbert II’nin zehir saçan yan göz bakışına anlat. Belli ki çekip gitmemi istiyor oradan ama ben nasıl Herbert’i zor duruma düşürmemek için ona selam vermiyorsam, o da aynı sebeple beni oradan kovamıyor. Şu haliyle güçler dengeli olduğu için, bu maçtan herhangi bir sonuç da çıkmayacakmış gibi görünüyor. Amerikalılar futbol maçlarının beraberlikle bitiyor olmasını idrak edemezlermiş bir türlü. Oysa bak ne güzel bir sonuç beraberlik, biteviye bir boşluk hali. Çözüm kimi zaman, çözememekte gizli.

Ben barmenden içkimi tazelemesini rica edene kadar çıt çıkmıyor üçümüzün yan yana oturduğu üç tabureden. Beraberlik sessizliği bu, amacına ulaşamıyorsun, ama kapı da tam kapanmamış. Bir belirsizlik var, onun gerilimi var, bir yandan da belli belirsiz bir tatmin hissi. Üzerine düşeni yapmışsın sonuçta. Benim keyfim yerinde. Felsefeyi tadında bırakıp, Guadalajara’daki bir gecekonduda mızıldamakta olan gür bıyıklı bir bebek olarak bıraktığım şapkalıma dönmeye hazırlanırken, Herbert bana dönüp, “Tanıştırayım,” diyor. Parça tesirli bir bomba bu meyhanenin orta yerinde patlayan. Öyle ki benim şapkalı bile sonsuz siestasından başını kaldırıyor, şapkayı iki parmağının ucuyla kaldırıp şöyle bir bakıyor, doğru mu duydum gibisinden.

“Memnuniyetle,” diyorum. Adımı söyleyip elimi uzatıyorum Herbert II’ye. Elim havada kalıyor. Ama Herbert II, belki de adaşından çekindiği için, adını bahşediyor hiç değilse. Adı Herbert değilmiş. Herbert ekliyor sonra: “Kendisi kardeşim olur.”

Bu tanışma merasiminin orta yerinde Herbert II alelacele ayaklanıyor. Herbert de onun arkasından. “Kusura bakma,” diyor, “biraz özel konuşmamız gerekiyor da.”

Az önce benim tek başıma oturduğum masaya geçiyorlar ellerinde içkileriyle. Ben öylece kalakalıyorum barda tek başıma. Köşe kapmacaya devam edesim yok. Meksikalım da zaten çoktan dalmış en güneşli rüyalara, horul horul uyuyor beynimin kıvrımlarında bir yerde. Biraz kırıldım mı ne? Hesabı ödeyip çıkıyorum. Herbert’le kardeşine hiç bakmıyorum. Tam kapıdan çıkarken Herbert arkamdan, “İyi akşamlar,” diye bağırıyor. Yüzüm gülüveriyor. Dönüp, “İyi akşamlar,” diyorum.

Herbert II’nin o tavayı andıran yayvan ağzının kenarında, dudaklarının bir kıl inceliğine kavuştuğu uç bölgelerinde, göz bebeklerinin derinliğinde ancak çok dikkatli bakanların ya da insan ruhunun inceliklerinden anlayanların görebileceği cinsten bir şey seziyorum. Gülümsemeye benziyor, şefkate benziyor, insanlığa benziyor. Mutlu çıkıyorum meyhanemden.

Seri anti-cinayetlerim devam edecek.

25 Ara 2011

21 Ara 2011

16 Ara 2011

İronillo

Şemsiye kralı Celal Birsen, iki yıl kadar önce yağmurlu bir havada trafik kazası geçirip öldü. NTV’nin haberine göre, “kazanın virajdaki su birikintisinden kaynaklandığı öğrenildi.” Bunu da dün Herr E’nin Celal Birsen marka mor şemsiyesini görünce çıkardım hafızamın karanlık dehlizlerinden.

10 Ara 2011

Merserize kazak

Ne oldu, kurudun kaldın, diyecekler varsa; izah edeyim. İşler çok yoğun muhip. Ayıptır söylemesi, merserize kazak işine girdik bizim teyzeoğluyla (hani şu van damme'ı dövüp, müjde ar'ı iğfal eden, sonra da müslüm gürses konserinde babayı fedai sanıp kavgaya tutuşan var ya, o işte). Bir parti mal ürettirdik Türkiye'de tanıdığımız bir tekstilci ağabeyimize, getirdik buraya, nasıl satılıyor biliyor musun? Kış geldi, eee Noel de yaklaşıyor; işlerin en yoğun olduğu zaman yani. Şimdi alelacele bunu bloğa girip gümrüğe mal çekmeye gideceğim. Hele geçsin şu yılbaşı telaşı, canlandırırız buraları da. (Kazaklar kalite yalnız. Son partiden 4-5 tane de kendime ayırdım, nasıl böyle sıcacık biliyor musun, şu soğuk havalarda. Böyle soba gürül gürül yanar da kazağı çıkarmak zorunda kalırsın ya, hani böyle gıyış gıyış eder, elektrik birikmiştir içinde, kollarını boynunu falan gıcıklatır, aynı öyle şerefsizim.)