Zira Mimar Sinan Sokağı'na bakan tarihî Ulu Camii'nin yanıbaşında, şehrin göbeğinde kapkara, korkutucu, görkemli bir gotik kilise yükseliyordu.
Arkası belki yarın, belki yarından sonra...
Arkası belki yarın, belki yarından sonra...

Amerikalı yazar Philip Roth’un "The Plot Against America" adlı romanı son zamanlarda okuduğum en sıkı romandı.
Çocukluğumda kısaltılmış bir versiyonunu okuduğumu hatırlıyorum ama Cervantes'in abidevî eserinin tamamını okumak bugüne nasipmiş. Mahsun Yüzlü Şovalye ve edebiyat tarihinin görüp görebileceği en kıyak uşak olan Sanço Panço'yla birlikte düştüm yollara, 800 sayfa, birkaç yıl ve mebzul miktarda macera boyunca eşlik ettim onlara. Gülerken de, ağlarken de, düşünürken de, söküp dikerken de; Don Kişot'un neden bu kadar ünlü, bu kadar çok konuşulan, bu kadar ilham verici bir kitap olduğunu nihayet fark etmiş olmanın rahatlatıcılığı vardı içimde. Uzatmaya gerek yok, bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği olan bu kitap, 'bildiğimiz anlamda roman türünün ilk yetkin örneği' olduğu için değil; gelmiş geçmiş en güzel, en hüzünlü, en komik, en katmanlı hikâyelerden birini anlattığı için okunmalı, baş tacı yapılmalı. İnsanın her türlü hali burada, dünyanın her türlü şekli, hikâye anlatıcılığının en halis, en saf, en coşkulu varyantları da.
Haydar Ergülen, topu doksana bırakıyor: