27 Tem 2011

Eva, Petra, Ben...

Eva’nın Bal Rengi Saçları

Eva o gün bal rengi saçlarını bağlamamış. Max’ın doğumgünü partisindeyiz. Alelâde bir taç var başında ve üstünde de alelâde giysiler. Ben salonun dışarıya bakan penceresinin önünde durmuş belirgin bir can sıkıntısıyla dışarıya bakarken, gelip yanıbaşımda duruyor. Hiçbir şey söylemiyor, ben de söylemiyorum.

Mannheim’da henüz on beş yaşında bir gençken, yine bir arkadaşımın doğumgünü partisinde aynı sahne yaşanmış, ben yine pencerenin önünde durmuş dışarıya bakarken yanıma yaklaşan bal rengi saçlı bir kız hiçbir şey söylemeden yanıbaşımda durmuştu. O gece sessizliği bozan ben oldum ve gece, bal rengi saçlı kızın “Stefan sen bir domuzsun!” heyheylenmesiyle sona erdi. Stefan’ın bir domuz olduğuna dair yaygın inanışın bal rengi saçlı kız tarafından da tasdiklenmesi o an etrafımda bulunanlardan kimisini neşelendirmiş, kimisini de şaşırtmış olsa da, bu hakaret benim hayata bakışımı herhangi bir biçimde sekteye uğratmadı. Sonraki yıllarda domuzluktan vazgeçmeyi değil ama yerine ve zamanına göre domuzluğumu törpülemeyi öğrendim. Bir domuz olduğum gerçeğinin yüzüme vurulduğu anlarda, bundan belli belirsiz bir gurur payı çıkarmayı bile başardım. Ama bu gerçeği kimi zaman farklı kelimelerle de olsa yüzüme vurmaktan hiç vazgeçmeyen karşı cins mensuplarının içinde, o ânı en dolu dolu yaşayan, domuzluğuma yönelik hıncını en kanırtıcı biçimde dışa vuran kişi hiç değişmedi. Mannheim’daki doğumgünü partisinin sonunda ilk cinsel deneyimimi yaşamak için hedef seçtiğim Petra, hakaretin hakkını vermeyi biliyordu.

Eva’yı yan gözle süzerken bal rengi saçlarından çok bakışları dikkatimi çekiyor. Zaten kadınların saçlarına yönelik özel bir ilgim de yoktur. Saç rengi ve şeklinden karakter tahlili konusunda uzmanlaştığını sanan eski bir arkadaşım koyu kızıl düz saçlı kızlara asla güvenilmeyeceğine dair teziyle yıllarca başımızı ağrıttıktan sonra tam da böyle bir kızla evlenerek, umut vaât eden parlak bir kariyeri çöp tenekesine göndermiş, bekârlığa veda gecesinde konuyu açma cüreti gösteren bir başka arkadaşımızı ise susturana kadar akla karayı seçmiştik. Evdeki onca insan dururken, bu bal rengi saçlı kızın yanıbaşıma gelmesini de kendimden çok evin manzarasına yoruyorum zaten ve bütün domuzluğumla aşağıya bakmayı sürdürüyorum. Eva da hiç ses çıkarmadan aynısını yapıyor. Hiç tanışmayan iki insanın sessizce yan yana durmasında erotik bir yan olduğunu bilmeyecek denli saf bir kıza benzemiyor Eva. Hattâ böylesi gerilimlere özellikle davet çıkaracak türden biri bile olabilir. Yalnızca yan gözle birkaç kez kestiğim bir kız hakkında böylesi cüretkâr çıkarımlarda bulunmam ise benim peşin hükümlülüğümle açıklanabilir muhtemelen. Ben tam da söz konusu peşin hükümlülüğün de üzerime yapışan domuzluğun bir parçası olup olmadığına kafa yorarken Eva bana dönüyor ve “Ne kadar güzel bir manzara,” diyor.

Cevap veriyorum:

“On dakikadır burada dikiliyorsun, bunu mu söyleyebildin?”

Normal koşullar altında, Eva’nın bu cümleye karşılık olarak bir domuz, su katılmamış bir göt ya da gün yüzü görmemiş bir yavşak olduğuma dair acı gerçeği bir kez daha yüzüme vurduktan sonra olay yerini hışımla terk etmesi gerekiyor. Ama öyle olmuyor.

“Senin daha iyi bir cümlen var mı?”

On beş yaşımdayken, Mannheim’da daha iyi bir cümle bulamadığım için Petra’nın beline sarıldığım günden beri, iç ceplerimde her duruma uyacak “daha iyi cümleler” taşıyorum, ama o akşam nefes kesici Berlin manzarasının karşısında dilim tutuluveriyor. Gerçekten de daha iyi bir cümlem yok ve dışarıdan gelen ışıkta bal rengi saçlarını belli belirsiz fark ettiğim Eva en hassas yerimden vuruyor beni. Daha iyi bir cümlem yok.

“Daha iyi bir cümlem yok,” diyorum.

Eva bunun üzerine çaçaron bir sokak kızı edasıyla yaka silkerek, “O zaman kapa çeneni de manzarayı seyret,” diyor ve istifini bozmadan dışarıya bakmaya devam ediyor. Tehlikeli bir dönemecin başında olduğumu o anda anlıyorum aslında. Arkamı pencereye dönüp, kalabalık salonda Petra’yı arıyorum gözlerimle. Göremeyince yeniden önüme dönüp, adını soruyorum bal rengi saçlı kıza. “Eva,” diyor. Hiç sektirmeden, “Eva,” diyorum, “sen tam bir domuzsun!”

Petra’nın Gerizekalı Arkadaşları

Petra’yla birlikte yaşama, çocuk yapma ve belki evlenme planlarımız ciddiye binmeden önce, ona hiç göstermediğim bir resme başlamıştım. Hâlâ da göstermedim zaten. Ailemin Mannheim’daki evinin garajında bir köşeye atılmış duruyor. Henüz tamamlanmamış olan yağlıboya tablonun arka fonu siyah. Resmin sağ yarısında kocaman, bembeyaz bir yatak, yatağın önünde ise bedenleri insanı, yüzleri hayvanı andıran figürler var. İç içe geçmiş bu figürlerin yüzü resme bakana değil, yatağın üstünde kocaman memeleri ve beline kadar inen ince telli, süpürgeyi andıran saçlarıyla bir bereket tanrıçası gibi davetkârca uzanmış yatmakta olan şişman kadın figürüne dönük. Resmin sol yarısındaki siyahlığa vuran çiğ, boz ışık; tanrıçanın bulunduğu yatağa kadar erişmiyor. Petra’yla ikinci kez karşılaşıp çıkmaya başlamamızdan altı ay kadar sonra yapmaya başladığım bu resmin adı ise, diğer resimlerimin aksine en başından belliydi: “Petra ve Gerizekalı Arkadaşları.”

Bir insanın başka bir insanı otuyla çöpüyle, her türlü kusuru, her türlü yanlışıyla bir bütün olarak kabul etmesi, İsa babamızın bile kaş çatacağı türden bir genişgönüllülük olmalı. Bunu bir gün Petra’ya söylediğimde, hayatta en iyi yaptığım şeyin kendi domuzluklarımı rasyonalize etmek olduğunu söylemişti. Tespit doğruydu, karşı çıkmadım. Böyle olduğum için gurur duyduğumu ise ne Petra’ya, ne de bir başkasına açık ettim. Petra’ya bunu söyleten, kesintilerle dört gün kadar sürdükten sonra ayini andıran bir sevişmeyle sona eren büyük kavgamızdı. Kesintilerle dört gün kadar sürdükten sonra ayini andıran bir sevişmeyle sona eren büyük kavgamızın çıkış sebebi ise Petra ve onun gerizekalı arkadaşlarıydı. Mannheim’da birlikte yaşadığımız küçüçük evimize birkaç günlüğüne kalmak için gelen söz konusu arkadaşlardan üç tanesini, daha ilk gecelerinde kovmaktan beter etmiş, Petra’nın kaş göz çabalarına, mutfaktaki yakarışlarına, şantaja varan karşı çıkışlarına aldırmadan o eve ayak bastıklarına pişman etmiştim onları.

Petra’nın bütün arkadaşları gerizekalı değil elbette ama ben kıskanç bir domuzum. Hepsine bir kulp takmayı beceriyor, benle tek ortak yanları Petra’ya yönelik iyi hisler beslemek olan bu aptal sürüsüne tahammül etmek için en ufak bir çaba göstermiyorum. Petra’nın arkadaşları arasında, kız ya da erkek oldukları fark etmeksizin özellikle nefret ettiklerim ise şunlar:

1) Son görüşmelerinin üzerinden bir gün bile geçmediği halde yeniden görüştüklerinde Petra’ya sarılanlar.
2) Petra’nın arkadaşı oldukları için Petra’nın sevgilisine de en az Petra kadar yakın olabileceklerini varsayanlar.
3) Petra’yla özellikle benim olmadığım ortamlarda buluşmayı tercih edenler.
4) Petra aracılığıyla bana mesaj gönderenler. (“Resimlerine bayıldım.” Bayıldıysan yüzüme söylesene kevaşe!)
5) Sevgilileriyle yaşadıklarını Petra’ya anlatan kız arkadaşları. (Anlatılan her şeyi [her şeyi mi?] Petra da bana anlatıyor ve ben en çok bu anlarda kendimi savunmasız hissediyorum. Öyle ki, kimi zaman annemi, daha da kötüsü babamı özlediğimi fark edip ürperiyorum.)

Petra’nın üzerinde, onun gerizekalı arkadaşlarını belli bir mesafede tutacak kadar etkim var; bunu biliyorum. Ne var ki Petra son derece arkadaş canlısı bir insan ve benim püskürttüklerimi yenileriyle ikâme etmekte hiçbir zaman zorlanmıyor, hattâ bundan özel bir zevk bile alıyor.

Eva’nın Çıplak Omuz Başları

Eva’nın dirseğine kadar gelen siyah, ince kumaştan eldivenleri var. Omuzları çıplak. İnsan alkollüyken, herhangi bir kadının yuvarlak, çıplak omuz başları üzerinden yeni bir dünya kurgulayıp, geri kalan yaşamını o dünyanın yegâne sakini olduğu hayaliyle yaşayabileceğine yürekten inanıyor. İnsan yeteri kadar alkollü değilse, herhangi bir kadının çıplak omuz başlarına bakıp tahrik oluyor sadece. Ama Eva herhangi bir kadın değil, o tam bir domuz ve Eva’yla ikinci karşılaşmamızda onun çıplak omuz başları üzerinden yeni bir dünya kurgularsam, bütün bir ömrümü üzerine kurduğum ideallerim iskambil kâğıdından kuleler gibi tek fiskeyle yıkılacak. Ama aksi gibi Eva’yla ikinci karşılaşmamızda Eva’nın omuz başları çıplak.

Petra’nın gerizekalı arkadaşlarından biri Max’ın doğumgünü partisinde Max’la arkadaşlık kuruyor. Max benim arkadaşım olmasa bile, iyi geçinmem gereken bir sanat simsarı. O yüzden Max’a yakın arkadaşımmış gibi davranıyorum. Petra’nın gerizekalı arkadaşı, bir grup başka gerizekalı arkadaşıyla birlikteyken Max’la karşılaşıyor. Hazır Max’la birlikteyken Petra’yı arıyorlar. Petra beni durumdan haberdar ediyor. Normal koşullar altında Petra’nın arkadaşlarından gelen herhangi bir davete icabet etmem kıyamet belirtisi sayılacakken, Max’ın da orada olduğunu duyunca yelkenleri suya indiriyorum. Doğumgününden sonraki ikinci karşılaşmamız bu Max’la. Petra’nın arkadaşlarıyla hiç muhattap olmayıp, Max’ın yanıbaşına oturuyorum. İkinci biradan sonra, sanki hiç umurumda değilmiş, sırf konuşacak bir şey olsun diye soruyormuşçasına onun doğumgünü partisinde tanıştığım Eva hakkında bir yoklama çekiyorum. Onu sevenlerin kibarca “içgüdülerinin güdümünde bir adam”, benimse “aklına ilk gelen şeyi yapan koca bir salak” olarak tanımlamayı seçtiğim Maximillian, “Eva buraya yakın oturuyor, dur onu da çağıralım,” diyerek cep telefonuna sarılıyor. Domuzluğuyla ilgili ifşaâtımdan sonra bana hiçbir şey söylemeden manzarayı seyretmeye devam eden ve benim pes edip süklüm püklüm geri çekilmemden sonra aramızdaki irade savaşını da kazanarak dengemi tamamıyla bozmuş olan Eva’yı yeniden görecek olmak, şiddetini ayak parmaklarımda dahi hissettiğim bir heyecana neden oluyor tofuyla, mevsim sebzeleriyle ve hafif uyuşturucularla ince tutmaya gayret gösterdiğim bir deri bir kemik kalmış bedenimde.

Eva gelene kadar, Eva’nın mimarlık okuyan bir üniversite öğrencisi olduğunu, yarı-aristokrat bir aileden geldiğini, Berlin’in sanat ortamlarında keskin bir gözlemci olarak nam saldığını, ama – eğer varsa – kendi ürünlerini herkesten sakladığını, Prenzlauer Berg’te yeni onarımdan geçmiş, şıkır şıkır bir çatı katında yaşadığını öğreniyorum Max’dan. Simsarlık hem evrensel, hem de zamansız bir meslek. Ayrıca, belli bir konuda uzmanlaşan başarılı bir simsar, zaman içinde her konunun simsarı kesiliyor. Max’a sorsanız benim Eva’ya ilgi duyduğumu anlamak için insan simsarı olmak gerekmiyor. Ama iyi bir simsarın âlâmet-i fârikası da bu olsa gerek. Öyle kestirme yargılarda bulunmalı, değer biçerken öyle rahat davranmalısınız ki; insanları bunun dünyanın en kolay işi olduğuna inansın. Platon’un idealar dünyasını bilmem ama, benim yaşadığım metalar dünyasında güven böyle sağlanıyor.

İnsan simsarı Max’ın kimseye hissettirmeden yaptığı masa ayarları sonucunda, Eva’yla yan yana düşüyoruz. Eva’nın çıplak omuz başlarıyla aramdaki mesafe Petra’nın gerizekalı arkadaşlarının artan kahkaha sesleriyle doğru orantılı olarak azalıyor.

“Son görüşmemizde bana bir domuz olduğumu söylemiştin.”

“Sen de bana çenemi kapamamı söylemiştin.”

“Söyleyeceğin şeyi tahmin etmiş olmalıyım.”

Bir kadının karşısında kendimi bu kadar çaresiz hissettiğimi hiç hatırlamıyorum. Ne söylesem ters tepecek, ne yapsam felâkete yol açacakmış gibi geliyor. İnsan bütün ömrü boyunca kendisini felâkete götürecek olan o kadını arıyor. Kaderde onu hiç bulamadan ölmek de var, bulduktan sonra uçurumun eşiğinden dönmek de. Üçüncülerin ibretlik hikâyelerini ise ucuz gerilim filmlerinde, sallanan sandalyelerinden hiç kalkmayan tek gözü kör ihtiyarlar anlatıyor.

Petra’nın gerizekalı arkadaşlarını da, Max’ın hiç kapanmayan çenesini de, Eva’nın yüreğimi dağlayan umursamazlığını da unutmuş, tablolarıma ve tasarılarıma dalmışken; Eva yalnız gecelerde insanın yakasına ansızın yapışan bir korku gibi yanıbaşımda bitiyor ve “Yakında sergi açacak mısın?” diye soruyor. Birdenbire idealar dünyasından çıkıp, Eva’nın, Max’ın, Petra’nın ve onun gerizekalı arkadaşlarının ikâmet ettiği metalar dünyasına geri dönüyor ve Eva’ya, “Sergiyi beklemene gerek yok. Atölyemi ziyaret etmelisin bir gün,” diyorum.

Eva dirseğine kadar gelen siyah eldivenlerini çıkarmış, konuşurken masaya boylu boyunca uzattığı sol kolu zarif bir Çin porselenini andırıyor. Bir antika uzmanı olmalıydım o anda. Az bulunan, narin bir parça olduğu belli olan bu porselene dokunmalı, onu incelemeli, evirip çevirmeli, ceket cebimdeki monoklumu takıp ona yakından bakmalıydım.

Petra’yla Sevişirken Aklımdan Geçenler

Petra’yla sevişirken başka kadınlarla sevişiyor olduğumu düşünmek vicdanımı rahatsız etmek şöyle dursun, bana iyi bile geliyor. Son kertede, o anda gerçekten zihnimden geçen kadınlarla da sevişiyor olabilirdim. Bana sorarsanız Petra da bundan ötürü bana duacı olmalı ama bu konuyu henüz onunla konuşmadım, ömrümün sonuna kadar da konuşacağımı sanmıyorum. Kutsal kitapları tüm zamanların best-seller kitapları yapan da bu zaten; konuşulacak şeylerin bir ömre sığmıyor oluşu, bazı şeylerin hep ertelenmek zorunda oluşu. Kafalarında bir öbür dünya hayali olmasa, nasıl rahat edecekti bunca insan, canlarına kıymadan nasıl geçireceklerdi koca bir ömrü? Petra’ya bu düşüncelerimden de hiç söz etmedim. Yalnızca Petra’ya değil, hiç kimseye söz etmedim aslında bunlardan. Zira kendini ateist olarak tanıtan birinin ağzından çıkınca inandırıcılıklarını yitiriyorlar ve benim gözümde inandırıcılığımı yitirmek bir uzvumu kaybetmek gibi. Petra, kesintilerle dört gün kadar sürdükten sonra ayini andıran bir sevişmeyle sona eren büyük kavgamız esnasında, “En bariz yalanı söylerken bile inandırıcısın,” dediğinde içimin yağları erimişti. Çıkaran ben olmasam oracıkta bitirebilirdim büyük kavgamızı.

Acaba Petra’yla sevişirken istesem bile başka kadınları düşünmeyi başaramadığım, kendimi tamamıyla bıraktığım, anlık bir bilinç ve hafıza yitimiyle kendimden geçtiğim bir zaman oldu mu gerçekten? Yoksa aradan geçen onca yılın tortusunda kıvranıyor, ihtiyarlara özgü budalaca bir iyimserliğin ve yersiz bir nostaljinin tuzağına mı düşüyorum?

Merak ettiğim bir şey daha var: Acaba Petra da kendi kendine – farklı kisvelerle de olsa – aynı soruları soruyor mu?

Eva’yla ikinci buluşmamızın gecesinde Petra’yla sevişirken Eva’yı düşünmeye çalıştığım halde, yüzünün bir türlü gözümün önüne gelmeyişi, bunu kafaya takıp inat ettikçe konstrasyonumu tamamıyla yitirişim ve son derece coşkulu başlayan sevişmenin küçük çaplı bir faciayla sonuçlanışı; uykusuz bir geceyle ve hiç hesapta yokken birdenbire ortaya çıkıveren karanlık bir eskizle sonuçlanıyor.

Ertesi sabah söz konusu eskize bakarak ürküyorum. Meslek hanemde sanatçı yazmasına rağmen, insanların kafasındaki sanatçı prototipine uyduğum söylenemez. Sanatçılara – özellikle de ressamlara – atfedilen o ilham atakları, üretememe sancıları, atölyede kendini yiyip bitirmeler, çılgınlıklar, sıradışılıklar, tabu kırmalarla pek ilgim yoktur. Resimlerimin konuları ve biçimleri önceden belli olduğu gibi, birkaç istisna haricinde hepsi belli bir takvime bağlı kalarak yapılmıştır. Max’ın çevresindeki diğer ressamları şaşırtacak ve kıskandıracak kadar çok siparişli iş almamın da bu disiplinli yaklaşımın bir ürünü olduğunu saklayacak değilim. Hiç hesapta yokken uykusuz bir gecenin sabahında birdenbire ortaya çıkan eskizi ürkütücü bulmamın da.

Eva’nın Boş Bakan Gözleri

Eva bomboş bakan gözleriyle atölyemdeki eskiz ve tablolara bakarken, onu bir kez daha Petra’yla karşılaştırmış olduğum için kendi kendime kızıyorum. Petra’nın gözleri çok canlı, hep anlam dolu, uykudayken bile pırıltılarını yitirmiyorlar. Oysa Eva bomboş bakıyor her şeye. Bana, resimlerime, hayata. Eva’dan oracıkta soğumama, notunu verip onu Petra’yla-sevişirken-akla-gelirse-düşünülebilecek-iri-göğüslü-kızlardan-biri dosyasına yerleştirmeme yetecek olan bu gözlemin beni ona daha çok yaklaştırması ise yaklaşan felâketin bir başka habercisi. İnsan bile bile kendi felâketinin peşinde koşar mı? Normal insanlar koşar ama benim koşmamam lâzım. Eva’yı tersleyecek, kendimden uzaklaştıracak bir fırsat arıyorum ve fazla beklemem gerekmiyor:

“Bunlarda ustalık ve yaşından beklenmeyecek bir olgunluk var ama özgünlük bulamıyorum. Sanki böyle savaş sonrası Avrupa’da yolunu bulmaya, her şeyi baştan kurgulamaya çalışan ama ince işçiliğin kıskacından çıkamamış, gelecek vaât eden genç bir ressamının atölyesinde gezer gibiyim.”

Normalde olumsuz eleştiriye hemen cevap vermem. Durup düşünürüm, ne söyleyeceğimi ince ince tartarım ve sonuçta muhatabıma hiçbir zaman hak vermeyip, onu polemik batağına çekecek en uygun karşılığı bulmaya çalışırım. Bu kez öyle olmuyor:

“Ben de kendimi henüz yolunu bulamamış, üçüncü sınıf bir Clement Greenberg’le konuşuyormuş gibi hissediyorum.”

Eva hiç istifini bozmuyor. Dönüp bakmıyor bile yüzüme. Bomboş bakan gözleriyle on dakikadır süzdüğü, şaheserim saydığım “Kızıl”a üç beş saniye daha baktıktan sonra yüzünü kapıya dönüp, “Bu fena değil,” diyor ve başka hiçbir şey söylemeden atölyemden çıkıp gidiyor.

Petra’nın Hiç Bitmeyecek Olan Sinema Yapma Hevesi

Petra bugünlerde kendini film yapımcısı olarak tanıtıyor. Oysa onunla ikinci karşılaşmamızda kendini müstakbel bir sinemacı olarak tanıtmıştı. Berlin’e gelişimizi onun hiç bitmeyecek olan sinema hevesine borçlu olduğumu saklayacak değilim, ama o Berlin’de kalışımızı benim buraya geldikten sonra serpilen sanat kariyerime borçlu olduğunun farkında mı bundan emin değilim. Mannheim Üniversitesi’nin en babacan film profesörü Werner, onu canından bezdiren, hayattan soğutan, hiç kimsenin seyretmediği, unutulmuş filmlere bakarak akla hayale gelmeyecek analizler patlatan, film manyağı öğrencilerinden bıkmış olacak, o bölümdeki öğrencilerin hepsinden daha çok konuşan, daha çok hareket eden, daha çok canlılık gösteren Petra’nın bir dediğini iki etmiyor. Petra, Werner’in güdümünde başladığı yüksek lisans çalışmalarını yarıda bırakıp, yine Werner’in referansı sayesinde Berlin’deki bir yapım şirketinde bulduğu staja gitmek istediğini bana söylediğinde iyimser bir günümdeyim. Söz konusu staj olanağının Profesör Werner Braun’un evinde geçirilen bir gecenin ardından alınan o sağlam referans sayesinde kazanılmış olabileceği gerçeğini kulak arkası etmeyi başarıyorum ve hiç ardını arkasını sorgulamadan Berlin’e taşınmayı kabul ediyorum.

Ama Petra’nın stajları, orada burada bulduğu geçici işler ve hiçbir zaman gerçeğe dönüşmeyen büyük film ve belgesel projeleri bitmek bilmiyor ve ben hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, bir hiç uğruna annemi terk edip daha genç bir kadınla evlendikten sonra ilk gençlik yıllarımızda beni ve kızkardeşimi ayda bir zoraki ziyaret eden babama benzediğimi bile bile, günü belli olan evliliğimize ilişkin düzenlemelerle meşgûl olan Petra’dan ayrılmak için bahane biriktirmeye çalışıyorum.

Petra’nın filmcilik kariyeri umurumda değil aslında. Berlin’e gelmemizle birlikte işlerimin açılmış olması bir yana, avukatlık kariyerinin son dönemecinde mâli konulardaki uzmanlığının meyvelerini tomar tomar Alman markı olarak toplamış olan babamın bir ayağının çukurda oluşu da para sıkıntılarımı azaltıyor. Ama Petra’dan gerçekten ayrılacaksam, onun hiç hissettirmediği halde başarılara, diplomalara, sertifika ve ödüllere tapılan küçük dünyasında, benim gözümde pek de önemi olmayan bu başarısızlık parlak bir ayrılık gerekçesi olarak kullanabilir.

Petra’yla henüz evlenme kararı almamışken, Mannheim’da pırıl pırıl bir bahar gününde kırlara vuruyoruz kendimizi bisikletlerimizle. Bir göl kenarında mola verip, Petra’nın evde kendi elleriyle hazırladığı peynirli ve salamlı sandviçleri beyaz şarabımız eşliğinde yerken şimdi hatırlamadığım bir konu yüzünden tartışmaya başlıyoruz. “Sinsiliğin ve hesapçılığın beni korkutuyor,” diyor Petra. “Aksine bunlar beni, senin gözünde daha çekici kılıyor,” diye cevap veriyorum onun yüzüne bile bakmadan. Böylesi bir saptamanın doğruluk payı yüzde birlerde bile seyretse dürüst ve müdanasız bir muhatapın sesini kesmeye yeter. Öyle de oluyor. Baba ve oğul ve kutsal ruhu razı edebilirsem kutsal kitaba yapacağım ilavelerden biri de şu: “Hasmınızın kılıcına karşı kendinizi kalkanla değil aynayla savunun.”

Eva’nın Telefonda Okyanuslar Ötesinden Gelen Buğulu Sesi

Petra bütün günü ve belki geceyi de bir televizyon dizisinin setinde geçireceğini söyleyerek evden çıkıyor. Benim o gün kılkuyruk bir galeri sahibiyle görüşüp kendimi sevdirmem, günün geri kalanında da yaklaşan kişisel sergime yetiştirmem gereken bir resimle cebelleşmem gerekiyor. Eva’nın atölyemi ziyaret edişinin üstünden bir hafta geçmiş ve ben nadiren yaşadığım o kendi kendini sorgulama nöbetlerinden birinin içinde kıvranıyor, çalışamadıkça kendime daha çok kızıp güneş batmadan içmeye başlıyorum. İki darbe fırça, üç kadeh şarap ve dört boş geçen saatin ardından Max’ı arayarak Eva’yı sergiye çağırmak istediğimi söylüyor ve telefon numarasını istiyorum.

“Eva Meyer.”

Eva’nın telefonda okyanuslar ötesinden gelen buğulu sesini duyar duymaz, telefonu tutan ellerim aklı beş karış havada bir yeniyetmeninkiler gibi titremeye başlıyor.

“Merhaba Eva, ben Stefan. Nasılsın?” diyebiliyorum en sonunda. İlk anda ses gelmeyince, uzun süren sessizliğim yüzünden telefonu kapatmış olabileceğini sanarak kendi kendime lanet okuyorum. Telefonu kapatmadığını ise Eva’yı Eva yapan bir cevap sayesinde anlıyorum:

“Hangi Stefan?”

Kendimi sevdiğim anlardan biri. Daha önce hiç hazırlamadığım halde birdenbire, “Domuzsever Sanatçılar Birliği’nden Stefan,” diyorum.

Eva’nın okyanuslar ötesinden gelen buğulu sesiyle belli belirsiz güldüğünü duyuyor ve titreyen elimi artık umursamadığımı fark ediyorum. Eva, “Domuzseverim ama sanatçı olmadığım için birliğinize katılamam herhalde,” diyor. Eva gibi gözlemci kadınlarla konuşurken şakaları tadında bırakmalı. Zira onlar, “damarı bulmuşken yürüyeyim” zihniyetindekileri kendi bol kıvrımlı beyinlerindeki idealar dünyasının sakinlerine anında deşifre edip, adamı dımdızlak ortada bırakıverirler. Bu bakımdan lafı hiç dolaştırmıyorum:

“Yok ben birliğimize katılman için değil senden özür dilemek için aradım.”

“Ne için özür diliyorsun,” diyor Eva, okyanustan esen kuru bir rüzgâr sesindeki buğuyu alıp götürmüş sanki.

“Seni kıskanç bir ressama değil, Greenberg gibi bir eleştirmene benzettiğim için.”

Eva bu kez kupkuru sesiyle kupkuru bir kahkaha atıyor ve “Özrünü kabul etmiyorum,” diyor.

Ben yine içgüdülerime güvenerek sonradan pişman olacağım bir karşılık veriyorum. “Özrümü kabul etmen için ne yapmam gerekiyor?”

“Mesela benimle liseli aşığınmış gibi konuşmaktan vazgeçerek başlayabilirsin.”

O anda uçurumun ucundayım. Vazgeçip geri dönebilir, telefonu kapatabilir, Eva’yı unutabilir, Petra’yla evlenip dünyaya birkaç tane çocuk getirebilir, babam öldükten sonra ondan kalacak parayla Petra’yla hep hayalini kurduğumuz gibi iklimi güzel, kendi güzel San Fransisco’dan bir ev alıp oraya taşınabilir ve saçları bal renginde, omuz başları çıplak, gözleri boş bakan ve buğulu sesi okyanuslar ötesinden gelen Eva’yı, viskiyi fazla kaçırdığım bir gece torunlarıma anlatabilirim.

Ama düşüyorum.

“Tamam o zaman. Seninle bir kahve içmek istiyorum.”

Eva keşke beni o uçurumun dibinde bıraksaydı:

“Yarım saat sonra müsait misin?”

Petra’yla Yarım Kalan Sevişmemiz

Oda karanlık sayılır, yatağın başucundaki masa lambasının kör ışığı vuruyor Petra’nın saçlarına. O hâlâ pencerenin önünde. Ben de hâlâ yanındayım. Hiçbir şey söylemeden öylece duruyoruz. Bir adım geri çekiliyorum. Petra’yı arkasından sarıp, o küçücük göğüslerini iki avcumun içine alıyor, yoğururcasına okşuyorum. Onun herhangi bir itirazına meydan vermemek için sağ elimi alelacele eteğinin altına sokup külodunu dizine kadar indirikten sonra, kendi pantolon ve boxerımı da aynı hızla indiriyorum. O anda Petra’nın arkadaşlarından biri odaya giriyor ve beleren gözleriyle şeytan görmüşçesine bize baktıktan sonra, bir çığlık atıp odadan çıkıyor. Ben henüz ne yapacağıma karar verememişken Petra külodunu yukarı çekip, üstüne başına çekidüzen verdikten sonra bir katilin elinden kurtulmuşçasına koşarak odadan çıkıyor. Onu evin kalabalık salonunda yakalıyorum. Petra herkesin içinde gözlerime bakarak, “Stefan sen tam bir domuzsun!” diye bağırıyor.

Sekiz yıl sonra ortak bir arkadaşımız sayesinde yeniden karşılaşıyoruz Petra’yla ve göğüsleri dışında onun her şeyinin büyüdüğünü, değiştiğini görüyorum. Ortak arkadaşımızın evinde geçirdiğimiz o gecenin sonunda, laf ister istemez sekiz yıl önceki o geceye ve yarım kalan sevişmemize geliyor. İkinci kez domuzlukla suçlanmak pahasına Petra’nın kulağına eğiliyor ve yarım kalan işi tamamlamayı teklif ediyorum. Beş dakika sonra o evin tuvaletinde buluşuyor ve yarım kalan işi tamamlıyoruz.

O gece Petra’yla çıkmaya başlıyoruz. Ben üç ay sonra üniversiteyi bitirerek bir yıllığına San Fransisco’ya gidiyorum. Petra’yla neredeyse her gün telefonlaşıyor, birbirimizi ne kadar özlediğimizden dem vuruyoruz. San Fransico’daki dördüncü ayımda Petra bir sürpriz yaparak ziyaretime geliyor ve hayatımızın en güzel iki haftasını birlikte geçiriyor, Amerika’nın batı kıyısında girilmedik delik, içilmedik madde, yapılmadık seks, dahil olunmadık eğlence bırakmıyoruz. San Fransisco’dayken ne aileme, ne memleketime, ne de Mannheim’daki hayatıma dair hiçbir şeyi özlemezken, Petra’yı gerçekten özlüyor, Mannheim’a dönmeyi iple çekiyor ve dönüşümde de onun cesaretlendirmesi sayesinde sanatçılığı tam-zamanlı bir meslek olarak benimsemeye karar veriyorum. İkimiz de çalışmadığımız halde, sırf birlikte yaşamak için Mannheim’da küçük bir daire kiralıyor, Petra’nın gerizekalı arkadaşlarının rahatsızlık vermediği gecelerde en heyecanlı hayalleri birlikte kuruyor, en baygınlık verici filmleri hiç sıkılmadan birlikte seyrediyor, en saçma sapan kavgaları birlikte yapıyor, sonra ömrümüzün en beyin çatlatan sevişmeleriyle kendimizden geçiyoruz. Mannheim’daki soğuk kış günlerinde kimi zaman günlerce dışarıya adım atmıyor, çalan telefonlara bile yanıt vermeden kafese kapatılmış bir çift kaplan gibi birbirimizin orasını burasını yalayarak mutlu oluyor, bir kafesin içinde olduğumuzu unutuyor, idrarımızla çizdiğimiz çemberin efendileri olarak bitimsiz bir hoşnutluk içinde yaşayıp gidiyoruz. Öyle ki, o anda zamanı ve dışarıda akıp giden dünyayı durdursalar haberimiz bile olmayacak. Arada sırada dışarı çıktığımızda hiçbir şeyin hareket etmediğini görüp olan biteni fark etsek bile omuz silkecek, caddenin başındaki ucuzcu pastanenin stokları tükenene kadar bu olağanüstü gelişmeyi hiç kafaya takmadan yaşamaya devam edeceğiz.

Atölyeden telefon edip, akşam yemeğini her zamanki pizzacıda yemeyi teklif ediyorum Petra’ya. Bu bizi yemek hazırlama, masa temizleme, bulaşık yıkama gibi suflî saydığı zahmetlerden kurtaracağı için balıklama atlıyor teklifime. Ben makarnamı, o pizzasını beklerken; incelikli planımı işletip yemekten sonra bir yerlerde bir şeyler içmeyi teklif ediyorum. Tam da beklediğim gibi Petra, o akşam arkadaşlarına sözü olduğunu ve onları da çağırıp çağıramayacağını soruyor. “Hayır efendim, çağıramazsın,” diye şarlıyorum kendimi bile şaşırtan bir öfkeyle. Petra’nın suratı bombok oluyor birdenbire. “Neden böyle davranıyorsun? Neyin var senin?” diye soruyor. Gerçekten neyim olduğunu söylesem beni oracıkta boğacağını bildiğim için incelikli planımı işletmeyi sürdürüyorum ve daha önce de farklı biçimlerle sarf etmiş olduğum o cümleyle karşılık veriyorum:

“Bıktım senin arkadaşlarından. Ben yalnız kalmak, seninle yaşamak ve birlikte olmak istiyorum. Onlarla değil.”

Petra beklenmedik bir şekilde yumuşayıveriyor birdenbire. “Peki o zaman, niye bunu bu kadar büyütüyorsun ki?” diyor. Bu esnada onun enginarlı pizzasıyla benim fesleğen soslu makarnamı getiren garsonun işini bitirmesini beklemeden, “Sen öyle istiyorsan, bu akşam yalnızca ikimiz oluruz,” diye devam ediyor. Ey garson efendi, Stefan’ın müthiş bir zeka örneği olan incelikli planının oracıkta baltalandığını düşünerek sırıtıyor, halime acıyorsun ama yanılıyorsun. Stefan’ın kontratak futboluna yatkın olduğunu bilmiyorsun:

“Ben bu geceyi kast etmiyorum Petra. Evlendikten sonra ne olacak?”

Yemeklerimizi yiyor, yakındaki bir barda bir şişe şarap içiyor ve sonra eve gidip sabaha kadar kavga ediyoruz müstakbel karım Petra’yla. Mevzimi öyle bir adanmışlık ve konsantrasyonla savunuyorum, tezlerimi öyle bir tutkuyla ortaya koyuyorum ki; Petra en sonunda geri çekilmek, yumuşamak, kazanılmış bazı mevzileri geri vermek, bazı toprakların idaresini de bana bırakmak zorunda kalıyor. Gel de asıl şimdi doya doya sırıt Stefan’ın haline, yavşak garson. İncelikli planımın taşa çarptığı an işte bu andır. Zira Petra’nın her bir tavizi, olası bir ayrılığı taşıması beklenen köprünün ayaklarının dibinde bir dinamit; attığı her geri adım evlilik ülkesine giden yola açılan yeni bir gizli geçit oluyor. Gece şiddet dolu bir sevişme ve kâbuslarla bölünen rahatsız bir uykunun böğründe eriyip giderken ben Eva’nın çıplak omuz başlarını aklımdan çıkaramıyorum.

Eva’yla Yarım Kalan Sevişmemiz

Eva’yla benim atölyemin olduğu Kreuzberg yerine onun evinin bulunduğu Prenzlauer Berg’teki bir kafede buluşmayı kabul ediyorum. Berlin üzerindeki gökyüzü, birkaç gün önceki sıcakları baharın ilk günleri olarak yorumlayan şaşkınlardan intikam almak istercesine nemrut ve öfkeli o gün. Prenzlauer Berg’de, turistlerin keşfedemeyeceği ara sokakların birinde, pek de iddialı görünmeyen bir kafe seçmiş Eva. Girer girmez görüyorum onu. Kahverengi ceketini oturduğu sandalyenin arkasına asmış, duvar dibindeki bir masada kaybolmak istercesine etrafına bakıyor boş gözlerle. Beni görünce sağ elini hafifçe kaldırıp gülümsüyor. Siyah-beyaz, enine çizgili, göğüs dekolteli, bütün sıradanlığına rağmen onun üzerinde çok şık görünen bir elbise var üzerinde. Elbise dizlerinin hemen üzerinde bitiyor. Siyah külotlu çorap ve siyah, tokalı ayakkabılar tamamlıyor beyaz elbiseyi. Ben masaya yaklaşana kadar ayağa kalkmıyor, kalktıktan sonra da belirgin bir kayıtsızlık içinde yanağını uzatıyor bana. Hoşbeş esnasında çıkarımlarımın sağlamasını yapıyorum. Saçları gerçekten bal renginde, gözleri boş bakıyor, omuz başları birer golf topu gibi küçük ve yuvarlak, göğüsleri iri, kolları Çin porselenleri gibi narin ve sesi gerçekten okyanuslar ötesinden geliyormuşçasına buğulu. Kahvelerimizi ısmarladıktan sonra, kollarını masaya koyup gözlerimin içine bakıyor ve soruyor:

“Neden benimle kahve içmek istedin?”

Kahve içmeyi sevdiğimi ama yalnız içilen kahveden tat almadığımı söylüyorum. Yine hafifçe gülümsüyor ama bu gülümseyiş, “espri yapmaya çalışan erkeğin gururunu kırmama” renginde. Eva’nın her bir gülümseyişi başka renkte aslında. Suratsız denecek bir kız olmasa da nadiren gülümsüyor ve her bir gülümseyişi bir öncekinden farklı. Ağzının kıvrılma biçimi, gözlerinin aldığı ifade, gülümsemenin süresi, gülümsemeye eşlik eden jestler her seferinde değişiyor, çeşitleniyor. Sorusuna doğru dürüst cevap vermediğim halde üstelemiyor Eva ve her nedense İtalyanlar’ın kahve içme alışkanlıklarından söz etmeye başlıyor. Ağzımızın dibindeki İtalya’ya dönük bu gereksiz egzotikleştirme çabalarını, gençliğine ve İtalya’yı yakın zaman içinde ziyaret etmiş olmasına veriyorum ve yarım karış kadar açtığım ağzımla onu dinliyorum. Farklı ülkelerdeki kahve içme alışkanlıklarıyla ilgili birkaç gereksiz cümle daha sarf ediliyor ve önceden tasarlamadığım halde, onun da resim yaptığından emin olduğumu söylüyorum soran gözlerle. Eva’nın yüzündeki gülümseme bu kez “geleceğin büyük gizemli sanatçısı rolünü oynuyorum, ama bu dünyanın en kötü eskizlerini bile yapıyor olsam onları övgülere boğacağın gerçeğini değiştirmiyor ve benim de buna ihtiyacım olabilir” renginde. Bu rengi tutturmanın kolaylığını bilirim de, tuvale atmaktır en zoru. Eva bunu da başarıyor ve “Gerçekten merak ediyorsan evdeki bazı çizimlerimi gösterebilirim,” sana diyor. O anda dokuz yaşındayken Mannheim’daki evimizin bahçesinde oyun oynadığım komşu kızının onların evine gitmeyi kabul edersem eteğinin altındakini göstereceğine dair söz verdiği andaki hissiyatıma bürünüyorum. Ama oyunu kurallarına göre oynamak, biraz da atölyenin intikamını almak için yarı-ilgisiz bir tavır takınmaya çalışıyorum.

Eva boş bakan gözlerini dışarıya çevirerek, “Hayır hayır, evim müsait, hemen şimdi gidebiliriz istersen,” diyor.

Kahvelerimizi bitirdikten sonra Eva’yla ilk karşılaşmamızda olduğu gibi yan yana ama hiç konuşmadan yürüyor, Eva’nın gayet zevkli döşenmiş çatı katına gidiyor, Eva’nın ikram ettiği nane çaylarımızı içerken, Eva’nın gösterdiği eskizlere ve birkaç bitmiş tabloya bakıyor, sonra Eva’nın belli ki bir designer mobilya dükkânından deve yükü para karşılığında satın aldığı gayet rahatsız ikili kanepesine yan yana (önce ben oturuyorum, sonra o yanıbaşıma oturuyor) oturuyor ve resimlerden, sanattan, havadan, hayattan, paradan ve Berlin’den konuşuyoruz. Eva muhtemelen özel konukları için beklettiği Bordo’yu açmaya gittiğinde, ben de ayağa kalkıyor ve övgülerimde çok ileri gidip gitmediğimi tayin etmek için etrafımdaki nesneleri, eskizleri, resim ve mobilyaları bir kez daha, bu kez alıcı gözle süzüyorum. Eva elinde şişe ve kadehlerle salona girerken, kayıtsız bir tutum takınmaya çalışarak yeniden yerime oturuyor ve “Çok etkileyici,” diyorum. Az önce eskizlere yeniden baktığımı gören Eva, heyecanına engel olamayarak, “Hangisi?” diye soruyor yeni kestirdiği saçının ya da yeni satın aldığı tayyörünün övgülere boğulması üzerine kendinden geçen orta yaşlı bir devlet dairesi çalışanı gibi.

Eva’nın ve “cool”luğu bir eda değil, bir meslek olarak benimsemeye çalışan cümle gencin gardlarını düşürmenin yolu da bu zaten. Orta yaşlı “cool”lara ilişmemek gerekir, hele de sonradan olma orta yaşlı “cool”lara. Onların gardını düşürmek, Kreuzberg’de mesaili bir işte düzenli olarak çalışan bir insan evladı bulmaktan bile daha zor. Ama orta yaşlı bir “cool” emeklisi olarak, genç “cool”lara bulaşmak, onları zırhlarından sıyırmak, muntazam çıkarılmış bir balık kılçığı gibi tabağın orta yerine bırakıvermek hoşuma gidiyor. Tıpkı Eva gibi bir çoğu Prenzlauer Berg’i mesken edinmiş olan bu “cool”lar huysuz yarış atlarını andırıyorlar. Onları terbiye etmenin yolu ise egolarından yakalayarak çekiştirmekten geçiyor. Bir avcı edasıyla kendilerine en çok güvendikleri ânı beklemeli ve kementi birdenbire atmalısınız.

Eva’ya, “etkileyici” olanın eskizler ya da tablolar değil de bizzat kendisi olduğunu söylemek geçiyor içimden ama susuyorum. Bir başka seçenek de gördüklerimin genel olarak etkileyici olduğunu söylemek ama benim bildiğim Eva bu yalanı kuyruğundan tutup sallayarak tekrar yüzüme çarpıverir. Yakın bir akraba ya da arkadaşın en az ortalama bir Alman şansölyesi kadar çirkin olan bebeğini övmeye çalışmak gibi olacak, sahte iltifatlar ağzımdan salya gibi akacak. Bu yüzden, gördüğüm işler arasında en çok beğendiğimi değil hepsinin ortalaması yerine geçecek olan vasat bir eskizi seçiyor ve önümdeki defterden ilgili eskizi bulup çıkararak, “Bu mesela çok etkileyici,” diyorum. Eva hayal kırıklığına kapılmış bir çocuk gibi dudaklarını büzerek, “Onu beğenmiş olman çok ilginç aslında,” diye cevap veriyor. “Bence sana gösterdiklerim arasında en vasat olan işlerimden biri,” diyor. Bu yaştan sonra avcıyken av olmanın sıkıntısını kaldıramayacağım için Eva’nın attığı can simidine sarılıyor ve “Bana göstermediklerin de mi var?” diye soruyorum.

Bu kez ikili kanepeye değil, en az onun kadar rahatsız görünen plastik kaplama turuncu tekli koltuğa oturan Eva, kaygısız, kösnül bir sokak karısı gibi bacak bacak üstüne atıp, bal rengi saçlarını da sol elinin işaret parmağıyla kulağının arkasına aldıktan sonra, “Henüz sana göstermediğim çok şey var,” diyor. Cevap veriyorum:

“Seninle bu yüzden kahve içmek istedim zaten. Bana göstermediğin şeyler beni çok heyecanlandırıyor.”

Eva’nın yüzünden sahici bir gülümsemenin geçip gittiğini görüyor, belki de vehmediyorum. Gelip geçen o hayalet gülümsemeyi, boş bakan gözlerini dolu bakan gözlerime dikerek söyledikleri takip ediyor:

“Sorumu hiç cevaplamayacaksın sanmıştım.”

“Bu cevabı o anda versem hakkımda kötü şeyler düşünebilirdin.”

“Hakkında baştan beri kötü şeyler düşünüyorum zaten.”

“Kadınların hakkımda kötü şeyler düşünmeleri beni memnun ediyor. Bunu da her kadına söylemem.”

“Kendimi ayrıcalıklı saymalıyım yani?”

“Ayrıcalıklı olduğunu telaffuz edersen ayrıcalığın sona erer.”

“Resimlerin kadar flört taktiklerin de vasat ve sıradan. Bunlarla beni yatağa atabileceğini sanman ise büsbütün acınası.”

“İki inatçı domuz düşün. Farklı çiftliklerden. Biri erkek, diğeri dişi. Çayırda karşılaşıyorlar. Konuşma yetenekleri olsaydı, böyle şeyler konuşurlardı herhalde.”

“Sana ikinci kez hakaret ediyorum ve verebildiğin karşılık bu mu?”

“Evet öyle.” Zira daha iyi bir cümlem yok.

Eva hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıyor ve pencerenin önüne gidip duruyor. Ben bunu bir davet olarak algılıyorum. Ayağa kalkıyor, yavaşça arkasından yaklaşıp, boynunu örten bal rengi saçlarını iki elimle havaya kaldırıp, boynuna tek bir öpücük konduruyorum. Tepkisini ölçmek için birkaç saniye kadar duruyor, Eva’nın hâlen pencerenin önünde, sırtı bana dönük ve hareketsiz halde durduğunu görünce sağ elimle onun belini sarıyorum. O âna kadar hiçbir tepki göstermeyen, hattâ o pencerenin önüne giderek olacaklara davet çıkaran Eva, uçuruma düşmeme razı gelmiyor. Bir hışımla ellerimden kaçıp kurtulduktan sonra, dimdik durarak, hiç titremeyen bir sesle, sanki garsona sipariş verir gibi, “Lütfen evimden gider misin?” diyor. Hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyorum.

Petra’yla Dillere Destan Evliliğimiz

Eva’yla buluşmaya giderken kapattığım cep telefonumu onun çatı katından kovulduktan sonra yeniden açıyor ve Prenzlauer Berg’in arka sokaklarında ormanda kaybolmuş şaşkın bir avcı gibi dolaşırken Petra’nın öfke dolu sesli mesajlarını dinliyorum. İlk gördüğüm tütüncüye girip bir paket Fransız sigarasıyla bir adet çakmak satın alıyor ve tütüncü dükkânın önündeki yüksek iskemlelerden birinin üzerine tüneyip paketteki sigaralardan birini yakıyorum. Dışarıdan bakan biri bende önemli bir yol ayrımının eşiğinde olan, her şeyi etraflıca düşünüp taşındıktan sonra nihaî bir karar vermesi gereken bir adamın halini seziyordur belki ama benim o anın bilinçsizliği içinde tek yaptığım, hazmetmeye çalışmak. Reddedilmek ya da evden kovulmak değil de, bu sıska, aptal bakışlı, yuvarlak omuz başlı, çocuk yaştaki kızın domuzlukta beni alt etmiş olması koyuyor. Sigaramı içerken pejmürde kıyafetleri, kir pas içindeki saçı sakalı ve ondan beş dakika önce gelişini haber veren korkunç vücut kokularıyla bir sokak serserisi yaklaşıyor yanıma ve para istiyor. “Para yok,” diyorum. “Sigara ver o zaman,” diyor. Henüz üç dört nefes çekmiş olduğum, yanan sigarayı ağzımdan çıkarıp ona uzatıyorum. Birdenbire gözleri ateş gibi parlıyor, o ana dek italik duran vücudu dimdik oluyor. Ben gerçekten anlamaz gözlerle, şaşkın bir çocuk gibi ona bakıyorum. O ateş saçan gözlerle, dünyanın en aşağılık insanına rast gelmişçesine beni süzüyor. Dünyanın en aşağılık insanıyla dünyanın en gururlu sokak serserisinin, değme western filmine taş çıkartacak bakışmasını bozan da o oluyor: “Domuz herif! İstemem senin sigaranı.”

Yarısı içilmiş sigaramı reddeden gururlu sokak serserisi yavaş adımlarla uzaklaşırken, keyfim yerine geliyor yeniden. Sokağın karşısında bir çiçekçi görüyorum. Petra’nın çok sevdiği orman güllerinden kocaman, görkemli bir buket yaptırıyorum. Taksiye atlayıp eve gidiyorum. Evin ziline basıyorum ama Petra muhtemelen bana kızgın olduğu için kalkıp kapıyı açmıyor. Kapıyı anahtarımla açıp içeriye giriyor, elinde kalın bir kitapla tekli televizyon koltuğunda somurtmuş oturmakta olan Petra’nın yanına gidiyor, elimdeki buketi ona uzattıktan sonra, “Davetiyeler için şahane bir fikir geldi aklıma,” diyorum.

Davetiyeler basılıyor, davetli listeleri hazırlanıyor, giysiler seçiliyor, hem kilise, hem de şatodaki törenin en kusursuz biçimde gerçekleşmesi için gereken tüm ince ayarlar yapılıyor ve düğünden iki ay önce hamile olduğunu öğrenen Petra ile Petra’nın karnındaki çocuğun babası dillere destan bir törenle evleniyorlar.

domuz 2.0

Artık karnı burnunda olan Petra, sergimin açılışı için düzenlenen partiye katılamıyor. Çok sayıda insanın tebriğini kabul ediyor, resimlerimle ilgili çok sayıda açıklama yapıyor, çok miktarda alkollü içecek tüketiyorum. Gecenin sonuna doğru serginin en çok ilgi çeken tablolarından biri olan domuz 2.0'ın önünde durmuş, engel olamadığım ve olmak da istemediğim bir yabancılaşma hissiyle kendi resmime bakarken, bir kadın yanıma yaklaşıyor. Başımı çevirip bakmıyorum kim olduğuna. O hiçbir şey söylemiyor. Ben de söylemiyorum. Öylece, büyülenmiş gibi, ıssız, korkutucu bir ormanda birdenbire karşımıza çıkıveren vahşi bir hayvana bakar gibi tabloya bakıyoruz. Sessizlik bu kez dayanılmaz bir hal alıyor. Bir sinir mücadelesinin içinde olduğumuzun farkındayız. İnsan tam da böyle anlarda mağara kovuklarında yaşayan atalarıyla bir hissiyat ortaklığı duyuyor, kuşku duyulmayacak o akrabalık bağını belki bir ölçüde anlamlandırabiliyor. Bu da bir çeşit yaşam kavgası aslında, bir çeşit imtihan, kutsal kitaplardan bildiğimiz ibret dolu mesellerin modern, içi boşaltılmış ama dışı özenle cilalanmış bir versiyonu. Pes edecek değillim, o da pes etmiyor. Sağımızdan solumuzdan insanlar gelip geçiyor, konuşuyor, gülüşüyor, kadeh tokuşturuyorlar. Muhtemelen hakkında konuştuğu tablonun bana ait olduğunu bilmeyen bir kılkuyruk, ileri geri yorumlar yapıyor resimlerim hakkında, yanındaki kız arkadaşını etkileyebilmek için. Buna rağmen susuyorum, yanımdaki kadın da bana rağmen susuyor. Sonra şiddetli bir gök gürültüsü ve sağanak yağmur başlıyor. Serinliyoruz.

“Bunu bana göstermemiştin.”

“Her şeyimi herkese göstermem.”

“Ben herkes miyim?”

“Değil misin?”

“Evlenmişsin.”

“Sana inat evlendim.”

“Bak, demek ki herkes değil mişim?”

“Sen hem aptal, hem küstahsın. Gerçekten inanıyor musun sana inat evlendiğime?”

“Bütün kalbimle.”

“Böyle devam et o zaman.”

“Merak etme bir daha karşına çıkmayacağım. New York’a taşınıyorum yakında.”

“Ne yapacaksın orada?”

“Bir galeride staj ayarladım.”

“Hangisi?”

Çantasından galerinin küçük bir broşürünü çıkarıp bana uzatıyor. Gözümü resimden ayırmadan alıyorum uzattığı broşürü.

Son

Petra’nın zor geçen doğumundan ötürü hastanede geçirdiğim birkaç günün ardından biraz olsun dinlenmek için eve gidiyorum tek başıma, üzerimde özel günlerde giydiğim, bordo kadife ceketim var. Eve girerken, önceden hiç tasarlamadığım halde ceketimin iç cebine sıkıştırdığım broşürü çıkarıp, üzerindeki telefon numarasını çeviriyorum. Kendimi tanıtıp, Eva’yla görüşmek istediğimi söylüyorum telefonu açan kadına. Eva’nın telefonda, “Merhaba Stefan, nasılsın?” diyen sesi gerçekten okyanuslar ötesinden geliyormuşçasına buğulu. Eva’nın çıplak omuz başlarını hayal ediyorum konuşurken.

“Buraya yolun düşerse uğra,” diyor Eva. “Uğrarım,” diyorum, “muhakkak uğrarım.”

2 yorum:

blcklbl dedi ki...

tebrikler

Adsız dedi ki...

Sehirler arasi otobus yolculugunun 10. saatinde bir adsiz olarak bugun cektigim butun guzel renkli manzara fotograflarini silmek istetti yaziniz. İcim sisti, simdi 3 haftadir gormedigim arizali sevgilimle kesintisiz 4 gun surecek bir kavgaya baslama istegi dogdu icimde.