10 Eki 2011

Sefa

Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir adam olan Sefa, Brunnen Caddesi'ni iyi bilir. Cadde esnafını tanır, onlara selam verir, kapanan dükkânlardan da, tadilatlardan da, yeni açılacak olanlardan da ilk önce onun haberi olur. Sefa, kendisi de Brunnen Caddesi'nde dükkân açmış, o esnaflardan biri olmuştur ama kısa süren bu tecrübesinden söz etmeyi pek sevmez. Bu girişiminde Brunnen Caddesi ona iyi davranmadığı halde, o yine de küsmez caddesine. Başka bir işi yoksa – ki şu sıralar işsiz olduğu için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Birkaç onarımdan geçmiş olmasına rağmen o civardaki en döküntü apartman dairesinden hâlâ çıkmamış olması da biraz bununla ilgilidir. Zira Sefa, evini yalnızca geceleri uyumak için kullanır. Evinde en son yemek 1983'te pişmiş, en son mobilya ilk geldiği zaman Türk akrabalarından almış olduğu ikinci el yatağın kırılması yüzünden 1997'de mecburen alınmış, evine en son gelen misafir ise 2001 yılında gelip yalnızca bir gece kaldıktan sonra kaçarcasına burayı terk etmiştir. Almanya sınırları dahilindeki en eski buzdolabı Sefa'nın evindedir ve hâlâ çalışır durumdadır. Bu buzdolabından tereyağı, beyaz peynir, zeytin, ayva reçeli, salatalık turşusu ve zor günler için saklanan yarım şişe rakı hiç eksik olmaz. Evde içki içmeyi sevmeyen, bira kapağını açmaya bile üşenen Sefa, rakısını suyla karıştırılmış olarak saklar. Rakının hiç bitmemesi de bununla ilgilidir. Kırk yılın başı bir bardak rakı içti diyelim, içtikten sonra şişeye içtiğinin yarısı kadar su ekleyip yerine bırakır. Rakı gitgide seyreliyormuş, tadı bozuluyormuş, umursamaz. Hattâ rakıyı hayatından tamamen çıkarın, onu da umursamaz. Onu tanıyanları şaşırtabilir ama Sefa'nın aslında alkolle pek arası yoktur. İçiyorsa muhabbete ortak olmak, ortamı bozmamak için içiyordur. Ya da sıcak bir yaz günü diyelim, canı serin bir içecek çekmiştir. Gidip çocuk gibi kola fanta falan içemeyeceğine, takıldığı Alman mekânları da henüz ayran satmaya başlamadığına göre tercihini buz gibi bir biradan yana kullanır. Humboldthain Parkı'nda Olaf'la yaptıkları en sönüğü üç saat süren, o epik masa tenisi maçlarından sonra mesela, en büyük zevkleri karşıdaki bakkaldan birer Berliner Pils alıp, bakkalın önündeki banklarda yavaş yavaş biralarını yudumlayarak, az önce biten maçın kritiğini yapmaktır.

“Servisim hâlâ zayıf, ama eskisinden daha çok risk alıyorum.”

“Ben savunmadan şaşmam kardeşim. Ortaya vur, hata bekle.”

“Senin hayata bakışın da böyle zaten. Ortaya vur, hata bekle.”

“Öyle de, hayattaki rakipler senin kadar hata yapmıyor, sorun orada.”

Hiç yorum yok: