21 Tem 2011

Bay Kayador’un On Yıl Sonra Gittiği Randevusu

Bay Kayador iyi giyimli, kültürlü, seçkin zevkleri olan, çevresindekilerin "tam bir beyefendi" diyeceği türden bir insan. İşte bu Kayador, bundan on yıl önce yine kendisi gibi iyi giyimli, kültürlü ve seçkin zevkleri olan, ama kimsenin hakkında "tam bir beyefendi" diyeceği türden bir adam olmayan bir dostuyla sabah onda şehrin seçkin pastanelerinden birinde görüşmek üzere randevulaşıyor. Ama Kayador, o sabah, şimdi kendisinin bile hatırlayamadığı bir nedenden ötürü söz konusu randevuya gitmiyor ve sonrasında da dostuna herhangi bir açıklama yapma gereğini duymuyor. Sonraki on yıl boyunca birbirleriyle hiç karşılaşmıyorlar.

İşte bu Kayador, bir Kasım sabahı, her sabah kalktığı saatte yatağından kalkıyor ve kahvesini içerken, içinde bir huzursuzluk, bir çeşit yarım kalmışlık hissediyor. Mutfak masasına oturmuş üzerine reçel sürdüğü kızarmış ekmeği kenarından tırtıklarken gözü duvardaki takvime takılıyor. Birdenbire kafasındaki her şey yerli yerine oturuveriyor. Tam on yıl önce bugün, çok da yakın olmayan o dostuyla randevulaştığını ve şimdi kendisinin bile hatırlayamadığı bir nedenden ötürü söz konusu randevuya gitmemiş olduğunu paldır küldür hatırlıyor. Ona nadiren musallat olan söz konusu rahatsızlık hissinin kaynağının da bu olduğuna hükmediyor. Haber vermeden randevusuna gitmemiş olması, buna rağmen daha sonra dostuna hiçbir açıklama yapmamış olması ve - bundan tam emin olmasa da - sırf bu yüzden bir dostunu kaybetmiş olmanın vicdan azabı olduğuna yoruyor içindeki sıkıntıyı. Bu sıkıntıdan kurtulmak istiyor Kayador. Çok da zengin olmayan kahvaltı sofrasını toplamayı biraz sonra gelecek olan gündelikçi kadına bırakıp, kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra alelacele yerinden kalkıyor ve giyinmek üzere yatakodasına geçiyor. Yatakodasında özel günlerde giydiği elbiselerden biri olan krem rengi takımda karar kılan Kayador, ona uygun bir gömlek ve kravat seçtikten sonra saatine bakıyor ve yeterli vaktinin olduğunu görüp rahatlayarak banyoya gidiyor.

Kayador tiril tiril takım elbisesi ve gri trençkotuyla kapının önüne çıktığında randevusuna henüz kırk beş dakika var. Çok da acele etmeden evin yakınındaki taksi durağına yürürken, sabahtan beri ilk kez randevulaştığı dostunun orada olmama ihtimalini düşünüp, olası tepkisinin ne olacağını ölçüp biçmeye çalışıyor. Kayador elbette budala, hayalci ya da bunak bir adam değil. Tam on yıl sonra gidilen bir randevuda karşı tarafın orada olmama ihtimalinin son derece büyük olduğunu biliyor. Ama iflah olmaz bir realist olduğu da söylenemez Kayador'un. O, ölümünden sonra, çevresindekilerin "hiçbir zaman umutsuzluğa geçit vermezdi" diyerek anlatacağı türden bir adam. Kayador taksiye bindiğinde olumsuz ihtimalleri kafasından silmiş durumda artık, on yıl önceki randevusuna gitmiş olsaydı içinde duyacağı eser miktarda heyecan ve beklentiyle randevusuna gidiyor. Saatine bakıp biraz daha vaktinin olduğunu görünce taksiciden kendisini pastanenin 150 metre kadar berisindeki kavşakta indirmesini rica ediyor. Aptalca bir sohbet girişiminde bulunmak ya da o rezil radyo kanallarından birinin gürültüsüyle başını şişirmek yerine, yolculuk boyunca bir ayin icra ediyormuşçasına suskun kalan taksi şoförünü ödüllendirmek için yüklüce bir bahşiş bıraktıktan sonra taksiden iniyor ve üstüne başına çekidüzen verdikten sonra pastaneye doğru temposuz, kaygısız, aldırışsız bir yürüyüş tutturuyor. Aradan on yıl geçmiş olsa da randevusuna sadık kalmasından kendi kendine bir gurur payı çıkarıyor, kendinden emin, dünya yıkılsa umurunda olmayacakmış gibi bir hali var pastanenin kapısından girerken.

Çok da büyük olmayan pastanenin yalnızca iki masası dolu. O masalarda da tanımadığı insanlar oturuyor. Saatine bakıyor; 9:54. Caddeyi gören masalardan birini seçip oturuyor, trençkotunu dikkatle ikiye katlayıp boş sandalyelerden birinin arkalığına koyuyor. Pastane boş olduğu için o oturur oturmaz garsonlardan biri masasına gelip, hoşgeldiniz anlamına gelecek saygılı bir baş işareti yapıyor ve elindeki menüyü masasına bırakıyor. Kayador saatine bir kez daha baktıktan sonra belli ki bir zamanlar özenle hazırlanmış olan ama uzun zamandır yenilenmediği için yıpranmış görünen menüyü incelemeye koyuluyor. Menüden bir an için başını kaldırıp kol saatine baktığında, randevularının onuncu yıldönümüne tamı tamına üç dakika kaldığını görüyor. Garsonu çağırıp bir kahve sipariş etmek istiyor ama bunun randevulaştığı adam tarafından bir çeşit kabalık olarak görülebileceğinden endişelendiği için bundan vazgeçiyor. Pastaneye gelirkenki aldırışsızlığı yavaş yavaş pasta ve kek kokularına karışıyor, şimdi kendi kendine açıklayamadığı, açıklamaya da çalışmadığı bir heyecan, kaygılı bir beklenti, paslı bir dikenli tel gibi büyüyor içinde, ruhunu çevreliyor. Kayador herhangi bir zaafiyet belirtisi göstermekten hep kaçınmış, içinde kopanların dışarıyı sızmasının birkaç istisna dışında hep önüne geçebilmiş bir adam. Oturduğu sandalyede doğruluyor, üstüne başına çekidüzen veriyor, başını dik tutarak gözlerini tam karşısındaki bir noktaya dikiyor. Pastane boş olmasına rağmen, birini bekleyen bir adam olarak görünmemeye kararlı. Birini bekleyen adamların bekledikleri gelmeyince, başkalarının o adamlar hakkında neler düşünüp, neler konuşacaklarını düşünüp ürperiyor. Saatine bakıyor, elli altı, elli yedi, elli sekiz, elli dokuz, bir sıfır sıfır sıfır. Eliyle garsona işaret ediyor. Kahve ısmarlıyor ve günlük gazeteleri getirmesini rica ediyor garsondan. Garson masadan ayrılıyor ve pastanenin mutfağında kayboluyor.

Kayador gözlerini yeniden karşıdaki noktaya dikiyor. Pastaneyi alışılmışın dışında bir sessizlik kaplıyor ve saat on sıfır birde pastanenin kapısı açılıyor. Kayador'un iyi giyimli, kültürlü ve seçkin zevkleri olan, ama kimsenin hakkında "tam bir beyefendi" diyeceği türden bir adam olmayan dostu yavaş ama kendinden emin adımlarla içeriye giriyor, şöyle bir etrafına bakınıp Kayador'u gördükten sonra, yüzünde yapmacık, sanki bir ressam sonradan kondurmuşa benzeyen bir gülümsemeyle onun masasına yöneliyor. Şaşırdığı halde başarıyla hiç şaşırmamış rolü yapan Kayador zarifçe ayağa kalkıyor ve en az dostunun yüzündeki kadar yapmacık bir gülümseme takınıp, masasına gelen adamın elini sıkıyor. Kayador'dan herhangi bir işaret beklemeden onun karşısındaki sandalyeye oturan adam, geciktiği için özür dileyip, çok bekleyip beklemediğini soruyor Kayador'a. Kayador dostunun pişkinliğine ayak uydurup bu on yıl önceki randevularıymış ve her şey normal seyrindeymiş gibi mi davranmalı yoksa bu olağanüstü buluşmanın arkasını mı yoklamalı karar verebilmiş değil henüz. Bu yüzden dostuna yanıt vermiyor, sorun değil dercesine gülümsemekle yetiniyor. Elinde kahve ve gazetelerle masalarına gelen garson tam zamanında yetişiyor. Kayador'un kahvesini ve gazeteleri masaya bıraktıktan sonra, Kayador'un dostuna menüyü görmek isteyip istemediğini soruyor. Kayador'un dostu hayır anlamında başını kaldırıp, kendisinin de bir kahve istediğini söylüyor. Siparişi alan garsonun ayrılmasından sonra Kayador'la dostu öylece birbirlerine bakıyorlar. Kontralarına güvenen iki boksör gibi, hamleyi karşı taraftan bekliyor ikisi de. Kayador'un dostu nihayet dayanamıyor ve hal hatır sorarak dağıtmaya çalışıyor masayı örten gerilim bulutunu. Kayador yarım ağız cevap veriyor. Yüzü gölgeleniyor. Dostunun nezaketine göstermelik bir karşılık vermek bile zor geliyor. Yeniden susuyorlar. Garson diğer adamın kahvesini getiriyor. Kayador'a oranla çok daha neşeli ve rahat görünen dostu, garsona teşekkür ettikten sonra, gözlerini birazdan onu öldürecek olan bir kiralık katilmişçesine Kayador'un gözlerine dikip soruyor:

"Yanıp tutuşuyorsun değil mi?"

"Ne için?"

"On yıldır her gün bu saatte buraya gelip gelmediğimi sormak için."

"Geliyor musun?"

"Hayır! On yıldır ilk kez geliyorum."

Kayador bu sohbeti sürdürmek istemiyor, canı fena halde sıkkın, kendine öfkeli, ruhu ekşimiş. O sabah randevusuna erken gelerek çok büyük bir hata yapmış olduğunu şimdi şimdi fark ediyor. Karşısındaki adam her gün ya da her yıl aynı gün bu pastaneye geliyorsa bile bunu itiraf edecek değil ve randevusuna erken gelerek onu suçüstü yakalama şansını da kaçırmış durumda. Garsonun ona sanki ilk kez gelen bir müşteriymiş gibi menü isteyip istemediğini sorması da oyunun bir parçası olabilir pekâlâ. Her gün buraya gelen bir adam, buranın şef garsonuna istediğini yaptırabilir, hattâ bu pastanenin sahibi bile olabilir. Kayador hiçbir şey söylemeden masadan kalkmak, arkasına bile bakmadan o pastaneden çıkıp gitmek istiyor. Karşı tarafın ne diyeceği ya da ne düşüneceği umurunda değil ama bunu öncelikle kendine kabul ettirmesi gerekiyor. Şimdi kalkıp gitmesi Kayador açısından çok vahim bir öngörü noksanlığı anlamına gelecek ve bu zayıflık hissi Kayador'un sonraki günlerini, belki de aylarını ve yıllarını ona zehir edecek. Şimdi kalkıp gitmek demek bu randevunun kendisine uç vereceği duyguları öngörememiş olmak demek. Şimdi kalkıp gitmek, hayatına sarsılmaz prensiplerin değil kaypakça içgüdülerin yön verdiği insanların yapacağı bir iş. Gideyim, göreyim, şansımı deneyeyim, olmazsa geri çekileyim. Kayador'un bunu kendine yedirmesi mümkün değil. Kalmaya ve içinde büyüyen öfkeyi kontrol etmeye, edemese bile oklarının yönünü çevirmeye karar veriyor. Gözlerini dikip karşısındaki adama soruyor:

"Nasılsın görüşmeyeli?"

"Teşekkür ederim, iyiyim. Sen?"

"Ben de iyiyim."

"Havalar soğudu değil mi?"

Kayador bu sorunun cevabını beklemeden masadan kalkıyor. Randevulaştığı adamın hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın trençkotunu sandalyeden alıyor, masaya en az on bardak kahveye yetecek miktarda para bırakıp, hiçbir şey söylemeden pastaneden çıkıyor. Beyefendiliği haricinde kendisine ürpertici ölçüde benzeyen bu adamla bir pastanede sohbet etmesini gerektirecek hiçbir sebep yok. Kendi kendine öfkeli, yoldan geçen bir taksiyi durduruyor. O pastaneye bir daha asla gitmemeye yemin ediyor.

1 yorum:

Komik Oyunlar dedi ki...

güzel Sade bir anlatım olmuş okurken sıkılamdan okudum güzel paylaşım. blogunuz çok güzel olmuş..