28 Tem 2009

Son söz

Bir başka Capon yazar ağabeyimiz Kenzaburo Oe'nin aktardığına göre, yalnızca 1905-1916 yılları arasında ürün veren Capon romancı Natsume Soseki'nin ölmeden önceki son sözleri şöyle imiş:

"Şimdi ölürsem sıkıntı olur."

25 Tem 2009

Neden Mazhar?

Böyle şeyleri görmek ve resmini çekmek beni hâlâ çok eğlendiriyor lan, ne yapıcaz?


Aha bu da ilgisiz Umut Sarıkaya görseli:

24 Tem 2009

Küçük kişisel bisiklet tarihim - 2

Öncelikle kaçıranlar için birinci bölüme link verelim.


Neyse, duraklama devrini ciddi bir travma geçirmeden atlattım ama hayatın kanunları peşimi bırakmıyordu ki. Yaşım artıyor, boyum uzamaya devam ediyor, içim geceden yatırılmış bükme hamuru gibi kabarıyor o zamanlar. Tam olarak hangi yaşta olduğumu hatırlamasam da, kişisel bisiklet takıntımın bilinen ilk izleri, çocuk aklımla bir devlet sırrı muamelesi yaptığım o hikâyeyi duymamla başlıyor.

Benim dedem memleketin ilk Almancıları'ndan biri.

(Bizim Tursil üzerinden lâkap kavramına bir giriş yapmıştık hiç hak etmediği sünepe parantezlere sıkıştırarak onu. Güzergâh şaşırıp, yan öyküleri birdenbire asıl öykü haline getiren bir yazar adayı olarak devam edelim o zaman. Memleketin ilk Almancıları'ndan olan rahmetli dedemin bir değil, iki değil, üç âdet lâkabı vardır. Birincisi gençliğinden kalma, 'Süslü Hüsnü' lâkabı. Zira köy yerinde hiç kimse dış görünüşüne özen göstermezken, bizimkisi kırık aynaların karşısında saatlerini harcıyor, sadrialışık bıyığını muntazaman kesmek için her türlü fedakârlığa göğüs geriyor, 'gırantuvalet' kavramını Anadolu köylerine sokan adam olarak nam salıyor. Askerliğini yaptıktan sonra ikinci lâkabı galebe çalıyor. O artık Süslü Hüsnü değil, Hüsnü Onbaşı. Ölümünün ardından on yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bile bazı köylüler ondan 'Hüsnü Onbaşı' olarak söz eder. Ama benim en çok sevdiğim, gerek içerdiği alay dozuyla, gerekse de onun karakterini üç harfle ele verişindeki kısayolculuğuyla dedeme en çok yakıştırdığım lâkap başka. İlk olarak ne zaman ve kimin tarafından telaffuz edilmiş bilemesem de, köyümüzün en renkli karakteri olan Topal Hasan, artık ölmüş olan arkadaşıyla ilgili anılarını anlatırken ondan hâlâ 'Bey' diye söz ediyor: "'Yahu Bey' dedim, şindi bi gızarmış ekmek olmalıydı, yanında da bi guru sovan; gırıp gırıp yimeliydik. Biliyoz ya Bey'in bize çekişceeni. Amatçık da bana destek çekti, 'He len Hasan Ağa ne güzel yirdik' dedi. Bey'in tepesi bi attı. 'Len deyyuslar,' dedi. 'Garnınız et gömemiş ki, ekmeğinen soğanınan avunuyonuz,' dedi.")

Nerede kalmıştık, dedemin Almancılığı'nda. Dedem, bizim köyün meşhur imamı ve benim öz dayımla birlikte gözü karartmış ve Almanya'ya işçi yazılmış altmışlı yıllarda. Hamburg yakınlarındaki Lauenburg kasabasında bir fabrikaya taşımış onları kör talih ve dedem on yıl kadar orada yaşadıktan sonra, emekli oldukları halde hâlâ 'kesin dönüş' hayalinin buğusuyla yaşayan kader ortaklarına inat dönüp gelmiş bir süre sonra.

İşte benim kulağıma çalınan rivayet de, dedemin zamanında Almanya'dan abim için getirttiği ve abim tarafından uzun süre kullanıldıktan sonra köyümüzde bir ahırda çürümeye bırakılan bisikletle ilgiliydi. Bunu duyduktan sonra içim hiç rahat etmedi ki. O günlerde yanlış hatırlamıyorsam amcam, bugün bile hâlâ kullandığı, beylik bir reklam sloganında dendiği gibi 'yıllara ve yollara' meydan okuyan üç vitesli, kahverengi bisikletini yeni satın almıştı. Memleketin 'dışa açıldığı', tüketerek tükenmenin muteber bir yaşam biçimi olarak dolaşıma girdiği, şenlikli ve apolitik zamanlardı. Yıllar boyu sokaklarda o Allahlık koyu mavi Bisanlar'dan başka 'büyük bisikleti'ne rastlamayan biz çocuklar; önce Beldesan'ın, sonra canbaz yaradılışlı akranlarımızın akrobatik yeteneklerini sergiledikleri BMX'lerin ve en sonunda da fiyakasından yanına varılmayan 18 vitesli Bianchiler'nin piyasaya çıkmasıyla birlikte tamamıyla şirazeden çıktık. Tabii boyum henüz bu devasa boyutlardaki Beldesanlar'a, Bianchi'lere falan binecek denli uzamamıştı ama, geceleri başımı döşeğe koyup gıcır gıcır bir bisiklet hayaliyle uykuya dalmaya çalışmam da işte bu günlere rastlar.

Yine etabını şaşıran bir bisikletçi gibi konudan uzaklaştım, farkındayım. İşte dedemin Almanya'dan getirdiği ve ciddi bir tamirata ihtiyacı olduğu için, yabaların, tırpanların, armut sırıklarının yanı başında kaderine terk edilmiş bir biçimde yatmakta olan bisikletin varlığını öğrenmemle birlikte bütün hayatım değişti. Yaz yaklaşıyordu, bisiklet mevsiminin eli kulağındaydı. Bir şekilde anamı babamı iknâ edip o bisikleti mahpusluktan kurtarmalı, mahallenin ehil tamircisine teslim edip, üç tekerlekli bisikletten bu yana devam eden bisikleti özlemini dindirmeliydim. En sonunda muvaffak oldum mu, evet oldum! Ama söz konusu bisikletin varlığını öğrenmemle, onun şehre transferini ve tamirini sağlamam arasında ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum. Ama bu mavi Alman bisikleti kafamda bu kadar yer ettiğine göre, düşündüğümden uzun olmalı bu süre.

Neyse netice itibarıyla artık ikinci bisikletimi edinmiştim. Bu o yaştaki bir çocuğun trafiğin gitgide arttığı şehir sokaklarında bisiklet kullanılmasından duyulan korku yüzünden bana dayatılmış bir şart mıydı, yoksa ben mi öyle istedim hatırlamasam da; bu mavi bisikleti şehir sokaklarında kullandığımı hiç hatırlamıyorum. Çok mühim bir istisna haricinde.

O istisnayı da üçüncü bölümde anlatayım, cidden merak eden varsa...

23 Tem 2009

Don Kişot

Çocukluğumda kısaltılmış bir versiyonunu okuduğumu hatırlıyorum ama Cervantes'in abidevî eserinin tamamını okumak bugüne nasipmiş. Mahsun Yüzlü Şovalye ve edebiyat tarihinin görüp görebileceği en kıyak uşak olan Sanço Panço'yla birlikte düştüm yollara, 800 sayfa, birkaç yıl ve mebzul miktarda macera boyunca eşlik ettim onlara. Gülerken de, ağlarken de, düşünürken de, söküp dikerken de; Don Kişot'un neden bu kadar ünlü, bu kadar çok konuşulan, bu kadar ilham verici bir kitap olduğunu nihayet fark etmiş olmanın rahatlatıcılığı vardı içimde. Uzatmaya gerek yok, bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği olan bu kitap, 'bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği' olduğu için değil; gelmiş geçmiş en güzel, en hüzünlü, en komik, en katmanlı hikâyelerden birini anlattığı için okunmalı, baş tacı yapılmalı. İnsanın her türlü hali burada, dünyanın her türlü şekli, hikâye anlatıcılığının en halis, en saf, en coşkulu varyantları da.

Hem biz de varız bu romanda. Don Kişot'un kendinden zor bir şey talep etmesi üzerine Sanço Panço diyor ki:

"Bunun bana yapılmasına izin vereceğime, Türk olurum daha iyi."

22 Tem 2009

Alaman - 8



"Almanya'da Gezersin, Helgaları Süzersin" adlı bu güzide eserde, Osman Yağmurdereli, Burhan Çaçan, Kamuran Akkor, Ayşe Tunalı, Kamil Sönmez, Gül Erda, Zümra Aycan ve Nuri Sesigüzel gibi hepsi birbirinden değerli sanatçı ağabey ve ablalarımız Berlin sokaklarını fethediyor, aklımızı alıyorlar.

İleride turizm şirketi kurarsam, bu klibin çekildiği yerlerin gezileceği özel bir tur düzenleyip; parayı amuduyla götürmeyi planlıyorum.

- Bakın burası Kâmil Sönmez'in 'ararım sorarım' derken oturduğu bank.

- Burası ise, Burhan Çaçan'ın muhteşem bok rengi montuyla son görüldüğü köprü.

- İşte bu da Nuri Sesigüzel'in şarkı söylerken sağ dirseğini yasladığı araba. Arabaya o günden beri dokunulmamış olup, kendisi Unesco Dünya Mirası listesindedir.

20 Tem 2009

Cönk



Geçen hafta, Saray’a yapılan tosun baskınından çok, saray müdürü Dilberim İlber’in tavrına gıcık oldum. Bloga bir şeyler girecektim, araya başka şey girdi. Clash’n bi şarkısından alıntı yapacaktım, hiç değilse onu yazayım şuraya:
‘He who fucks nuns, will later join the church.’ (Bugün rahibelerle düşüp kalkan, yarın kilisenin has adamı olur.)

Aksi yöndeki onlarca bilirkişi raporuna (bazıları bizzat polisin raporları) ve daha önce iki kez beraât etmiş olmasına rağmen, Pınar Selek'in Mısır Çarşısı hikâyesinden ötürü yeniden yargılandığı ülke. İtinâyla hayat karartılır.

Çok değil on yıl önce falan evlerde sigara koleksiyonları olurdu, Uşak-İzmir yolunda paketler biter, hastane koridorlarında cüvara içerek beklenirdi muayene saati... Memleket değişiyor herhalde. (Nereye değişiyor lan, Pınar Selek dedik ya... Taş atan çocuklar, dağlıca baskını, ergenekon, ibrahim erkal, erol evgin, ziya şengül...)

Bu arada sizinle birlikte olmadığımız dakikalarda Ekşi Sözlük’ten istifa ettim, tazminatımı vermedikleri için hep beraber CAS’a gidecez. Del Bosque ve Aragones; Erol Evgin’i de aralarına alıp grup kursa, Besame Mucho’yu, Sevdan Olmasa’yı falan söyleseler, satış rekorları kırar vallahi. (Erol Abi de ne hakikatli, ne cevval insandır değil mi?)

Hürriyet’in seçtiği en seksi (‘seksi’ hakaret kelimesi olmamış mıydı lan, yine mi değişti?) 50 erkek arasında idollerimden Arif Susam ve Gökmen Özdenak’ı göremeyince beynimden vurulmuşa döndüm. Ayriyetten, Türkiye’nin en seksi erkeği hiç kuşkusuz Gerçek Kesit’teki sarı bıyıktır. ‘In Sarı Bıyık we trust.’

Buradan bağımsız olarak değinmek gerektiğini düşünüyorum ama yazamazsam buraya not düşmüş olayım, Amerikalı romancı Philip Roth, 2004 tarihli ‘The Plot Against America’ adlı romanıyla aklımı aldı, armut ağacı gibi silkeledi beni. ‘Malina’ bir yana, son zamanlarda okuduğum en güzel şeydi.

Ne olduuu, ne olduuuuu...

12 Tem 2009

Küçük kişisel bisiklet tarihim - 1


Dün gibi aklımda değilse de ilk bisikletimi az çok anımsıyorum. Üç tekerlekliydi, selesi kırmızıydı, şimdiki plastik görünümlü rengârenk üç tekerlikliler kadar fiyakalı görünmese de onlardan kesinlikle daha sağlam bir bisikletti. Bisiklet sahibi olmak çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca ciddi bir takıntıydı, bu bakımdan kendi kuşağımın orta-alt sınıf çocuklarından ayrıldığımı düşünmüyorum. Ama şimdi dönüp bakınca çıkaramadığım nokta, bu takıntının o kırmızı seleli üç tekerliğin alınmasından önce de geçerli olup olmadığı. Bunu tam olarak bilemesem de, yazılı bir mecrada yayınlanan ilk öykümün adının "Üç Tekerlekli Bisiklet" oluşu, Freudyen ekole bağlı bir psikiyatrın elinde dört başı mamur analizlere payanda olabilecek önemde bir done olarak okunabilir.

Neyse, nasıl ve nereden alındığını, daha sonra kimlerin eline geçtiğini hatırlamadığım bu üç tekerlekli bisikletle aramız bir hayli iyiydi. Yalnızca evde değil, o zamanlar oturduğumuz, beceriksizce 'nezih semt' süsü verilmiş gecekondu mahallesinin tozlu çamurlu sokaklarında da fink atmışlığım vardır uzun, kıvırcık saçlarım yüzünden beni kız sanan şişman, başörtülü teyzelere ve cam dibi gözlüklü hacı amcalara aldırmadan. Ama zaman geçti ve ilerleyen yaşımla birlikte, boyum posum da şekillenmeye, en kötüsü de kollarım ve bacaklarım uzamaya başladı. Sorun değil, ben yine de üç tekerlekli bisikletimle edizhuncasına mesûd olabilir, Sinekli sokaklarının tozunu attırıp, yorulunca da Nazife Teyze'mden Eti Puf dilenmeye devam edebilirdim ama o ilerleyen yaş yalnızca uzuvlarda değil, içerilerde bir yerde de hiç de hayırlı şeylere vesile olmayacak gelişmelere neden olabiliyor:

Kıskanmayı öğreniyorsunuz, gıpta etmeyi, çözümlemeyi. Bir Müslüm Gürses şarkısında hani, 'fark yarası' olarak taltif edilen kavramla tanışıyor, kendinizi başkaları üzerinden yargılamanın bunaltıcı, çıkışsız, baş döndürücü dehlizlerine ister istemez girmek durumunda kalıyorsunuz. Sözgelimi, akranlarınızın bir kısmının arkasında dengeyi sağlamak için iki küçük tekerleği daha bulunan iki tekerlekli bisikletlere terfi ettiğini görüyorsunuz. Ayrıca, daha becerikli ya da ebeveynleri daha gözükara olan bir kısım başka akranınızın ise doğrudan doğruya korumasız iki tekerlekli bisikletlerle fink atmaya başladıklarını görüyorsunuz sokaklarda. (Sokaklardan söz etmişken, gerçek adını hiçbir zaman öğrenemediğim ama lâkabını ne zaman hatırlasam yüzüme bir gülümseme yayan o mafyatik İtalyan tipli abimizden de söz etmeliyim. Mahallenin bütün çocukları ona 'Tursil' derdi. Başka bir yerde söz etmiştim ama burada tekrar etmenin zararı yok: Bu gibi hikâyelerden âdet olduğu üzere bu lâkabın nereden geldiğini hiçbir zaman öğrenemedik.) Bütün bu bisiklet hikâyesini elbette, ucuz filmlerden ve beylik hikâyelerden tanıdığımız, komşu çocuklarına özenen yoksul oğlanın dramına indirgeyerek okuyanı ağlatmak için yazmıyorum. Zaten akranlarımın iki tekerlekli bisiklete geçtiği dönemde, 'bana ne, ben de istiyom o bisikletlerden' diye mızmızlandığımı da hatırlamıyorum. Mızmızlanmaya başlamam için birkaç senenin daha geçmesi gerekiyordu.

Diyeceğim, hali vakti yerinde olan akranlarımın iki tekerleklilere terfi ettiği günler; benim kısa, küçük bisiklet tarihimin duraklama devrine tekabül eder. Bu duraklama devrini uzun uzun anlatamayacağıma göre; folklorik önemini, şirinliğini, topluluk ortamlarındaki tahvil değerini yıllar sonra fark ettiğim Ege aksanında bisikleti nasıl adlandırdığımızdan söz edebilirim bir ara nağme, utangaç bir yabancılaştırma efekti olarak. Çok özgün olmasa da öncelikle 'pisiklet' tabirini telaffuz etmem gerekiyor, zira daha yaygın olan oydu. Hattâ 'pisiklet'e bisiklet demek yerine göre kınanmanıza, ne oldum delisi, kendinibilmez, ukâla bir çocuk olarak nitelenmenize bile neden olabilirdi. Ama daha ilginç olan İtalyanca kökenli bir kelimenin Ege'nin içlerine dek (sonradan öğrendiğime göre yalnızca Ege'ye de değil) nüfuz etmesidir: Velespit!

Evet evet, yalnızca benim çocukluğumun geçtiği apolitik ve gamsız zamanlarda değil, bugün bile memleketimin ücra köşelerinde onsekiz çeşit modifikasyonu alının akıyla atlatıp ailenin yirmialtıncı çocuğuna hizmet veren vitessiz Bisan'ına 'velespit' diye hitap eden sümüklü bir sokak çocuğuna rastlayabilirsiniz. Rastlarsanız da iyi davranın o çocuğa, çocuk gibi değil akranınızmış gibi yaklaşın, hatrını sorup, derdini dinleyin. Bilin ki bisiklete hâlâ 'velespit' diyen çocukların neslinin tükendiği gün, o sümüklü sokak çocuklarıyla yalnızca karanlık alt geçitlerde size bıçak çekerken karşılaşacak, sıcak evlerinize gidip tinerci teröründen dem vuracaksınız kaygısızca.

DEVAMI GELECEK...

Edebiyatçı imgesi

Başlığa bakıp, ciddi analiz bekleyen yanılır.

Umut Sarıkaya karikatürü:

10 Tem 2009

Adına da derler seks

Ara ara 'Rehavetlik' başlıklı meyilleriyle günüme neşe katan Erkek Egemen beyefendinin son keşfidir. Sayın Egemen'e teşekkür ediyor ve sizleri bu fevkalâde eserle baş başa bırakıyorum.

Sevil Öztatlı'dan geliyor:

Seks Seks Seks

9 Tem 2009

Kitaplık

Evvelce 'Anılar'ına yer verdiğimiz kıymetli insan Galeci'nin, babasıyla aralarındaki müthiş emesen diyaloğunu buraya aktarmak zorundayım:

T. says: Ogluşum eve kitaplık yaptırdım, duvardan duvara çok güzel oldu..

G. says: Napacan kitaplığı, senin kitabın yok ki

T. says: Olsun ilerde onu da alırız...

8 Tem 2009

İyi lokanta

Lokanta kriterleri geliştiriyorum kendimce, boş zamanlarımda:

- İyi lokanta yemeğin üstüne mutlaka çay servisi yapar. Çayları yoksa ve siz istemişseniz, çevredeki bir çay ocağından ya da ne bileyim bir kıraâthaneden falan bulup getirirler mutlaka. Ama hiç çay vermeyen lokantadan daha kötü bir şey varsa, o da poşet çay servisi yapandır. Hele de bir bardak çaya anasının nikâhını isteyen o pahalı, şekilli kafelerde garson elinde poşet çayla masama yaklaşınca, o kafenin masalarını sandalyelerini işletmecinin kafasında kırasım geliyor. Üçüncü sayfa kahramanlarını daha iyi anlıyorum. (Bu arada hayatı boyunca hiçbir zaman 'empati' sözcüğünü kullanmamış ve kullanmayacak olanlara büyük ödül verecem, memlekette bir buçuk kaşarlı-kuşbaşılı ısmarlayacam. Ne empatiymiş arkadaş, kura kura bir hal olduk, zemberekli saate döndük lan.)

Poşet çay demişken bu arada, Aki Kaurismaki diye Finli (buna da Fin mi diyecez, Finli mi bi karar versek) bir yönetmen var. Onun şahane bir eseri olan 'Geçmişi Olmayan Adam' da pek incelikli bir poşet çay esprisi var. Beş kuruşu olmayan, ama keyfinden de ödün vermeyen kahramanımız bir kibrit kutusunun içinde kullanılmış poşet çay taşıyor ve kafeye girip ücret ödemeden bir bardak sıcak su aldıktan sonra, kibrit kutusundaki poşeti çıkarıp keyfine bakıyor.

(Aki Kaurismaki'nin seksi fotoğrafları için tıklayın. 'Ya kel olsalardı', 'Şaşırtan benzerlikler', 'Ya götleri trompet çalsaydı', 'Ünlülerin pekmez banyosu', 'Ya bizim gibi yarak kafalı olsalardı' başlıklı fotoğraf serileri de yakında Rehavet Havası'nda olacak.)

Bak şimdi, niyet neydi akîbet ne oldu arkadaş?

Neyse, iyi günler dilerim. Lokanta kriterlerine başka zaman devam edelim.

Ne oldu, konuyla ilgisiz olduğunu mu düşündün yukarıdaki görsel malzemenin? İsabet olmuş...

Schwedter Medeniyet Köprüsü


Bir dönem fotoğraf işine cidden merak saldım. Bütün meraklarım gibi, onun da erimi çok uzun olmadı. Bütün o pozlamalar, netlik ayarları, banyolar, şunlar bunlar zor geldi; koyverdim fotoğraf işini. Fotoğraf çekmeyi bırakmadım elbette ama sanatsal fotoğrafla uğraşmadım, yalnızca belgecilik ve çöpçülük aşkımı dindirecek kadarına eyvallah deyip çıktım işin içinden.

Ama ara sıra böyle 'fena olmayan' bir kare yakalayınca da seviniyorum. Bunu geceyarısı, güzel bir kafayla bisiklet turu yaparken çekiverdim geçende.

Neresidir diyenlere:

Tıpkı Ataköy-Şirinevler Medeniyet Köprüsü gibi, Berlin'de de birbirinin karşıtı denilebilecek iki semti (Wedding ve Prenzlauer Berg) bıçak gibi ortadan ayıran bir medeniyet köprümüz var. Adı da Schwedter Yaya Köprüsü.

Bu köprüyü geçer geçmez göçmen mahallesinin bokunu püsürünü arkanızda bırakıp; Berlin bobolarının başkentine, dünyada gerçek anlamda 'cool karşıtı' olmanın 'cool' görünmeyi sağlayacağı az sayıda semtten birine akıveriyorsunuz.

7 Tem 2009

Emrah Serbes

Türkçe yazan polisiyecileri takip etmeye çalışıyorum. Bir tetikleyici ve çığır açıcı olarak Ahmet Ümit'in ustalığı tartışılmaz ama şu ana kadar okuduklarım içinde en parlak, en sıkı, en kışkırtıcı polisiye yazarı AnKara polisiyileriyle ("Her Temas İz Bırakır" ve "Son Hafriyat") aklımı alan Emrah Serbes oldu. 81 doğumlu Serbes'in polisiyilerinde sapır saçma raslantılar, iğreti Amerikan filmi diyalogları, memleket coğrafyası itibarıyla yerine oturmayan özel dedektifler ve onların hibrid espri anlayışları yok. Cinayet masasında hayatı cinayet olmuş başkomiser Behzat'la ekibini izliyoruz yalnızca. Daha fazla yazasım yok, okuyun işte. Hele polisiye seviyorsanız, hele Ankara'yı sevmesiniz bile özlüyorsanız, hele zehir gibi bir mizah anlayışına hasret kaldıysanız memleket edebiyatında iki kere okuyun. (Soldan baktığı belli olan bir adamın ekserisi faşist/muhafazakâr/sağcı karakterleri böylesine bir mesafe hissiyle bağlamlarına oturtup, onların yaşamının röntgenini çekivermesi de ayrıca enteresan geldi bana.)

6 Tem 2009

Voltran'ın kangrenli uzvu

Bir süre dinlendirdim blogu, sosa yatırıp terbiye ettim. Şimdi eğilim yeniden etkin hale getirmek yolunda.

Öyle kısa kısa, anlam ve bütünlük arayışına boş vererek, bir eskiz defteriymişçesine, bir sadrialışık duygusallığı, bir vahiöz neşesiyle...