29 Eyl 2012

İçedönükler, sözüm size

Yalnız aşağıdaki yazıyla ne de güzel pişti oldu hele bu görsel...


27 Eyl 2012

Büyüklenmenin yeni şekli alçakgönüllülük


Yarım ağız bir sosyal medya kullanıcısı olarak kısık ateşte pişmiş bazı gözlemlerim var, sevgili Susuzörenliler. 

Kibir ve gösteriş, başta Feysbuk olmak üzere, sosyal medya varoluşumuzun hem yakıtı, hem son ürünü yerine geçiyor. Tabii bunun aşikâr örnekleri olan "bilmemnerde bilmemne keyfi" (bunun için bir algoritma yazsa aslında programcı abiler, basalım butona, rasgele versin mesela, 'barcelona'da kıymalı pide keyfi' / 'develi'de bubble tea keyfi' / 'beşinci caddede boğma rakı keyfi' gibi) formatında tivit sıçmaktan ya da 'bakın ne kadar eğlenceli bir hayatım var' alt metinli içmeli-sıçmalı feysbuk resimleri koymaktan söz etmiyorum. Bunun ardını deşelemek için dekodere falan da ihtiyaç yok. Orada zaten alan memnun satan memnun. Diğer yandan zaten bundan kaçamazsın da. Bizzat "profil resmi" denen kavramın varlığı bile sosyal medyanın bu kibir damarı üzerinden yürüdüğünü, seni de ister istemez oraya yönlendirdiğini göstermeye yetiyor. Bundan sen ben ve bizim oğlan âzade değiliz elbet.

Ama şimdilerde yukarıda sözünü ettiğim görgüsüzlük soslu kibrin hoş karşılanmadığı, alay konusu olduğu çevrelerde başka türlü bir büyüklenme biçiminin, başka türlü bir 'beni beğenin' feryadının devreye girdiğini görür gibi oluyorum. Bu etki en basit şekliyle kör gözüne, bodoslama bir alçakgönüllüğü övünmeye payanda ederek, bir nevi hançeri tersinden saplayarak sağlanıyor. Büyüklenmenin bu varyantında; hiç de cool, heyecan verici, seksi olmayan şeyleri yaptığınızı cümle âleme gönül ferahlığıyla, kaygısızca ilan ederek büyükleniyorsunuz.

Mesela; öyle rahat, öyle umursamaz, öyle cool bir insanım ki dün gece tek başıma sabaha kadar içip bokumda boğulmak üzereyken uyandığımı sosyal medyadan duyurabiliyorum. Bana ezik diyecekmişsiniz, anti-sosyal ya da yabanî diyecekmişsiniz; zerre umurumda değil. (Parantezsiz duramıyorum ama yeni Türkçe'de şu "ezik" kelimesi kadar nefret ettiğim bir kelime de yok. Kelimeden, her türlü çağrışımından, art anlamlarıyla vaz edilen o deli dolu yaşam tarzının kutsanmasından...)

Ya da erkekseniz eğer, tabiri affedin, 'götürdüğünüz' değil, 'götüremediğiniz' kadınların hikâyelerini anlatıyor, 'dünya zikime, minare götüme' fıtratında bir adam olduğunuz izlenimini veriyorsunuz. Kimsenin beğenmediği filmleri övüyor, herkesin tefe koyduğu bir ünlüye olan gizli sevginizi itiraf ediyor, eşek-bağlasan-durmaz mekânlarda yediğiniz akşam yemeklerini ballandıra ballandıra anlatıyor, dalgınlıklarınızı, gaflarınızı, başarısızlıklarınızı en ince ayrıntılarla tarif ederek hep aynı mesajı veriyorsunuz: Bakın bana, sizin kendinize bile itiraf edemediğiniz arızalarınızı ben cümle âlemin önünde anlatıyor, kendimle dalga geçiyor, sıfır komplekskli, şahane bir insan evladı olduğumu yüzünüze yüzünüze çarpıyorum.

Tamam, bunun içinde niyet okuma da var, çuvaldız batırma da var; ama az buçuk da hakikat yok mu?

24 Eyl 2012

Dayı ve "Dayı"nın Hikâyesi

Dayı şu:

Dayının adı Hasan, memur emeklisi. Beli günden güne bükülüyor. Portatif sandalyesine kendi oturmuyor son zamanlarda. Kovayı, yemleri, alet edevatı koyuyor onun üstüne, eğilip kalkmamak için. Yaz kış balık bekliyor Dayı. Koyun bu az rüzgâr alan kuytusunda, denizden çıkıp hayatını değiştirecek bir kadını, eski bir dostu, geciktikçe geciken memleket otobüsünü bekler gibi. Sessizce, istifini bozmadan, aldırmadan gelen geçene balık bekliyor. Gözlerine yakından baksanız, korkarsınız, ‘ölmüş bu adam’ dersiniz. Dayı diyorlar ona, ben de öyle diyorum. Bu lâkabın hikâyesini tek bilen Halil Abi. O da anlatmıyor. Rakı bardağını tüy gibi bırakıp masaya, gözlerini kısıyor ve “Boşverin,” diyor, “uzun hikâye...”

"Dayı"nın Hikâyesi şu:

Ben hikâyecinin Halil Abisi gibi yapmiyim "Dayı"nın hikâyesine ucundan değineyim. "Dayı" Ege Bölgesi'nin en hülyalı ve en laz arkeoloğunun ömür boyu üzerinden atamadığı ateletten kurtulması, topluma ve Türk edebiyatına kazandırılması için tasarlanmış bir girişim çerçevesinde yirmi bin fersahlık mesafeden kendisine gönderilmiş olan bir metin başlangıcıydı. Bir hevesle başlanıp çekmecelerde ya da Afrika'daki kanserojen elektronik çöplüklerinde çürümeye bırakılan milyonlarca metin gibi bunun da arkası gelmedi. Hem "Dayı"yı, hem "Dayı"nın alıcısını rüzgâr aldı götürdü... 

"Dayı"ya devam etmek isteyen başka arkeolog varsa buyursun. Rehavet Havası boydan boya kazı sahası.

20 Eyl 2012

Her Şey İnanılmaz

Genç yaşta geçirdiği hastalık yüzünden sakat kalan ve 1958 yılından beri çöpten topladığı malzemelerle bir helikopter inşa etmeye çalışan, Honduraslı Agustin Amca'nın hikâyesi. Bu âlemde hikâye biter mi la...

 

Başlık bulamadım buna

Franco Zecchin - Sicilya

Yazarlığın 10 kuralı

Elmore Leonard diyor ki:

1. Kitaba hava durumuyla başlama.
2. Prologdan kaçın.
3. Diyalog yazarken "dedi"den başka fiil kullanma.
4. "Dedi" fiilinin önüne asla zarf getirme.
5. Ünlem işaretinin bokunu çıkarma!
6. "Birdenbire" ya da "birden ortalık karıştı" gibi tabirler kullanma.
7. Lehçe ve şive kullanımında tutumlu ol.
8. Karakterlerin ayrıntılı tasvirlerinden kaçın.
9. Yer ve nesnelerin de.
10. Okuyucunun atlamaya meyilli olduğu kısımları çıkar.


19 Eyl 2012

Tirşe bir telaş

Çocuk kitabı önerisi: Bülent Ortaçgil'le renkleri öğreniyorum.

Julian Barnes: Kitaplar ve kitap sevgisi üzerine...

2012'de online yayınlanan en sıkı bilim makaleleri.

101 terk edilmiş ev.

Expres ekibinden sağlam Türkçe kaynak.

Dünya intihar oranları aşağıdaki gibi. Bu vesileyle Uruguay halkına seslenmek istiyorum. Sevkili Uruguaylılar, seviyorsanız gidin konuşun lan, ne bu ergen gibi intihar etmeler falan!


İntihar deyince, Milan Kundera'nın "Ölümsüzlük" romanında bir hikâye var. Manyak kızın teki intihar etmeye karar veriyor. Manyaklığı bundan değil tabii, seçtiği yöntemden. Şehir dışında işlek bir otobanın orta yerine çöküp beklemeye başlıyor. İlk araba buna çarpmamak için direksiyon kırıyor, adam ağır yaralı. İkincisinde bir aile var, onlar da direksiyon kırıyor, üç ölü. Gelen üçüncü araba da aynı sebeple bariyerlere bindirince, kızımız intihardan vazgeçip en yakın telefon kulübesinden polisi arıyor. Kazaları haber verdikten sonra da hayatına devam ediyor. Şimdi soruyorum sevgili Montevideolular, bu kızımızın yaptığı taammüden cinayet sayılır mı, sayılmaz mı?

18 Eyl 2012

Çalışkan Alaman

Alamanlar çok çalışmıyor sevgili Ulubeyliler, verimli çalışıyor. Aha rakamlar ortada:


17 Eyl 2012

Eşek şakası

Salman Rüşdü, Humeyni'nin kendisi hakkındaki ölüm fetvasını verdiği gün arkadaşı Bruce Chatwin'in cenazesine katılıyor. Cenazede arkasında oturan, Amerikalı hınzır yazar Paul Theroux durur mu, bizimkini dürtüp, "Salman, artık haftaya da senin cenazene geliriz," diyor.

Beni patronize etme!

Ugandalı abiden gelen kontraya dikkat yalnız. Muhammed Ali zarafetinde...

Başta güney ülkeleri olmak üzere koca Evropa’yı inim inim inleten ekonomik krizi konjonktürel nedenlere ya da bankacıların açgözlülüğüne falan bağlayan kanaât doktorlarına, bütünüyle ideolojik yapılar olan IMF, Dünya Bankası falan gibi kurumları halkların gül hatrı için acı reçeteler yazan iyi kalpli, babacan birer doktor amca gibi göstermeye çalışan yeteneksiz ekonomi yorumcularına inanmıyorsunuz değil mi sevgili Banazlılar? Aman inanmayın!

(İtibarı bunun kadar yerlerde sürünen bir meslek olabilir mi bu arada? İktisatçıymış! Oğlum sen fayda-maksimizasyoncu, tersine-hedonist karton karakterlerinle modelleme yaparken, dünya battı gitti ya la! Son cümle Hayalet Komser dublajıyla da okunabilir pekâlâ.)

Neyse şimdi ekonomik kriz çok sıkıcı konu biliyom, ben zaten oradan hareketle Batı medyasında, özellikle de Alamanya’da gözlemlediğim bir sıkıntıya değinip, senede bir kere düğüne gidip pistten hiç inmeyen Handan Teyze gibi kurtlarımı dökmeye geldim. Müsade edin...

Krizin patlak verdiği andan itibaren titiz bir medya araştırması falan yapmış değilim, tek özelliğim normalden biraz fazla gazete okuyan bir insan olmam. Ve bu okumalarımda Alman medyasında yapılan yorumlarda ve hatta objektif yazılan/yazılması gereken haberlerde bile varolan himayeci, tepedenbakan, “patronizing” yaklaşım beni tiksindirdi, hayattan soğuttu. Özellikle Yunanistan’la ilgili haber ve yorumlarda ayyuka çıkan bu benmerkezci, burnubüyük, bu her-şeyi-ben-bilirimci yaklaşım; en çok da Fransa ve Yunanistan’daki seçim sürecinde rahatsız ediciydi.

Mesela, hesapça halka ve olaylara soldan bakan, liberal miberal Der Spiegel’de bir yorum yazısı okuduğumu hatırlıyorum, Fransa’nın sosyal demokrat cumhurbaşkanı Françoise Hollande seçilmeden önce. Görsen böyle, nasıl aba altından sopa gösteriyor, hani niyet okuna cihazın olsa elinde şöyle bir şey çıkar: “Sakın ha, sakın o servet vergisini koyma, sakın kemer sıkmaktan vazgeçme, sakın muslukları açma, sarkozy gibi ol, merkel gibi ol, solcuysan solculuğunu bil, schröder de solcuydu, ona laf ettik mi, git kültürde sanatta falan solculuk yap, seçilene kadar vaatlerde bulunmanı anlarız ama sakın onları uygulamaya kalkma, vay vaat ettiklerini yapmadı diye seni eleştirmiycez bak, söz veriyoruz, sakın ola çomak sokma, krizi büyütme, zaten karakter olarak yunanistan’dan italya’dan farkınız yok, bir de sizi taşımayalım sırtımızda amına koyiim, efendi ol, biz her şeyin doğrusunu biliyoruz, kulak ver, merkel’i dinle, otur aşağı!”

Almanya’da ekonominin iyi gitmesi, 2006 Dünya Kupası ile birlikte pozitif milliyetçilik denen sapır saçma bir nanenin genel kabul görmesi, Evropa batarken milletin bunların ağzına bakması falan derken; Alaman medyasının bir bölümü de gemi azıya aldı anlayacağınız.

Hele o Yunanistan’la ilgili yazılanları görseniz. Birinci seçimden sonra sosyalistlerin iktidara gelmesi ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkınca, en anlı şanlı sosyal demokrat Süddeutsche’den tut da şehrimizin hesapta solcu gazetesi Tagesspiegel’e kadar, öyle bir cadı avı, öyle bir “öcüüüü” hissiyatı baş gösterdi ki, tiksinirdiniz hepsinden. Nasıl yükleniyorlar Yunan solcularına, nasıl aba altından sopa gösteriyorlar Samaras'ı seçsinler diye Yunan halkına. Argüman da ne? Bunlar iktidara gelirse kemer sıkmaktan vazgeçecek, ülke büsbütün boka batacak, kriz derinleşecek. Ama hiç biri şundan söz etmiyor: Yunanistan zaten iki senedir sizin istediğiniz gibi kemer sıkıyor, de facto olarak troyka tarafından yönetiliyor ama bırakın ilerlemeyi, tüm göstergeler daha da kötüye gidiyor... Atışmayı kazanan Çiçek Abbas’ın Şakir’e dediği gibi: Nabeeeerrr!... 

Öyle işte, daha gider bu mevzu ama yetsin şimdilik. Kustum rahatladım.

14 Eyl 2012

Çinlilik

Çinlilik de güzel kendine göre, dili başka, tadı başka:



Onda bunda şundadır

Şu solcular için:
http://ebookcollective.tumblr.com/archive

Şu iyi makale okumak isteyen, tehditlerden sonra Salman Rüşdü'nün encamını merak edenler için:
http://www.newyorker.com/reporting/2012/09/17/120917fa_fact_rushdie?currentPage=all

Şu kıyak sosyal bilimci Emrah Göker'in bloğu:
www.istifhanem.com

Şu bugünlerde "Portnoy's Complaint" adlı romanıyla mesai saatlerimi neşeye boğan Philip Roth ile Wikipedya arasındaki mücadeleye dair:
http://www.theatlanticwire.com/entertainment/2012/09/internet-stain-philip-roth-wikipedia-entry/56646/

Şu da Werner Baba, "sözde" hipsterler hakkında yorum yaparken: