13 Eki 2011

Demirdöküm

Bugün 6 Ağustos, hava çok güzel. Ben bohem hayatımın son günlerini yaşadığıma inandığım için, hemen hemen her gün dışarıya, sevdiğim kafelere atıyorum kendimi. Genellikle aynı yerlere gidiyorum. Bisikletle ya da yürüyerek gidilebilen, müdavimlerinin olduğu, turist patırtısından uzak, kendimi rahat hissettiğim, ucuz ve güzel kahve yapan yerler bunlar. Bu mekânlara genellikle tek başıma gidiyor, yanıma okunacak bir kitap ya da dergi ile bilgisayarımı alıyorum. Çoğu zaman ilk kahvemi mekândaki gazetelerden birinin eşliğinde içiyorum. Sonra bilgisayarımı açıyorum. Eğer elimde herhangi bir iş varsa, ki sık sık oluyor, onunla cebelleşiyorum. İş yoksa ya da benim iş yapasım yoksa, bir şeyler yazıyorum. Genellikle öyküler yazıyorum. Fena olmayan öyküler yazdığımı düşünüyorum. İnsanın öykü yazarak hayatını kazanabileceği bir dünya hayal ediyorum kimi zaman ve sonra kendi kendime gülüyorum. Öykü yazmaya beni iten etkenler arasında üzerine parmağımı koyup, işte suçlu budur hakim bey diyebildiğim bir tanesi var ki, bu sebeple öykü yazmak beni mutlu ediyor. Ateş başında hikâyeler anlatan bir dede, bir nine gibi hissediyorum kendimi. Kitaplardan, filmlerden, resimlerden, ailemden ve arkadaşlarımdan oluşan bir dünyanın gamsız ve tasasız bir sakiniyim ben. Bu dünyanın dışındaki her türlü eylemim, başkaları için aslında. (Bir de tabii şöyle küçük bir ayrıntı var, hayatımı kazanmam gerekiyor.) Yazı yazarken kimi zaman kendimi kaybediyor, dilin o büyüleyici, tahrik edici, sarhoşluk verici sularına bile bile bırakıyorum kendimi. İşte o zaman, hiç hesapta olmayan kallavi kelimeler, kocaman kocaman cümleler, tumturaklı benzetmelerle boğuşurken buluyorum kendimi. Böyle zamanlarda kendim için ya da ateş başında ağzını açmış hikâye bekleyen çocuklar için değil de yazının kendisi için yazıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Eğer varsa yeteneğimi (ki doğuştan gelen yeteneğe inanan biri değilim) yazıya rehin vermişim ve hiçbir zaman geri alamayacakmışım gibi geliyor. Kimi zaman önceden hesap ediyor, tasarlıyorum yazacaklarımı. Kafamda evirip çeviriyor, taslak halinde not alıyorum sağa sola. Ama kimi zaman da, ki bu daha sık oluyor, nereden geldiğini sonradan kesinlikle anımsamayacağım tek bir cümlenin boyunduruğuna giriyor ve azgın bir nehir gibi akıyorum o cümlenin arkasından. Sanıyorum bu yöntemle yazdıklarımdan daha çok zevk alıyorum. Bir sonraki cümlemin ne olacağını hiç bilmemekten, dilediğim yerde noktayı koyup bitirme özgürlüğünden, kaderleri dilediğim gibi düzleyip bozmaktan. İşte bazen de böyle, sıcak bir Cumartesi günü, mahallemin hızla mutenalaşan sokaklarından birinde yeni açılan bir cafenin sokağa atılmış masalarında, kahvemle cigaramı içerken bunları yazasım geliyor.

4 yorum:

Erkek Egemen dedi ki...

Bu bana biraz gençlik bohemini terk etmek istemeyip, lânet olası Tr'nin lânet olası çalkantıları yüzüden sonsuza dek kaybetmiş; daha sonraki yazarlık yaşamı da hep o bohemi kuzey coğrafyalarında aramakla sürmüş Demir Özlü'nün iç soruşturmalarını anıştırdı bana

medgallis dedi ki...

bu ara demir özlü okuyan biri olarak demir özlü çağrışımını rehavet biraderime hakaret sayarım.

o, 'neden'ini biliyor.

Adsız dedi ki...

O sihirli kelimeler umarım peşini hiç bırakmaz

Rehavet dedi ki...

teşekkür ediyorum adsız ve ben de öyle umuyorum.