22 Eki 2011

Türkiye'de ırkçılık yok ki...


Kaynak: Roni Margulies, "Bugün Pazar Yahudiler Azar", Kanat Y.

21 Eki 2011

Tang için, pamuk helva yiyin

- Biliyorum üstünden çok zaman geçti ama duyuyorum yine de sağda solda. Steve Jobs şöyle dahi, böyle datlı, öyle hakikatlı, bambaşka vizyoner, akıl almaz bir yiğido, kalender bir peygamber yarısı diyenler; neden böyle yapıyorsunuz? Ayıp olmuyor mu?

- Ben pek bilmiyordum, Edward Kienholz şahane bir sanatçı ağabeyimizmiş meğer. Güzel eserler bırakmış bize, bir portatif savaş anıtı olsun, bir bastır koşum yollar doçun olsun; şahane şeyler değil mi? Bakın buyrun. Doçla ilgili şu yazı da iyi.

- Eğer baban salmazsa / Yalandan hastalan gel


- Görsel mi? 16 Kasım 1955, Milliyet gazetesi. Boş zamanlarımda Milliyet arşivinde dolanıyorum, zevkten zevke koşuyorum. Entel youpornu vallahi.

- Kaddafi'nin ölümü ve "resim yoksa ölü yok" anlayışı üzerine, Che'nin öldükten sonra dağıtılan resimlerine bağlayarak: Hurda...

- Manganelli'nin "Centuria"sını okumayan hata eder ama. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu.

- Schwarzkopf var ya kozmetikçi, bıyıklı erkekler için badem yağı çıkarsa piyasaya. Sloganı mesela "von Schwarzkopf, für Schwarzkopf" olsa, eğlensek...

- Kuzey Kore'nin lideri var ya Kim İl Jong muydu neyse, Güney Kore medyası onun torununun feysbuk, tivitır şeylerini ele geçirmiş. Oğlan pek moderen, pek değişik çıkmış. Feysbukta millete diktatörlük mü iyi demookrasi mi diye sorduktan sonra kendisi de ben demokrasiden yanayım diyesiymiş. (Eee hadi "diyesiymiş"i başka dile çevir.) (Gereksiz ikinci parantez. Benim bi çok kral abim var Mesut adında. Kendisi Bavyera kırsalının en çok kitap okuyan, en yakışıklı, en kalender adamıdır. İşte bu Mesut Abim, içinde "neden sonra" bağlacının geçtiği kitapları okumuyor, kitabın ortasında bu bağlacı görürse anında bırakıyormuş kitabı. Gıcık oluyor adam o bağlaca, ne yapsın.)

Nihayetinde Hilmi Yavuz dakika ve skor versin, dağılalım:

saat geldi, ondan artık eminim;
o tekinsiz ve o irinli saat,
çalınca, bilirim, yollar cerahat
gibi akacaktır kalbime benim...

18 Eki 2011

KARL

Karl, cebindeki son yirmiliği de tek kolluya kaptırdıktan sonra yerinden doğruldu. Yavaşça ayağa kalktı, sandalyenin arkasındaki montunu alıp giydi, kapüşonunu başına geçirip, sağına soluna hiç bakmadan çıktı casinodan. Çıkar çıkmaz sert bir rüzgârla sersemledi, montunun fermuarını çekti. Yürüdü. İstasyonun önünde dört-beş genç toplanmış hiç konuşmadan bira içiyorlar, geleni geçeni kesiyorlardı. Onların uzağından geçebileceği halde, gözlerini en iri görünenine dikerek, inadına onların dikildiği yöne doğru ilerledi. Gençlerden iri yarı olan değil ama bir başkası ona laf attı. Adımlarını yavaşlattı, ama cevap vermedi. Tam önlerinden geçerken, bu kez iri yarı olan bir şeyler söyledi. Karl durdu. Başını çevirip iri yarı olanın gözlerinin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Bira içen gençler de bir şey söylemediler. Karl bunun üzerine, başından hafifçe düşmüş olan kapüşonunu iki ucundan tutup gözlerine kadar indirdi ve hızlı adımlarla yoluna devam etti.

Yaşadığı apartmanın kapısının önüne geldiğinde, orada dikilmekte olan bir grup başka genç adama başıyla hafifçe selam verdi. Eve girdi, asansörü beklerken, gözlerini aynı noktaya dikip hiç kıpırdamadan durdu. Asansör geldi. 17. kata çıktı. Yaşadağı dairenin kapısını açtı. Evin daracık salonunda sarmaş dolaş televizyon seyretmekte olan babasıyla, onun sevgilisi olan kadına bakmadı bile. Onlar da zaten ses çıkarmadılar. Odasına girdi, üzerindeki montu çıkarmadan yatağına uzandı. Gözlerini kapadı, beş dakika kadar öylece yattı. Sonra hiç doğrulmadan, yatağın altındaki ucuz viski şişesine uzandı. İçmeye başladı. Sızdı.

Uyandı. Dışarıdan gelen sesleri duyunca, saatin henüz erken olduğunu düşündü. Yeniden uyumaya çalıştı. Sesler kesilmedi. Güçlükle kalkıp masada duran saate baktı, öğle vaktiydi. Babasının ve sevgilisinin çoktan işe gitmiş olmaları gerekiyordu. Kalktı. Seslerin geldiği mutfağa yöneldi. Mutfakta babasının sevgilisi Sarah kahvaltı yapıyordu. Sıcak kahve teklifi ve kızarmış ekmek Karl’ın aklını çeldi. Hiç niyeti olmadığı halde, nefret ettiği Sarah’yla birlikte kahvaltı masasına oturdu. Karl sormamıştı, ama Sarah o saatte neden hâlâ evde olduğunu açıklama gereği duydu. Temizlik firmasındaki işinden kovulmuştu. Karl neden kovulduğunu, bundan sonra ne yapacağını falan sormadı. Sarah, son dilim tereyağlı ekmeğini de yedikten sonra, İş Bulma Merkezi’ne gitmesi gerektiğini söyleyerek masadan kalktı. Karl ona şans dileyecekti, vazgeçti.

Karl, kahvaltı masasını topladıktan sonra tekrar odasına gitti. Yüzer tane mekik ve şınav çekti. Sonra ellerini başının arkasına alıp, yatağa uzandı. Tavanı seyretti. Tavanı seyrederken koltuk altlarından gelen kokudan rahatsız oldu. Duş almaya karar verdi. Duşun altındayken hiç planlamadığı halde mastürbasyon yaptı. Duştan çıkıp bir gün önceki kıyafetlerini giydi ve evden çıktı.

Apartmanın kapısındaki gençlere yine selam verdi. Manni’yi aramak için cep telefonunu eline aldı, sonra vazgeçti. Önce Manni’yle sürekli takıldıkları bara bakmaya karar verdi, onu bulamadı. Marketten bir Sternburg alıp, barın karşısındaki parka gitti. Birasını açtı, bankta bulduğu üç gün öncesinin tarihini taşıyan B.Z.’ye göz gezdirdi. Birası bitmek üzereyken Manni’yi aradı. Manni, nerede olduğunu söylemedi, lafı eveleyip geveledi. Karl sinirlendi, telefonu kapadı.

Manni’nin nerede olduğunu tahmin ediyordu. Marketten, biranın depozitosu olan sekiz centi aldıktan sonra, onu bulmak üzere yola koyuldu. En iyi arkadaşının son zamanlarda sıkça takıldığı, Karl’ın ise özellikle uzak durduğu bara doğru giderken, aradığı adam yarı yolda karşısına çıktı. Manni, yanında Uwe’yle birlikte ona doğru yürüyordu. İri yarı, orta yaşlı, sürekli deri montla dolaşan ve başında saç olmayan Uwe, mahallenin gençleri arasında sevilen, sevilmese bile korkulan bir adamdı. Bar işletiyordu, başka karanlık işleri ve ilişkileri vardı, aynı zamanda partinin ileri gelenlerinden biriydi. Karl, karşısında Manni’yle Uwe’yi görünce hiç sevinmedi. Uwe’yle kayıtsızca el sıkıştı, Manni’yle ise kendi geliştirdikleri usûlle selamlaştılar. Uwe, Manni’yi inşaat işi yapan bir arkadaşıyla tanıştıracağını, isterse birlikte gidebileceklerini söyledi. Karl, hiç istemediği halde, Uwe’den çekindiği için bu teklife hayır diyemedi. Brilikte yürümeye başladılar. On beş dakikalık yürüyüş boyunca Uwe konuştu, Manni onayladı ve destek verdi, Karl ise sustu. Uwe ona, artık yaşının ilerlediğinden, böyle işsiz güçsüz ve verimsiz bir yaşamın Karl’a yakışmadığından, Karl’ın zekasını ve gücünü kuvvetini ziyan ettiğinden dem vurdu. Dayanışmanın önemini vurguladı, bağlantıları sayesinde hayatını kurtardığı diğer gençlerden söz etti. Tıklım tıklım dolu bir dönercinin önünden geçerlerken, Türklerin zenginliğiyle ilgili sert bir yorum yapan Manni’ye müdahale etti. Önceliklere, alınması gereken tavırlara ve seçtikleri kelimelerin önemine ilişkin Karl’ın doğru dürüst takip etmediği birkaç cümle söyledi. İnşaat işi yapan adamın bürosuna girmeden önce Karl’a dönüp, onun çevresindeki hiç kimsenin sırtının yere gelmeyeceğini söyledi.

Karl; inşaat işi yapan adam, Uwe ve Manni’yle konuşurken sessizce dinledi. Sorulduğunda, kısaca kendini tanıttı. Görüşmenin sonunda tıpkı Manni gibi o da adama telefon numarasını verdi. Uwe, orada biraz daha kalacağını söyleyince, Manni’yle ikisi bürodan çıktılar. Güneş batmak üzereydi. Bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Manni sonra, Uwe’nin ne kadar kıyak bir adam olduğundan söz etti, Karl tepki vermedi. Sonra, arkadaşının Uwe’nin barına gitmek istediğini bildiği için eve gideceğini söyleyerek ondan ayrıldı. Ayrılırken Manni’yi uyarmak, onu bekleyen tehlikelere dikkatini çekmek geldi içinden, ama yanlış anlaşılacağını düşünerek sustu.

Karl, eve gitmedi. İlk gördüğü marketten iki şişe Sternburg aldı. Birini açtı, diğerini de montunun cebine koyarak tramvay durağına gitti. Tramvaya biletsiz bindi. Dört durak sonra inip, boşalan şişeyi yol kenarına bıraktıktan sonra çakmağıyla cebindeki diğer şişeyi açtı ve o civardaki en büyük alışveriş merkezine doğru yürümeye başladı. Birasını bitirip, şişeyi bir ağaç dibine bıraktıktan sonra, alışveriş merkezinin hemen yanıbaşındaki büyük Burger King’e girdi. Çalışanlara göz gezdirdi, en soldaki sıraya girdi ve beklemeye başladı. Sıra ona geldiğinde, tezgâhın arkasındaki kızdan beklediği tepkiyi alamadı. İki tane hamburger sipariş etti, hafifçe eğilerek kıza mesaisinin ne zaman biteceğini sordu. Kız cevap vermedi. Karl tekrar sordu. Kız yine cevap vermedi. Karl hamburgerlerini alıp, Burger King’ten çıktı. Kapıdaki açılış ve kapanış saatlerine baktı. Sonra iki hamburgeri çok kısa süre içinde bitirip, çevrede ucuz bira satan bir market aramaya koyuldu.

Karl, Burger King’in kapanış saatine kadar iki Sternburg daha içti ve personelin kullandığı arka kapıda, eski kız arkadaşı Meike’yi beklemeye başladı. O beklerken aynı kapıdan takım elbiseli bir adam çıktı. Karl’ı tepeden tırnağa süzüp, orada ne işi olduğunu sordu. Karl, gözlerini onun suratına dikerek, elindeki sigarayı, adamın ayaklarının dibine fırlattı. Orada ne işi olduğunu söylemedi. Takım elbiseli adam da üstelemedi zaten. Elinde taşıdığı paltoyu alelacele üstüne giydikten sonra arabasına binip uzaklaştı.

Takım elbiseli adamdan beş dakika sonra aynı kapıdan çıkan Meike de Karl’a orada ne işi olduğunu sordu. Karl, onu beklediğini söyledi eski sevgilisine. Meike, bu durumdan hoşnut olmadığını, aralarında artık hiçbir şey kalmadığını söyledi. Karl’ın kalın kafasına girmesi için, tüm bunları daha kaç kez tekrarlaması gerektiğini sordu. Sonra hızlı adımlarla tramvay durağına doğru yürümeye başladı. Karl da onun arkasından.

Kısa süren yürüyüş boyunca Karl ona yalvardı, hatalarını fark ettiğini, bir şans daha istediğini söyledi; Meike ise sürekli aynı şeyleri tekrarladı. Karl, Meike’nin itirazına rağmen onunla birlikte tramvaya bindi. Tramvayda da tartışmaya devam ettiler. Dilediği özürlerin ve yakarışlarının hiçbir işe yaramadığını gören Karl, öfkelendi. Meike’ye bağırmaya başladı. Kendini kime siktirdiğini bildiğini söyledi. Tramvaydaki yolculardan bazıları o tarafa döndüler. Karl, şöyle bir etrafı süzdükten sonra başlar yeniden öne eğildi. Karl, başını öne eğmeyen ve kınayan gözlerle onları seyretmeye devam eden yaşlı bir kadına dönüp, “sana ne” dercesine bir el hareketi yaptı. Bunun üzerine o kadın da başını çevirip, dışarıyı seyretmeye başladı. Karl, yakası açılmadık hakaretlerini sürdürdü. Meike hiç ses çıkarmadı, ona hiçbir karşılık vermedi. Meike’nin ineceği durağa geldiklerinde, Meike yine hiçbir şey söylemeden kapıya yaklaştı, Karl’ın kendinden utanması gerektiğini söyleyerek trenden indi. Karl, olduğu yerden hiç ayrılmadı. Orospu, diye bağırdı Meike’nin arkasından.

Karl, Meike tramvaydan indikten sonra boş bulduğu ilk koltuğa oturdu. Yanına kimse oturmasın diye sol elini, yanındaki koltuğa koydu ve o koltuktan hiç kalkmadan tramvayın son durağına kadar gitti. Tramvaydan indi. Ters yöndeki diğer tramvayı bekledi ve gelince ona bindi. Lichtenberg durağında tramvaydan indi. İlk gördüğü büfeden bir Sternburg alıp, büfenin önündeki banklardan birine oturdu ve Manni’yi aradı, nerede olduğunu sordu. Manni, Uwe’nin barında olduğunu söyleyerek, Karl’ı da oraya davet etti.

Karl, elindeki Sternburg’u bitirine kadar oturduğu banktan kalkmadı. Etrafını seyretti, şişenin ambalajını çıkarıp elinde top haline getirdikten sonra sokağa fırlattı, iki tane sigara sarıp içti ve birası bitince önce saatine, sonra cebinde kalan paranın miktarına bakıp Uwe’nin barına doğru yürümeye başladı.

Basübadelmevt

Almak isteyen buyursun...

Vesile oldu, anlatayım. 18 yaşımayım, memleketteyim, yaz tatili, dışarısı günlük güneşlik, millet sokaklara atmış kendini, devlet dairelerinde iş verimi yerlerde, çekirdekçiler, fındıkçılar, yeşil nohutçular satış rekorları kırıyor, ben evde Diriliş okuyorum. Kahramanın roman boyunca devam eden arayışını takip ediyorum, o sıcakta 600 sayfalık torik gibi cildi deviriyorum, sonunda ne mi oluyor. Bizim şaşkın kahraman, aradığı şeyi dinde buluyor. Rahmetli Tolstoy'a okkalı bir küfür sallayıp en yakın mesire yerine atıyorum kendimi. Böyle dirilecektiyse adam, baştan hiç öldürmeseydin keşke be Tolsti.

17 Eki 2011

Bala, bekmeze, reçele gereken önem verilmiyo

bana galırsa, bala bekmeze reçele gereken önem verilmiyo gahvaltılarda.. sonra her zaman, her sofrada olmayan enteresan başka gahvaltılıklar da var.. mesela fıstık ya da fındık ezmesi.. ekmeğin üstüne sürcen, üstüne bal ya da reçel, çok datlı olur.. mesela sarelle, mesela bak helva.. helvayı ekmek arası yapcen ama.. pazar ekmeği alcen özel, arasına sürüp, gine reçel ya da bal ilavesiynen yeycen.. çayınan datlı olur.. bi de köylerde falan gahvaltıda çorba içilir ki, ben pek bu alışkanlığı edinemedim.. bizim peder mesela gahvaltıda tarhana çorbasına bayılır.. bi de tuhaf bi gahvaltı alışkanlığım da şudur, evde diyelim hamsi pişmişse akşamdan ve birazı galmışsa, sabah ben onu gahvaltıda çaynan yimeyi çok severim.. tiksinmeyin de bi deneyin bak, çay ve hamsi şahane ikilidir.. ama hamsi soğuk olcek.. o şart.. bunun dışında tabii çocukluğumuzda ayda bir felan gahvaltıda sucuk olunca nasıl sevinirdik, götümüz düşerdi.. şindi sucuk daha bol ama ben hâlâ gahvaltıda sucuk olunca, çocukluğumdaki gibi mutlu oluyom.. hele böyle üşenmeyip salçalı malçalı tost yaparsam daha da bambaşka oluyo.. bunun dışında tabii yumurta da vazgeçilmez bir haftasonu gahvaltısı unsuru.. yağda olsun, gaynanmış olsun, sucuklu olsun, her türlü yinir yumurta gahvaltıda.. bi de bizim ibo'nun galabalık gahvaltılarda illa ki yapıp önümüze goyduğu patatesli yumurtalı zebzeli bi yimak vardır, o da nefis olur.. ama bu yimağın özelliği hiçbir zaman yetmemesidir.. hep tavanın dibini süpürene gadar yinir, gine de kimse doyamaz.. bi de şindi salam sosis gibi şeyler gonuyo gahvaltıda ama ben o konuda eski kafalıyım, mecbur galmadıkça ağzıma bile sokmuyom o gayış gibi salamları sosisleri.. yapay bi yiyecek bilader, sucuğun yeri ayrı ama.. bunun dışında tabii peynir, zeytin, tereyağ ve domatı saymıyom.. benim için üç temel unsur, gahvaltının üç olmazsa olmazı var: yağ, peynir ve eppek.. bunlar olmadan gatli zevk alamam gahvaltıdan.. ama eppeğin de bi şekilde gızartılması şart.. bunun çeşitlemeleri de olur tabii.. bizim orda yuka eppeğinden yapılan muskanın dadına doyaman mesela.. sonra bazlamadır, bükmedir, bürektir, hele bunlar varsa gahvaltıdan hiç kakası gelmez insanın.. gine enteresan bi gahvaltı unsuru da, en azından bizim aile özelinde gahvaltıda gaburga yimektir.. genellikle gurban bayramının ikinci günü sabah gahvaltısında, bizim evde mutlaka guzunede nar gibi gızarmış guzu gaburgası yinir.. böyle çayın yanında yağlı yağlı sıyırırsın o gaburgaları, etli yeri denk gelsin diye uğraşırsın.. keza kimi haftasonu gahvaltılarında gavurma yimek de caiztir.. üstüne yımırta gırıldığı da olur gavurmanın emme ben tercih etmem bunu.. gavurma sade olmalı, yağına eppek banılmalıdır arkadaş.. baldan bekmezden girdik nerelere geldik görüyon mu.. hadi bakam iyi bakın kendinize, bala bekmeze reçele gereken önem verilmiyo, bu konuyu da yeniden bi düşünün..

13 Eki 2011

Demirdöküm

Bugün 6 Ağustos, hava çok güzel. Ben bohem hayatımın son günlerini yaşadığıma inandığım için, hemen hemen her gün dışarıya, sevdiğim kafelere atıyorum kendimi. Genellikle aynı yerlere gidiyorum. Bisikletle ya da yürüyerek gidilebilen, müdavimlerinin olduğu, turist patırtısından uzak, kendimi rahat hissettiğim, ucuz ve güzel kahve yapan yerler bunlar. Bu mekânlara genellikle tek başıma gidiyor, yanıma okunacak bir kitap ya da dergi ile bilgisayarımı alıyorum. Çoğu zaman ilk kahvemi mekândaki gazetelerden birinin eşliğinde içiyorum. Sonra bilgisayarımı açıyorum. Eğer elimde herhangi bir iş varsa, ki sık sık oluyor, onunla cebelleşiyorum. İş yoksa ya da benim iş yapasım yoksa, bir şeyler yazıyorum. Genellikle öyküler yazıyorum. Fena olmayan öyküler yazdığımı düşünüyorum. İnsanın öykü yazarak hayatını kazanabileceği bir dünya hayal ediyorum kimi zaman ve sonra kendi kendime gülüyorum. Öykü yazmaya beni iten etkenler arasında üzerine parmağımı koyup, işte suçlu budur hakim bey diyebildiğim bir tanesi var ki, bu sebeple öykü yazmak beni mutlu ediyor. Ateş başında hikâyeler anlatan bir dede, bir nine gibi hissediyorum kendimi. Kitaplardan, filmlerden, resimlerden, ailemden ve arkadaşlarımdan oluşan bir dünyanın gamsız ve tasasız bir sakiniyim ben. Bu dünyanın dışındaki her türlü eylemim, başkaları için aslında. (Bir de tabii şöyle küçük bir ayrıntı var, hayatımı kazanmam gerekiyor.) Yazı yazarken kimi zaman kendimi kaybediyor, dilin o büyüleyici, tahrik edici, sarhoşluk verici sularına bile bile bırakıyorum kendimi. İşte o zaman, hiç hesapta olmayan kallavi kelimeler, kocaman kocaman cümleler, tumturaklı benzetmelerle boğuşurken buluyorum kendimi. Böyle zamanlarda kendim için ya da ateş başında ağzını açmış hikâye bekleyen çocuklar için değil de yazının kendisi için yazıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Eğer varsa yeteneğimi (ki doğuştan gelen yeteneğe inanan biri değilim) yazıya rehin vermişim ve hiçbir zaman geri alamayacakmışım gibi geliyor. Kimi zaman önceden hesap ediyor, tasarlıyorum yazacaklarımı. Kafamda evirip çeviriyor, taslak halinde not alıyorum sağa sola. Ama kimi zaman da, ki bu daha sık oluyor, nereden geldiğini sonradan kesinlikle anımsamayacağım tek bir cümlenin boyunduruğuna giriyor ve azgın bir nehir gibi akıyorum o cümlenin arkasından. Sanıyorum bu yöntemle yazdıklarımdan daha çok zevk alıyorum. Bir sonraki cümlemin ne olacağını hiç bilmemekten, dilediğim yerde noktayı koyup bitirme özgürlüğünden, kaderleri dilediğim gibi düzleyip bozmaktan. İşte bazen de böyle, sıcak bir Cumartesi günü, mahallemin hızla mutenalaşan sokaklarından birinde yeni açılan bir cafenin sokağa atılmış masalarında, kahvemle cigaramı içerken bunları yazasım geliyor.

12 Eki 2011

Çay çorba

- Medellin'de çok güzel Pablo Escobar turu var. Evini, mezarını, vurulduğu yeri gezdiriyorlamış. Şuradan bakıla.

- Element of the Crime diye grup var, onun has adamı Sven Regener'in "Herr Lehmann" diye romanı var, anglosakson alemlerde "Berlin Blues" diye geçen. Pek muhabbetşinas, pek oyuncu, pek Berlin ruhlu bir roman çıktı, ayıla bayıla okudum Allah sizi inandırsın. Sonra işkembecide otururken, "Onun filmi de var ağabey," dediler. Kütüphaneden şeettim, Sakallı İbrahim'in dediği gibi, "inceliycem" yakında. Fragman burada.

- Zaytung'un en güzel yeri "son dakika" kısmı hele. "Kızların ilgisinden bunalan Kıvanç Tatlıtuğ, gördüğü ilk makine mühendisliğine sığındı..."

- Marx, polemikli yazılarında nasıl coşuyor, nasıl kendinden geçiyor bilsen. Şehvet sızıyor resmen yazdıklarından, gergef işler gibi küfrediyo herif.

- Bir de bu var, fantastik:
http://internetkhole.blogspot.com/

You can watch with binoculars work...

Mart 2010'dan Kapadokya hatırası.

(Bir de anımı anlatayım bari Zeki Müren gibi. Kapadokya'ya giderken Konya-Aksaray arası bir yerlerde mola verdik, benzinliğe girip, "Gaste var mı abi?" diye sordum. Abi koltuğunda yaslanıp, anasına sövmüşüm gibi suratıma bakarak, "Gaste miiii?" diye sordu. Hemen kaçtım.)

Aha da size şahane Google Translate İngilizcesi:

10 Eki 2011

Sefa

Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir adam olan Sefa, Brunnen Caddesi'ni iyi bilir. Cadde esnafını tanır, onlara selam verir, kapanan dükkânlardan da, tadilatlardan da, yeni açılacak olanlardan da ilk önce onun haberi olur. Sefa, kendisi de Brunnen Caddesi'nde dükkân açmış, o esnaflardan biri olmuştur ama kısa süren bu tecrübesinden söz etmeyi pek sevmez. Bu girişiminde Brunnen Caddesi ona iyi davranmadığı halde, o yine de küsmez caddesine. Başka bir işi yoksa – ki şu sıralar işsiz olduğu için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Birkaç onarımdan geçmiş olmasına rağmen o civardaki en döküntü apartman dairesinden hâlâ çıkmamış olması da biraz bununla ilgilidir. Zira Sefa, evini yalnızca geceleri uyumak için kullanır. Evinde en son yemek 1983'te pişmiş, en son mobilya ilk geldiği zaman Türk akrabalarından almış olduğu ikinci el yatağın kırılması yüzünden 1997'de mecburen alınmış, evine en son gelen misafir ise 2001 yılında gelip yalnızca bir gece kaldıktan sonra kaçarcasına burayı terk etmiştir. Almanya sınırları dahilindeki en eski buzdolabı Sefa'nın evindedir ve hâlâ çalışır durumdadır. Bu buzdolabından tereyağı, beyaz peynir, zeytin, ayva reçeli, salatalık turşusu ve zor günler için saklanan yarım şişe rakı hiç eksik olmaz. Evde içki içmeyi sevmeyen, bira kapağını açmaya bile üşenen Sefa, rakısını suyla karıştırılmış olarak saklar. Rakının hiç bitmemesi de bununla ilgilidir. Kırk yılın başı bir bardak rakı içti diyelim, içtikten sonra şişeye içtiğinin yarısı kadar su ekleyip yerine bırakır. Rakı gitgide seyreliyormuş, tadı bozuluyormuş, umursamaz. Hattâ rakıyı hayatından tamamen çıkarın, onu da umursamaz. Onu tanıyanları şaşırtabilir ama Sefa'nın aslında alkolle pek arası yoktur. İçiyorsa muhabbete ortak olmak, ortamı bozmamak için içiyordur. Ya da sıcak bir yaz günü diyelim, canı serin bir içecek çekmiştir. Gidip çocuk gibi kola fanta falan içemeyeceğine, takıldığı Alman mekânları da henüz ayran satmaya başlamadığına göre tercihini buz gibi bir biradan yana kullanır. Humboldthain Parkı'nda Olaf'la yaptıkları en sönüğü üç saat süren, o epik masa tenisi maçlarından sonra mesela, en büyük zevkleri karşıdaki bakkaldan birer Berliner Pils alıp, bakkalın önündeki banklarda yavaş yavaş biralarını yudumlayarak, az önce biten maçın kritiğini yapmaktır.

“Servisim hâlâ zayıf, ama eskisinden daha çok risk alıyorum.”

“Ben savunmadan şaşmam kardeşim. Ortaya vur, hata bekle.”

“Senin hayata bakışın da böyle zaten. Ortaya vur, hata bekle.”

“Öyle de, hayattaki rakipler senin kadar hata yapmıyor, sorun orada.”

9 Eki 2011

Acı soslu kızıl Sonja

Patates Klaus'un yakası açılmadık beyanatına hedef olan acı soslu kızıl Sonja'nın meyhanenin önünden kırıtarak geçişinin her gün tekrarlanan bir aktivite halini alması, emeklilik ikramiyeleri karşılığında heyecanlanma yetilerini devlete devredip, biteviye tekdüzeliğe fit olan bizim ihtiyarlar açısından ferahlatıcı bir gelişmeydi. Bense bambaşka bir radyonun dalgasıydım o yıllarda, bir gün Patates Klaus’un iddiasının doğru olup olmadığını kontrol etme bahanesiyle, masadaki açılmamış sigara paketimi de alarak ardına düştüm acı soslu kızıl Sonja’nın. Sonjaların en körpesi, en cilvelisi, en şeytanîsi parke taşlı ara sokaklara saptı, işlek ana caddelere girdi, balkonu çiçek dolu evlerin önünden geçti ve mahallemizin göbeğini bir çıban gibi işgâl etmiş olan alışveriş merkezinin kapısında durdu. O güne kadar sadece bizim meyhanedeki ihtiyar kadınların içtiğini sandığım, uzun boylu sigaralardan birini ağzına götürdü, etrafına baktı ıslak ıslak, sonra yaktı sigarasını. Tarih kitaplardan değil, yaşayarak öğrenmeyi tercih eden kuşağın bir mensubu olarak gurur doluydum o anda. Berlin Blokajı denen şey tam da bu olmalıydı. Acı soslu kızıl Sonja’nın gözlerini, duruşunu, sigarayı içişini, etrafını süzüşünü; sıkıcı bir sanat filminin orta yerinde patlayıveren vahşi bir sevişme sahnesi gibi seyrederken tamamıyla bloke olmuş durumdaydım. Bırakın hava köprüsünü, uzayın derinliklerinden kement atsalar beni o blokajtan kurtaramazlardı. Meyhanede şimdi adını unuttuğum ihtiyarlardan birinin buz gibi bir Kasım gecesinde birdenbire serpiştirmeye başlayan kara bakarak söylediği gibi, “Kadının cilvelisi kutup karı gibi gözlerini kamaştırır adamın. Kalakalırsın öylece.” Öylece kalakalmıştım.