25 May 2012

Nir

Nir’in Brunnen Caddesi’ne ilk gelişi 2003 yılındadır. Hayfa’da siyaset bilimi okumuş, ailenin büyüklerinin bütün karşı çıkışlarına rağmen, belki biraz da onlara inat Almanya’da okumayı kafasına koymuştur. 2003’te altı aylık dil kursu için geldiği Berlin’de uzun bir süre bırakın bu bölgenin Museviler için önemini, Brunnen Caddesi’nin varlığından bile haberdar olmamış, Berlin’deki üçüncü ayında dil kursunda tanıştığı bir Fransız’ın ev arkadaşının evden ayrılması üzerine, Ruhleben’deki nefret ettiği yurt odasını terk etmiş ve apar topar Brunnen Caddesi’ne taşınmıştır.

Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir genç olan Nir, Brunnen Caddesi’ni iyi bilir. Başka işi yoksa – ki derslere pek gitmediği için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Esnafla pek içli dışlı olduğu söylenemez ama cadde üstünde ve caddeye açılan sokaklarda bulunan bar, meyhane, kafe, kahvehane ve bakkalların hepsine en az bir kere girmiştir. Görünüş itibarıyla bir Türk’ü andıran Nir’in, caddenin en köklü kurumlarından biri olan Kardeşler e.V.’nın kapısından içeriye adım atan ilk İsrailli olduğu doğrudur ama Sefa’ya sorarsanız oraya giren ilk yabancı olduğuna dair rivayete temkinli yaklaşmak gerekir. Bu konu Nir ve Sefa’nın da olduğu bir ortamda tartışılmış, Sefa’nın gür sesiyle, “Arkadaşlar, öncelikle yabancı ne demektir onu konuşmamız lâzım,” demesi üzerine bütün gözler ona çevrilmiştir. Türkçe bilmediği için söylenenleri anlayamıyor olsa da konuşulan konunun bir şekilde onu da ilgilendirdiğini sezmiş olan Nir de tıpkı kahvenin diğer sakinleri gibi Sefa’ya bakmış, Sefa, Nir’in o kahveye adım atan ilk yabancı olduğuna dair tezi şöyle çürütmüştür:

“Bakın beyler, yabancı demek oralı olmayan demektir. Şimdi burası neresi, Almanya. Burada yabancı kimdir? Alman olmayanlar. Yani sen ben hepimiz yabancıyız. Ha bu Nir kardeşimiz yerli mi? Hayır, o da yabancı. Ama buranın kapısından ilk giren yabancı değil. Buranın kapısından ilk giren yabancı, 20 yıl önce burayı devralıp kahve haline getiren Nevzat abimizdir.”

Sefa’nın bu sözleri üzerine konuyu tartışmakta olan kahve ahalisi hayal kırıklığına kapılmış, iri yarı, pos bıyıklı, hakkında burnunun Televizyon Kulesi’yle aşık atabileceğine dair rivayetler bulunan bir kahve sakini, olan biteni anlamayan Nir’i işaret ederek, “Lan Sefa siktirtme belanı. Yabancı derken bu gâvur gibi Türk olmayanları kast ediyoz işte. Bi’ akıllı sen misin amına koyiim,” diyerek konuyu kapatmıştır.

Devamında gelen gülüşmelerle morali bozulan, rengi atan Sefa, içtiği çayın parasını masaya attıktan sonra, Nir’i de koluna takarak kahveden çıkmış, sonra yeni arkadaşının kulağına eğilerek, “Ben işte bunun için Türk mekânlarına takılmıyorum. Hepsi kalın kafalı, zarafet yok adamlarda,” diyerek Nir'i parka doğru sürüklemiştir.

22 May 2012

Parçala Ralf

Parçala Ralf, meyhanenin en kalender, en iyi yürekli, en iyi niyetli, en tatlı dilli ihtiyarıdır hiç kuşkusuz. Kimseye kötülük etmez, kimsenin kalbini kırmaz, kendi kalbi kırılmış önemsemez, bağışlayıcıdır, genişgönüllüdür, Berlin’e rengini veren diğer zehir dilli ihtiyarların aksine, herhangi birine ufacık olsun bir laf sokma teşebbüsü bile görülmemiştir yetmiş küsur yıllık ömründe. Acı soslu kızıl Sonja’yla, meyhanenin önünden geçip gittiğim gün, geç bir saatte onu evine bırakıp, tekrar meyhaneye geldiğimde beni karşılayıp, masasına davet eden de işte bu Ralf oldu. Ralf’ın, ayaklı bir Çernobil, konuşan bir tarantula ya da insan sıfatına bürünmüş grizudan farkı olmayan, sırtına kuru kafa resmi çizip altına “Uzak durun! Ölüm tehlikesi!” yazsanız başta kendisi olmak üzere, kimsenin yadırgamayacağı Patates Klaus’la aynı fikirde olması dünyanın birçok bölgesinde esaslı bir kıyamet belirtisi sayılabilirdi aslında. Ama, söz konusu Sonja olunca standartlar da eğilip bükülüyor, şekil değiştiriyor ya da büsbütün buharlaşıp havaya karışıyorlardı. Ralf yaz kış üzerinden çıkarmadığı el örgüsü yeleğinin cebinden bir avuç fındık çıkarıp ağzına attıktan sonra, “O kızdan uzak dursan iyi edersin,” dedi. “Sen de mi Ralf?” deyip hışımla kalktım masadan. Diyeceklerini yaşayarak öğrenmek yerine onun konuşmasına izin verseydim, şimdi Sonjaların en gencinin yaşadığı apartmanın kapısında, korkak bir kedi gibi büzülmüş zili çalsam mı çalmasam mı diye düşünüyor olmazdım.

21 May 2012

Tablet bira geliyor

Memleket tarihinin ilk ve son süper kahramanı Küçükyılmaz'ın efsanevî "tablet bira" projesini en sonunda hayata geçirmek için gerekli adımları attık, sanayide kimyevi madde artıma atölyesi olan, "alaylı" bir kimyager kardeşimizle. Haliyle işler biraz yoğun şu ara, patent başvurusuydu, teşvikiydi, işçisiydi, binasıydı derken Rehavet Havası'na süre kalmıyor kimi zaman. Hele şu ürünü hayırlısıyla piyasaya sürelim birkaç hafta içinde, yeniden dönerim günlük tempoma. Bu arada bizim ortağın bir teyzesi var, zavallıi onun hikâyesini anlatayım size:

"Yakın bir arkadaşımın 120 kilo çeken zavallı teyzesi Hesna, yaşadığı şehrin ihtiyar aktarına çok güveniyordu. Adamın kimbilir hangi dağ başından bulup geldiği otların zayıflamaya yaradığına dair yaygın bir inanış vardı. Bunun üzerine sokağa bile zor çıkabilen Hesna teyze, aktarın dükkânından ayrılmaz oldu. Her seferinde yeni bir formül uyduran aktar, teyzemizin eline her gelişinde başka türlü bir karışım tutuşturuyor, teyzenin kilosunda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, utanmazca ona yeni şeyler satmayı sürdürüyordu. Aktardan aldığı otları ve çayları kaynatıp içe içe bir hal olan Hesna teyze, en sonunda çok nadir görülen bir ottan zehirlenerek hastaneye kaldırılınca bu ot sevdasından vazgeçti. Neyse ki ölümden dönen Hesna teyze hastaneden çıktıktan sonra, dizlerinde kalan son kuvvetle aktara gidip, farklı çay ve otlarını muhafaza ettiği tahta kutuyu adamın kafasında kırıverdi. Hesna Teyze şu anda 130 kilo. Boyu da 1.50, bahis oranı gibi. Geniş kuponlarda düşünülebilir."

15 May 2012

Aslansoypençe'nin hikâyesi

Yaşar Kemal'den bir buçuk sayfada yoğunlaştırılmış Türkiye tarihi. Süleyman Aslansoypençe soyadını nasıl belirledi?


*Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti

İskoçluk demek rezillik demek!

Irvine Welsh ağabeyimiz edebiyat âlemine güneş gibi doğmasını sağlayan "Trainspotting"e "prequel" yazmış, Pazenci Hasan olmasa hiç haberimiz olmayacak. Amazon.com'dan özel plaket var adamın evinde, Amazon'un tarihinde bizim kasabaya gönderilen ilk kitabın alıcısı oymuş. Neyse, Welsh'in yeni romanı "Skagboys"dan haberdar olunca, Pazenci'nin dükkânda Trainspotting'ten favori repliklerimizi gözden geçirdik. En fiyakalısında mutabık olduk:

"İskoçluk demek rezillik demek arkadaş! En aşağının da aşağısındayız. Bu sikimsonik dünyanın boku püsürüyüz en fazla. Medeniyetin görüp görebileceği en rezil, en sefil, en alçak, en acınası pisliklerden ibaretiz. İngilizlerden nefret edenler var. Ben etmiyorum valla. Tamam hepsi sikko. Ama bir de bize bak; biz bu sikkoların sömürgesi olmuşuz. Sömürgesi olacak adamakıllı bir ulus bile bulamamışız. Gözünün feri gitmiş bir sürü götkafalı yönetmiş ülkemizi. İşler hakkaten bombok Tommy ve dünyanın bütün temiz havasını da ayağıma getirsen bir boka yaramaz!"

14 May 2012

Mutluluğun tarifi çok açık

Antep, Ankara, Antalya...


Fotolar Gugıl'ın sitrit şeysinden. Berlin'de memleket izlerine devam etcem sonra da...

11 May 2012

Özel Dedektif Hasan (2)

Emel Koçgiri'ye yardım etmeliydim. Emel Koçgiri son umudumdu. Bilgisayarın başından kalkıp şöyle bir dolandım evin salonunda. Kafayı toparlamam gerekiyordu. Mutfağa gidip kullanılmış poşet çayları biriktirdiğim leğenden gözüme parlak görünen bir tanesini aldım, dünyanın hâlen çalışır durumdaki en eski su ısıtıcısının düğmesine bastım, mutfak balkonunun kapısı çarpmasın diye orada duran beyaz plastik sandalyeye oturdum ve suyun ısınmasını beklerken Emel Koçgiri'ye vereceğim cevabı kurguladım kafamda. Sonra çayımı hazırladım, Sarp Bakkal’dan bir gece önce yalvar yakar, veresiye aldığım sigaramdan bir tane çektim, bilgisayarın başına oturdum, sigarayı yaktım ve hâlâ kafaya alındığımı düşünüp işkillenmem rağmen Emel Koçgiri’ye bir cevap yazdım:

Merhabalar Emel Hanım, 
İlginiz için teşekkür ederim. Mesele ne olursa olsun elimnden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz. Sanıyorum konuyu yüz yüze anlatmayı tercih ediyorsunuz. O yüzden bana buluşmak için yer ve saat bildirirseniz orada olacağım. 
Saygılarımla, 
Özel Dedektif Hasan Kayador 

28 yıllık hayatımda Hasan Kayador adının önüne böyle fiyakalı bir sıfat daha geldiğini hatırlamıyordum. Bir saniyeliğine kendi yalanıma kendim de inanarak, zafer kazanmış komutan edasıyla kalktım bilgisayarın başından.

Münasebetsiz zil de tam o sırada çaldı zaten. Delikten baktım, üst kat komşumun lüzumsuz ergen oğlu Dangalak Mert. Açmayacaktım ama dikkatli bakıp elindeki tabağı görünce kararımı değiştirdim.

Dangalak Mert korkunç sivilceleri, kontrolsüzce büyüyen göbeği ve elindeki böreğin kokusunu bile bastıran kesif ter kokusuyla karşımdaydı.

"Hoson Oğbii, anneom börök yapmuş da sana da göndördü."

Hayatımda bir şeylerin ters gittiği kesindi. Önce Emel Koçgiri, şimdi üç gündür devam eden korkunç açlığın üzerine gelen komşunun börekleri... Hiç düşünmeden kaptım tabağı Mert'in elinden.

"Sağolasın Mert, selam söyle annene," deyip kapıyı kapatacaktım ki, Mert kapı eşiğinden içeriye bir adım atıp utana sıkıla yüzüme baktı. "Hoson Oğbii," dedi, "yavvv şey vağ mı sende? Hani sidi falan böylö?" 

Anladım aslında çakalın derdini ama ağlatmak için, "Ne sidisi lan?" dedim.

Dangalak Mert bu sefer yüz bulup, bir adım daha attı içeriye, kapıyı kapatıp kısık sesle: "Yavv Hoson Oğbii gayış mayış işte anlasana..." 

"Oğlum sidi mi kaldı lan? Hangi çağdasın sen Mert? Internet yok mu sizde?"

"Oğbiii var da kotanın amına koyduk, pederle de papazım, başka pakete geçirtimiyor."

"Lan arşivin de mi yok?"

Mert pis pis sırıtarak, "Oğbiii geçende sildiydim höpsünü de," dedi.

"Oğlum," dedim gülerek, "otuzbirden sonra öyle gaflete kapılır insan. Kendini kontrol et biraz."

Bu sefer utandı bizim Dangalak: "Yok be oğbiii öylö dööl, formot atçaktım da o yüzden yaniii."

"İyi peki," deyip, arka odada çekmecelere sığmayıp yerlere saçılmış CD, dergi ve kitap yığınının arasında eşelenmeye başladım. Davet etmediğim halde Dangalak Mert de ayakkabılarını çıkarıp arkamdan geldi. 

Etraftaki dağınıklığa ve benim pejmürde halime bakarak, “Hoson Oğbii yaaa, sen çok ocoyip adamsin volla,” dedi.

“Aferin lan Mert!” dedim. “Aferin! Çok güzel söyledin hakkaten!”


Kaçıran için 1. Bölüm burada!

Lenırt'la hoşbeşi severim

Lenırt'la hoşbeşi severim 
Sporcu ve çobandır kendisi 
 Ve de miskin herifin teki 
Takım elbiseyle yaşayan 

9 May 2012

"Shame"

Şöyle adamı protoplazmasına kadar sarsan, aklını alan, burçak yemiş tosuna çeviren bir roman okumuyorduk kaç zamandır sevgili kâri, farkında mısın? Tam da öyle şikayetlenir, debelenir, ustalıkla kurulmuş, her şeyi yerli yerinde ama ruh yoksunu romanlarla oyalanırken, Salman Rüştü Reçber ağabeyimiz, "Shame" adlı romanıyla bir güneş gibi doğdu haneme, sayesinde içim dışım şam şam şakıdı, çiçek açtı. Erik mevsimi malûm, iş bitsin de gidip Salmanıma devam edeyim diye tüm zamanların erik toplama rekorlarını alt-üst eder oldum. Bak ne diyor seninki:

All migrants leave their pasts behind, although some try to pack it into bundles and boxes-but on the journey something seeps out of the treasured mementoes and old photographs, until even their owners fail to recognize them, because it is the fate of migrants to be stripped of history, to stand naked amidst the scorn of strangers upon whom they see rich clothing, the brocades of continuity and the eyebrows of belonging.

8 May 2012

Özel Dedektif Hasan (1)

Sıfırı tükettim. Para yok. İş yok. Heves yok. Borç gırtlakta. Eş dost telefonlara çıkmıyor. Annem huzursuz, telefonlarına çıkmıyorum. Ben huzursuz, telefon edecek kontör yok. Hava zehir gibi sıcak. Evde terlemeden durmanın imkânı yok. Öylece Hollanda ineği gibi yatıyorum çekyatta.

İşte ben o sıcak, bungun, çekilmez Haziran günü, İstanbul'un bir kenar mahallesinde, dayıma ait olduğu için kira ödemediğim daracık evimdeki çekyatta öylece Hollanda ineği gibi yatarken, birkaç ay önce yaptığım bir saçmalık geldi aklıma. Alkolü fazla kaçırdığım bir gün, gelecek cevapları okuyup eğlenirim diye birkaç web sitesine "Özel Dedektif" ilanı bırakmış, sonra da bu saçma hareketimi tamamen unutmuştum. Aklıma geldi, nereden geldiyse. Birdenbire doğruldum çekyattan. Dizüstü bilgisayarın bataryası cartayı çektiği için İstanbul'un en izbe internet cafesinde bile bulunmayacak kadar eski, Windows 98 işletim sistemini yakasında bir çiçek gibi gururla taşıyan masaüstü bilgisayarımın açma düğmesine bastım ve ilanı neden verdiğim geldi aklıma. O gece kafam dumanlıyken, yıllar önce seyrettiğim bir Amerikan filmini hatırlamıştım. Oradaki karakter de aynen benimki gibi bir açmazın içindeyken böyle bir işe kalkışıyor ve sonra olaylar gelişiyordu. Bilgisayar nihayet açılında, verdiğim ilanı aramaya koyuldum önce, hangi sahte e-posta adresini kullandığımı görmek için. Rezilliğe bak:

ozeldedektifhasan@hotmail.com

E-posta adresi hotmail'le biten, kendine liseli gibi takma ad seçen bir özel dedektife hangi şaşkın iş verir ki? Şifreyi girip açtım posta kutumu. Penisimi büyütmek isteyen, kelliğimi önlemeye talip olan, Nijerya’dan bir türlü çıkaramadığı deve yüküyle parayı yurt dışına çıkarmak için 7 milyar dünyalının içinde bir gerizekalı beni bulanları eledikten sonra, Emel Koçgiri ismine takıldı gözüm. Emel Koçgiri’den gelen e-postanın konusu “Yardıma ihtiyacım var” idi. Bir yandan tıklarken, bir yandan da bu ilan verme saçmalığından herhangi birine bahsedip etmediğimi düşündüm. Kendini akıllı sanan habis ruhlu bir arkadaş tarafından kafaya alınmayı kaldıracak halde değildim.

Ama görünüşe bakılırsa, Emel Koçgiri’nin gerçekten de yardıma ihtiyacı vardı:

Detektif Bey, 


İlanınızı internette gördüm. Gizli kalması gereken bir konuyal ilgili yardımınıza ihtiyacım var. Umarım bana yardım edebilirsiniz. Lütfen bana bu mail adresinden ulaşın. 


Emel Koçgiri



ARKASI YARIN...

Çifte yaşam fındık fıstık


Herlinde Koelbl'in sergisinden. Gerisi burada. 

Hakim yaka, kloş etek, fiskos masası

Gençler yeter ama ya, geri dönelim artık bloğumuza. Mesela hakim yaka, kloş etek, fiskos masası gibi kavramlar çok şirin değil mi?