24 Eyl 2012

Dayı ve "Dayı"nın Hikâyesi

Dayı şu:

Dayının adı Hasan, memur emeklisi. Beli günden güne bükülüyor. Portatif sandalyesine kendi oturmuyor son zamanlarda. Kovayı, yemleri, alet edevatı koyuyor onun üstüne, eğilip kalkmamak için. Yaz kış balık bekliyor Dayı. Koyun bu az rüzgâr alan kuytusunda, denizden çıkıp hayatını değiştirecek bir kadını, eski bir dostu, geciktikçe geciken memleket otobüsünü bekler gibi. Sessizce, istifini bozmadan, aldırmadan gelen geçene balık bekliyor. Gözlerine yakından baksanız, korkarsınız, ‘ölmüş bu adam’ dersiniz. Dayı diyorlar ona, ben de öyle diyorum. Bu lâkabın hikâyesini tek bilen Halil Abi. O da anlatmıyor. Rakı bardağını tüy gibi bırakıp masaya, gözlerini kısıyor ve “Boşverin,” diyor, “uzun hikâye...”

"Dayı"nın Hikâyesi şu:

Ben hikâyecinin Halil Abisi gibi yapmiyim "Dayı"nın hikâyesine ucundan değineyim. "Dayı" Ege Bölgesi'nin en hülyalı ve en laz arkeoloğunun ömür boyu üzerinden atamadığı ateletten kurtulması, topluma ve Türk edebiyatına kazandırılması için tasarlanmış bir girişim çerçevesinde yirmi bin fersahlık mesafeden kendisine gönderilmiş olan bir metin başlangıcıydı. Bir hevesle başlanıp çekmecelerde ya da Afrika'daki kanserojen elektronik çöplüklerinde çürümeye bırakılan milyonlarca metin gibi bunun da arkası gelmedi. Hem "Dayı"yı, hem "Dayı"nın alıcısını rüzgâr aldı götürdü... 

"Dayı"ya devam etmek isteyen başka arkeolog varsa buyursun. Rehavet Havası boydan boya kazı sahası.

Hiç yorum yok: