2 May 2011

Beş Kere Beş

MUAMMER:

Bandocu’nun şaraba asılmasıyla şişenin dibini görmesi bir oldu, biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Geceleri, feleğin bakkal defterine yazdırıp veresiye almaya başlamamıştık o zamanlar; ne yapar eder bir yolunu bulur, birini daha indiragandilerdik çocukca bir neşeyle. Bandocu’nun babasından kalma kaşe paltosunun iç cebine sığardık hepimiz, soğuk havalarda bilhassa, bayram yerine dönerdi bizim evdeki Paşabahçelerin rengi atmış dipleri, dipçikleri. Ercan abinin soba borusundan çıkıp faziletli sözleriyle gecemizi ısıttığı zamanlar hele, ortalığı birbirine katardık, kubura kaçasıca iştahımızı söndürmeye Ayşa Ayşa'nın dedesinin dönüm dönüm bağları da yetmezdi. O zamanlar Ankara'nın gecesinden Salihli'nin kuşluğuna troleybüs kalkar, gidiş-dönüş bilet alanların dönüş biletini Ayşa Ayşa'nın sundurmadan mürekkep yaşlı dedesi katmerine katık edip hapır hupur yutardı – hem de barakadan hallice bir mesken döküntüsüydü Bandocu’nun babasından kalma kaşe paltosu, her dökülen düğmeye bir ton fazla linyit yazardı rahmetli babası. Sonra C. Efendi'nin topukları Ayşa Ayşa'nın dedesinin bile bile nadas diyerek kaderine terk terk ettiği dağ tarlalarını andırır, kadeh kadeh götürse iç sıkıntısını basamazdı Ömer'den yadigâr tariflere iliştirdiği meze göllerine. Şimdi vermez olasıca felek bize bir gece daha vermiş veresiye, şarabın dibinde görecek Bandocu o gecelerin telvesinde kaybettiği nota defterlerini. Nah görürsün, diyesimiz var Ayşa Ayşa'yla ama Ayşa Ayşa yok ki burada.

BANDOCU:

Muammer Ankara'ya geldi, beni tanıdı. Muammer, İstanbul'dan Ankara'ya göçmek zorunda kalan diğer çocuklar gibi değildi ki, o yüzden önce beni tanıdı belki de. Ben o zamanlar Ankara'nın meşhur bir oteline yolu düşen meşhurlara müzik yapan bir cazbandın has adamıydım. Babamdan kalan sobalı bir dairem vardı Esat'ın küçülüverdiği mıntıkada, cazbandımla birlikte en cazgır soloları attıktan sonra gecelerin en kör vaktinde evime döner, sobaya iki kürek kömür atmaya bile üşendiğim için dizi dizi battaniyelerin altına sığınır, ilişemediğim sevgilileri düşünerek uyuyakalırdım. Sonra bir gün Muammer çıktı geldi İstanbul'dan. Geceleri otelden dönüşte salonda boş şarap kadehini, dolu küllüğü, açık radyoyu ve kanepede uyuklayan Muammer'i görmezsem içim rahat etmez, gözüme uyku girmez, C. Efendi'nin tablolarındaki karabasanlardan karabasan beğenirdim kendime. Arkadaşım mıydı bu çocuk, ev arkadaşım mıydı, evladım mıydı, tozunu almayı unuttuğum klarnetim mi yoksa; bir türlü bilemezdim. Bunu Salihli'nin en güzel kızı olan Ayşa Ayşa hayatımıza girince öğrendim. O zamanlar hâlâ şarabı kadehten içerdik, C. Efendi'yi tanımazdık ve Ömer'i de bir dipçik darbesine kurban vermemiştik.

AYŞA AYŞA:

C. Efendi, nereye gitsek, beni “Salihli'nin en güzel kızı” olarak tanıtırdı. Oysa Salihli'ye hiç gitmemişti. Beni gerçekten güzel buluyor muydu, onu da bilmiyorum. O hocamdı, ustamdı, rol modelimdi. Bir baba şefkatiyle yaklaşıp da gerçek niyetini sonradan belli eden teneşirlik zamparalardan biri değildi. Öyle ya, Salihli'nin en güzel kızını bırak, ona sırılsıklam aşık olan Ankara'nın en güzel kızının bile yüzüne bakmıyordu. Karısı öleli beridir bu işlerden eli eteği çektiğini biliyordu herkes, bense gerçeği. Muammer ve Bandocu’yla onu ben tanıştırdım. Benim onlarla tanışmam ise, bir dipçik darbesine kurban verdiğimiz Ömer sayesinde oldu.

ÖMER:

Ben ölüyüm. İşkencede öldürüldüm. İyi kalpli bir adamdım yaşarken, karıncayı incitmeyen türden değil ama, kötülük de geçmezdi aklımdan. İşimde gücümdeydim, işim gücüm de devrimdi. Anam babam şaşardı bana, sürekli ortalığı karıştırmama. Peder sonradan batmış da olsa, basbayağı zengin çocuğuydum. Ankara'nın en şık muhitlerinde büyüdüm, en seçkin okullarında okudum. İçim rahat değildi, durduğum yerde duramazdım, soranlara “içime devrim kurdu” kaçtı derdim. Bir de yumuşak karnım vardı bazı devrimci arkadaşlarımın hoşuna gitmeyen, tek dostlarım onlar değildi. Devrimci olmayanlar da vardı çevremde, onlardan biri de Ayşe. Salihli'den yeni gelmiş bir taze balıktı ben onu tanıdığımda. Dedesinin üzüm bağlarını anlatırdı uzun uzun, eskizlerini gösterirdi, ara sıra eylemlere katılır ama ileriye gitmekten ürkerdi. Bir de Bandocu vardı. Babasından kalma kaşe paltosuyla, babasından kalma dairesinin, babasından kalma kahverengi kadife kılıflı koltuğunda otururuken sevdiğim bir adamdı o. Babası bizim sonradan taşındığımız o mahallenin en kıyak amcası, Bandocu ise en kıyak abisiydi. Bandocu’yla haberleşirdik, ailelerimiz üzerinden. Bir akşam o taraflarda afişlemeye çıkmıştım yalnız başıma, iş bitince canım sıkıldı, okulun yurduna dönmek gelmedi içimden. Hâlâ o evde oturduğunu biliyordum; çaldım kapısını, çıktı karşıma. Hava soğuktu, evde kaşe paltosuyla oturuyordu. Salondaki kanepede uyuklayan çocuğun adı ise Muammer'di. O gece, en kıyak çocukluk arkadaşımla yeniden arkadaş olduk.

C. EFENDİ:

İtiraf ediyorum, hayatımın o dönemecinde gençlerle zaman geçirmeyi özellikle ben istedim. Yüzüme gülüp arkamdan ileri geri konuşacak olmaları; onlara ayak uyduramadığım zamanlarda bana düşkün bir ihtiyar muamelesini reva görecek olmaları umurumda değildi. Ayşe'yle birlikte Bandocu'nun görmelere seza evine ilk kez ayak bastığım gün, karabasan serisine başlayalı bir yıl, karım öleli beş yıl, son kişisel sergimi açalı yedi yıl, topuklarım çatlamaya başlayalı on yıl olmuştu. Bu gençler olmasa bugün, "İnzivaya çekileli dört yıl oldu," diye başlayacaktım her şeyi anlatmaya.

MUAMMER:

Bandocunun şaraba asılmasıyla şişenin dibini görmesi bir oldu, biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Geceleri şekerlendirmeden Bandocu’yla, kadehlerin dibinden kurum kurum olmuş genç ölülerini toplar, Ayşa Ayşa'ya kolyeler, bilezikler, küpeler ve gerdanlıklar işlerdik bunlardan. C. Efendi neresinden çıkardığını bilemediğimiz kâğıt parçalarına akımlardan akım yakıştırır; akıyla bokunu bir türlü ayırt edememekle suçladığımız Ömer ise ayıkken kitaplardan, sarhoşken kitap gibi kadınlardan söz ederdi. Şimdi şişesiyle götürürken şarabı ve en kristal Paşabahçelerimiz evin en dip dolaplarında Bandocunun babasının antikalarıyla hasbıhâl ederken, ne “cam çürür mü lan?” diye sorabileceğimiz bir Ömer, ne “şarap rengi bir gece çizsene bize” diye gönül koyabileceğimiz bir C. Efendi ne de şarap damlacıklarından sehpanın üstüne krokisi şaşmış bir Salihli haritası konduruverecek bir Ayşa Ayşa var aramızda. Bandocu’nun da nefesi kısılmış aksi gibi, yoksa bir klarnet solosuyla dağıtırdı bu şarap bungunluğunu.

BANDOCU:

Az tanıyanlar çekingen bir çocuk olduğunu düşünürlerdi Muammer'in, oysa evime girip çıkanların, dostluğumu kazananların içinde en girişkeni, en arsızı oydu. İstanbul'dan buraya taşınmasından kısa süre sonra, yanıma taşınmayı kendisi teklif etti. Öyle cüretkârdı ki, kendisi için bir şey istemiyordu, hesapça beni çekip çevirecek, hayatımı düzene sokacaktı. Bu yolda ilk ve belki de tek ciddi icraâtı; o evde babamdan kalan her şeyi bir tarihî eser telakki edip, gözüm gibi bakmama aldırmadan evin sobasını değiştirmek oldu. Sobayı değiştirmek yerine, kat kaloriferi konusunu açsa ona da razı olacaktım ama, o nedense bunu daha uygun buldu. Gecenin geç saatleri otelde saksafon üflemekten döndüğümde onu da ayakta bulurdum kimi zaman. Birer kadeh şarap doldurup havadan sudan konuşur, konuşurken de kulağımız evde yaşayan huysuz bir nine gibi kendi halinde tıngırdayıp duran radyoda olurdu. Bu soba değiştirme eyleminin müessibi de zaten bir dönem koca şirketin reklam bütçesini tamamıyla TRT radyolarına hibe eden Ercan abimiz oldu. Ercan abiyi tanımıyorduk elbette, ama sürekli açık olan radyomuzda yarım saatte bir yayınlanan reklam kuşaklarında tok, dingin, tüfek gibi patlayan sesiyle “Kovalı sobada Ercan!” diyerek bizi kendimize getiren seslendirme sanatçısının bizzat Ercan abi olduğunu düşünmek ve onun ürettiği sobalardan birini satın almak fikri öyle çekiciydi ki... Bizim hayalimizdeki Ercan abi, sobaların üretiminde bizzat rol alıyor, kimi zaman o davudî sesiyle çalışanlarına sesleniyordu: “Kovayı doldurun da şunu bir kontrol edelim.” “Eyvallah Ercan abi.” Ömer'in beklenmedik ziyaretinin gerçekleştiği gece Ercan markalı sobamızı henüz satın almış, yakmaya kıyamadığımızdan değil üşengeçliğimizden evde paltolarla oturuyor, elektrikli sobanın tek çubuğuyla ısınmaya çalışıyorduk.

AYŞA AYŞA:

Akşamüzeriydi ve canım sıkılıyordu. Takvime gelen bahar henüz bizim kampüse uğramamış, tam da o günlerde arkadaş, eş dost dediğim insanlardan sıtkım fena halde sıyrılmıştı. Çalışmam gereken sınavları, yapmam gereken ödevleri, buna benzer her türlü sorumluluğumu erteleyip dışarıya attım kendimi. Amaçsızca dolaşırken Ömer'le karşılaştım. Beni görür görmez fark etti sıkıntımı, “Hayırdır neyin var?” dedi. Nasıl bir ruh halinde idiysem artık, bu lafın üstüne iki damla gözyaşı bile dökebilirdim oracıkta. Sonra ne olduysa oldu ve o günün gecesini Bandocu'nun evindeki bir çekyatta geçirdim. Sonraları kendi yatağımmış gibi benimseyeceğim bir çekyattı bu. Kahverengiydi ama üstünde hep kırmızı, kenarları siyah püsküllü, battaniyeden bozma bir örtü olurdu. Çarşafım, nevresimim, yorganım hep içinde olurdu. Yatak haline getirilirken, “biraz daha oturun, uyumayın” diye nazlanırcasına gıcırdardı paslı demirleri.

ÖMER:

Ben ölmeden önce kimseye kötülük yapmadım. Siyasî tartışmalarda ne kadar celallendiysem de, gazetelerin deyimiyle “karşıt görüşlü” gruplarla göğüs göğüse geldiysek de, ilkelerinden şaşan arkadaşlarımı görüp kudurduysam da; kimseye bile bile kötülük yapmadım. Çok az insanın kalbini kırmış, çok azını incitmişimdir. Ölmeseydim o karakolda yine kötülük yapmayacaktım ama kararlıydım; birilerinin fena halde kalbini kıracak, canını acıtacak, gerekirse iki de tokat ekleyecektim. Bu patlamadan, bu kasırgadan nasibini daha çok alan Bandocu mu yoksa Muammer mi olacak henüz bilemiyordum ama; yine de asıl sorumluya dokunmaya elim yine varmayacaktı, bunu biliyordum.

C. EFENDİ:

Bir insanın, hele de yaşlı bir insanın hayatını vakfettiği işte düşündüğü kadar yetkin olmadığını fark etmesi hakîkaten acıklı, sarsıcı bir şey. Bu keşfin sarsıcılığı ise bunu fark etmiş olmaktan çok, o güne kadar fark etmemiş olmaktan kaynaklanıyor. Bütün bu hesaplaşma sürecinde ironik olan tek şey ise, bu keşfi karabasan serisi olarak adlandırdığım bir dizi resimle cebelleşirken yapmış olmam. İşte bu keşfi hayatımın ikinci büyük sırrı olarak karabasan serisindeki tuvallere yansıtmaya çalıştığım günlerde daha sık gider oldum Bandocu'nun evine. Hem öğrencim, hem dostum olan Ayşe çok ısrar etti; ayaküstü tanıştığımız bu iki adamın, karabasan serisinin ilk tablosunu hatırı sayılır bir ücret ödeyerek satın almalarından sonra en görünür yerine astıkları evlerini görmeliydim. Gittim gördüm. Onlar benden ne öğrendi bilmiyorum ama ben Bandocu'yla Muammer'den önyargısız, gamsız ve iddiasız olmayı; onlar aracılığıyla tanıştığım Ömer'den doğruluğu, dürüstlüğü, mertliği; Ayşe'den ise kararlılığın ne demek olduğunu, kırılıp da yıkılmamayı, çatlayıp da parçalanmamayı öğrendim.

MUAMMER:

Bandocunun şaraba asılmasıyla şişenin dibini görmesi bir oldu, biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Beş taş oyunundaki taşlar gibiydik; şarabı fazla kaçırdığı zaman babasının kaşe paltosunu bir günahtan kurtulurcasına çıkarıp bir kenara fırlatan Bandocu'nun kadere inanacağı tutar, dört taş havadayken yerde kalan tek taşın kim olacağına ilişkin yakası açılmadık tahminler savururdu. C. Efendi'nin üzümlü tuvallerini birlikte boyadığımız geceler, oy birliğiyle sanatın ne sanat ne de toplum, bizzat Ömer için olduğuna karar verir; heykel tuncu duruşunu zedeleyen gözlerinden ertesi günün hava durumunu çıkarmaya çalışırdık. Hattâ Salihli'den kalkan son troleybüse yetişebildiği geceler Ayşa Ayşa'nın sundurmadan mürekkep dedesi de gelir, kimseye sormadan oturduğu baş köşeden Bandocu'yla beni imtihana çekerdi. Ölmeseymiş Ömer bildirecekmiş imtihanın neticesini, yumruklarını barem niyetine kullanarak; bunu sonradan C. Efendi'nin telefonda topukları gibi çatlayan sesinden duymuşuz. Felekten son kredimizi kullanarak, binbir nazla aldığımız bu gecenin hava durumunu ise Bandocu veriyor benim önümdeki şişeye uzanarak. Görüş mesafesi gitgide daralıyor ve bu şarap pusunun ne zaman dağılacağını bilen tek kişi var bu âlemde: Ayşa Ayşa...

BANDOCU:

Bir çocukluk arkadaşımla yıllar sonra yeniden can ciğer arkadaş olabileceğimize gözüm kesmezdi, Ömer'in bize uğradığı gece sorsalar. Evde Muammer'in İstanbul'dan getirdiği yılışık duruşla, benim Ankara'da yaşadığım muhitten alışık olduğum mesafeli duruşun şahane bir terkibine ulaşmış; eski Ercan'a kömür taşımaya üşendiğimiz geceler bu terkibi yakar olmuştuk sobamızda. Böyle bir gecede uğradı Ömer; Muammer'le benden daha çabuk kaynaştılar. İkinci kadehin ardından tatlı tatlı takışmaya başlamış, “bohem mi olsam / solcu mu olsam / götoş olunmalı oğul” diye türkü bile yakmışlardı. Sonra sıkça uğrar oldu; eylemlerden, toplantılardan ve derslerden vakit buldukça. Ayşa Ayşa'yı eve getirdiği gece ise yalancı bir bahar akşamıydı. Çıkınlarında ekmek, şarap ve balık vardı. Haber vermeden gelmişlerdi, içeriye girerlerken Ömer her zamanki kestirmeci, bodoslama tavrıyla, “Bu Ayşe, okuldan arkadaşım,” dedi. Meğer C. Efendi onu, “Salihli'nin en güzel kızı” olarak tanıtırmış her yerde, bunu sonradan öğrenecektik.

AYŞA AYŞA:

C. Efendi'nin bana olan düşkünlüğünün güzelliğimle ya da kadınlığımla bir ilgisi olmadığını daha tanıştığımız gün anlamıştım. Bunun sağlamasını yapmak içinse Bandocu'nun evinde, şarabî çayırlarda koşup meze göllerinde serinlediğimiz gecelerden birini beklemem gerekiyormuş. O ev hepimiz zihninde kış mevsimiyle ve Bandocu'nun kaşe paltosuyla özdeşlemiş olsa da; C. Efendi'nin tarihî ifşaatını vıcık vıcık bir yaz gecesi işitmek nasip oldu. Yalan yok, bu ifşaâtın ilk bana yapılmış olmasından en az o yaz mevsimi kadar boğucu bir gurur payı da çıkarmadım değil. Evin mutfağındaydım, Bandocu sarhoş olmuş, Muammer ise uyukluyordu. Ömer yoktu o gece. Gecenin sonunun geldiğine hükmedip, Bandocu'nun babasından kalma şarap kadehlerini yıkamaya gitmiştim mutfağa. Paytak adımlarla yaklaştı C. Efendi, hiçbir şey söylemeden arkamdaki sandalyeye oturdu. Derin derin iç çekti, piposunu yaktı. Sonra duyulur duyulmaz bir sesle, “Sen büyük sanatçı olacaksın Ayşe,” dedi. Afalladım, “Teşekkür ederim hocam,” diyebildim. Sonra yine sessizleşti. Salonda açık olan radyonun sesi geliyordu usul usul. Gece vakti caz parçalayan erkek şarkıcıyı biz yalnızca bir uğultu olarak duyabiliyorduk. O anda lavabonun önünde durmuş öylece bekliyordum sanki arkasından ne geleceğini hissetmiş gibi. Sonra C. Efendi, gözlerini boş boş bakan suratıma dikip eşcinsel olduğunu söyledi bana. Aptallaştım. Boş bulunup, “Ama karınız...” diyecek oldum. “Karıştırma orasını, sonra anlatırım,” dedi. Dönüp yüzüne baktım, “Bu haytalara bir şey söyleme!” dedi ve kalkıp gitti. Ben daha bunu atlatamamışken odasına yatmaya giden Bandocu'nun da mutfağa uğrayacağı tuttu. Tıpkı C. Efendi gibi o da sessizce sokuldu ve bana aşık olduğunu söyledikten sonra yüzüme bile bakmadan çekip gitti odasına.

ÖMER:

Özeleştirim güçlüdür, ölüyken bile önceki davranışlarımı tartıp bazı konularda doğru davranıp davranmadığıma kafa yoruyorum. Militanlığımdan, aşırılığımdan, ölümüme neden olan gözükaralığımdan hiçbir zaman pişman olmadım. Nedense dönüp bakınca, beni daha çok arkadaşlarla olan ilişkilerimde aldığım tavırların yorduğunu görüyorum. Bu bağlamda hep kafama takılan şeylerden biri de Ayşe'yi Bandocu'nun evine götürdüğüm o gecedir. Benim yerimde başka biri olsa öngörebilir miydi sonradan yaşanacakları kestiremiyorum ama onunla kampüste karşılaştığımız o gün, onu Bandocu'nun evine götürmemeliydim. Kendimi büsbütün pişman hissetmesem de meseleyi dert etmediğim bir günüm de olmuyor. Hele ölüyken düşünmekten başka yapacak bir şeyinizin olmadığını da hesaba katarsanız.

C. EFENDİ:

Açık konuşayım, Muammer'e baştan beri kanım ısınmadı. Bir çiğlik, bir olmamışlık, içten pazarlıklı bir hâl seziyordum o çocukta. Bandocu'yla aralarından su sızmıyordu, içimizde en çok Bandocu severdi onu. Ama bana sorarsanız onu da kullanıyordu Muammer; kendine bir sığınak, biraz sıcaklık aradığı bir dönemde karşısına çıkıveren bu kaşe paltolu hayalperest çocuğa sarılabildiğince sıkı sarılmıştı ama bu ihtiyaç ortadan kalktığı anda ne yapacağını hiç birimiz bilemezdik. Önceleri hiçbir şeye karışmıyor, kaşımı hiç kaldırmıyor, huysuz ihtiyar rolünü üstlenmekten özellikle kaçınıyordum. Ama çok sonra dayanamadım, Ayşe'ye olan bağlılığım ağır basınca onu Muammer'in yılışıklığından sakınmaya çalıştım. Ama hayatta iyi niyetle giriştiğim her eylem gibi bu da ters tepti, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen karabasan serisine bir seri daha eklendi Ayşe'nin ilk kez bana karşı sesini yükselttiği gece.

MUAMMER:

Bandocunun şaraba asılmasıyla şişenin dibini görmesi bir oldu, biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Bandocu'nun kaşe paltosunun iç cebinde yepisyeni şehirler kurup dağıtır, kimsenin bilmediği ülkeleri keşfeder, sonra Ayşa Ayşa'nın perçemlerinden toplardık Ömer'in anlam veremediğimiz dobralığının tortusunu. C. Efendi'nin karabasanlarından eksik olmayan bir arsızlık timsaliydim ben. Bandocu, Ayşa Ayşa'nın ürkek eskizlerine klarnetiyle kömür taşıyan bir hamaldı. Ayşa Ayşa, salonun baş köşesine bütün ihtişamıyla kuruluveren Ömer heykelinin omzunda dinlenen bir sığırcık, Ömer ise Bandocu'nun kaşe paltosunun iç cebine yuva yapan bir atmaca. C. Efendi neydi peki? Bakırı çıkmışlara kalaycı ustası? Ayarsızlara sarraf, ölçüsüzlere terazi, içten pazarlıklılara panzehir, söküğünü gizleyemeyenlere eskimiş ceketten yelek? Felekle aramızdan su sızmazken, piposunun dumanıyla mesajları gönderirdi C. Efendi yalnızca benim anlayabileceğim. Şimdi ne felek eskisi gibi geniş gönüllü, ne Salihli'ye troleybüs kalkıyor Ankara'nın kuşluğundan, ne de Ercan abi sürekli gizlendiği soba borusundan ara sıra çıkıp iki gıdım fazilet üflüyor kulaklarımıza. Bandocu'yla ben, birbirimize bakıyoruz, donakalmış Ömer heykelleri gibiyiz. Bu kez o benim hep uyukladığım koltukta, ben de onun kadife kılıflı kahverengisindeyim. Günlerden bir Şubat dongunu, şarabı şişeden içiyoruz, Ercan mahzun oturuyor onu bıraktığımız köşede. “Üşüdük be Bandocu...”

BANDOCU:

Ayşa Ayşa'ya aşık olduğumu tam anlamıyla ne zaman fark ettim, onu her gördüğümde boğazıma oturan yumrudan kurtulmaya ne zaman karar verdim hatırlamıyorum. Zaten bunun gibi fark edişler, karar verişler, özümseyişler bilinçli, planlı olarak gerçekleşmez ki. Annemi bu konuda ikna edemesem de o kadarını bilecek denli yaşam tecrübesi edinmişimdir yıllar içinde. Bir gece sarhoştum, o zamanlar aslında her gece sarhoştum. Sözde evdeki muhabbeti kaçırmamak, özde ise Ayşa Ayşa'dan ayrı kalmamak için yalvar yakar izin koparmıştım otelden. O gece korkak bir köpek gibi, ezilerek, yaltaklanarak, aldatıcı bir gelecek hayalinden güç alarak mutfakta bulaşıklarla uğraşan Ayşa Ayşa'ya yaklaştım ve sanki su ister gibi, saati sorar gibi, dünyanın en olağan şeyiymişçesine ona aşık olduğumu söyledim. Çok sonra C. Efendi'yle telefona konuşuyorduk, Ömer'in acısı henüz tazeydi, “Keşke daha kuvvetli olsaydın, daha kararlı, daha gür çıksaydı sesin,” dedi. Hep dedesinden duyduğu bir laf varmış, onu aktararak konuyu kapattı: “Ak köpeğin pamuk tarlasına zararı olurmuş!”

AYŞA AYŞA:

Belki aralarındaki tek kadın olmamla, belki saflığımla, kırılganlığımla, belki de zaman içinde kişiliğimin yapıtaşı haline gelen kuruntularımla ilgiliydi, bilemiyorum. Hattâ belki yalnızca ben değilimdir böyle hisseden ama ne zaman ki Bandocu'nun evine gitme sıklığım arttı, ilişkiler çetrefilleşti, sınırlar muğlaklaştı; o evdeki herkese karşı, farklı farklı nedenlerle de olsa kendimi borçlu, sorumlu, eksikli ve suçlu hissetmeye başladım. Bu dört hissiyatın oluşturduğu ezikliğin terkibi kişiden kişiye, hattâ kimi zaman günden güne değişiyor olsa da bu ruh halinden bir türlü çıkamıyordum. Öncelikle en temiz, en dostça, en artniyetsiz haliyle beni bu ortama sokan Ömer'e karşı, Muammer'in deyişiyle “ah be heykel Ömer”e karşı... En güzel mezeleri yapan, en güzel kitapları okuyan, en güzel hayalleri kuran, en güzel sessizliklerin sahibi Ömer. Her şeyin içine eden ben olmadığım halde, beni her şeyin içine etmekle suçlayacağını düşünüyor, karşısına çıkmaktan korkuyordum. Sonra C. Efendi; onun kalbini kırmak zorunda olmadığımı kalbini kırdığım anda da biliyordum aslında. Hiç değilse dinleseydim diyordum, ama dinledikten sonra onun söylediklerini yapmak zorunda kalacaktım, bunu o zaman da biliyordum. Bandocu'nun durumu farklıydı. Belki kendimi acemice temize çıkarmaya çalışıyordum ama Bandocu, onu tanıyan herkesin kalbinde bir faça, her an iltihaplanmayı bekleyen bir yaraydı zaten. Heyhat bu, suçlulukların en katmerlisini ona karşı hissetmeme engel değildi. Sonuncuyla ilgili hislerimi ise Batıkent'teki evin öteki Muammer'i bizzat ele versin, ağzından soba dumanı kokulu bir küfür gibi dökülüveren şu sözleriyle: “Ben on iki yaşımdan beri ilk kez ağlıyorum. (...) Senin yüzünden ulan!”

ÖMER:

Dünyadan habersiz kimi şaşkınlar benim gibi militan solcuların, aşktan meşkten, romantizmden habersiz yaşadığımızı sanırlar. Devrim nikahı, bacılık, sosyalist ahlâk falan gibi müesseselerin hâlâ geçer akçe olduğunu düşünür, karşı cinsle ilişkilere dair her türlü hissiyatın kullanım hakkını tamamıyla onlara devrettiğimizi varsayarlar. Bu yüzden olsa gerek, Bandocu'nun evinde toplanan benim dışındaki dört kişinin arasında olup bitenleri, aşkları, tutkuları, sırları, ifşaâtları kimse benimle paylaşmadı. Ama mızrağın çuvala sığmadığı bir an geliyor hep. Ölümümden bir ay önceydi. Yüksel'de bir eyleme katılmış, akşam okula dönmek içimden gelmediği için Bandocu'yu aramıştım. Ne zamandır uğramıyordum. Sahne günüymüş o akşam, “Dinlemeye gelsene,” dedi. “Evde beklesem,” dedim. “Evde kimse yok boşver, iş bitince beraber eve geçeriz,” dedi. Yüksel Caddesi'nde memleket burjuvazisine sayıp sövdüğümüz bir eylemden çıkıp, Kavaklıdere'deki lüks bir otelde söz konusu burjuvaziyle birlikte caz dinlemeye gitmek neresinden bakılsa tuhaf bir durum olacaktı. Ama Bandocu'nun onun adını vermem durumunda kılığımın sorun olmayacağı konusunda beni ikna etmesi ve onu grubuyla birlikte hiç canlı dinlememiş olduğumu düşününce gitmeye karar verdim. Programı bittikten sonra, “Canım eve gitmek istemiyor be Ömer, burada oturalım mı biraz?” dedi. “Abi sen beni provoke etmeye çalışıyosun herhalde,” dedim, gözlerini kısarak güldü. Sonra anlatmaya başladı ve o gece bir daha gülmedi. Muammer Batıkent'e taşınmıştı. Ayşe'yle birlikte yaşıyorlardı. C. Efendi bu durumu onaylamadığı için ikisiyle de muhabbeti kesmişti. Muammer'in taşınmasından önce Bandocu'yla ikisi yumruk yumruğa kavga etmişler, Bandocu ona “ne ölüme gel, ne ölüne geleyim,” demişti. (Sonra ikisi birden, ayrı ayrı da olsa, benim ölüme geldiler.) Bandocu da Ayşe'ye sırılsıklam aşıktı. Ayrıca C. Efendi eşcinseldi ve bana yönelik platonik bir ilgisi vardı. “Her şeyin içine sıçmışsınız bravo,” diyerek otelden çıktım. Ölmeden önceki son görüşmemizdi Bandocu'yla.

C. EFENDİ:

Karabasan serisinin en güzel tablosunu, torunum yaşında ve olmayan torunumdan çok sevdiğim bir kız tarafından terslendiğim gece boyadım. Her bakımdan çalkantılı bir zamandı, Bandocu'nun evine artık gitmiyor, hiçbirini arayıp sormuyor; okuldan arta kalan zamanların tümünü evimin arka odasına kurduğum mezbelelikten beter atölyemde geçiriyordum. Gazetelerde, televizyonlarda o günlerde şiddeti artan öğrenci olaylarıyla ilgili haberleri ne zaman izlesem Ömer düşüveriyordu aklıma. Ama elim varmıyordu telefona nedense. Belki karşılaşırız umuduyla kampüste avare avare dolanıyordum ama yine de rast gelmiyorduk birbirimize. Ömrüm boyunca hep olduğu gibi gürül gürül yanan kurunun yanında, içten içten köz bağlayan yaşa aldırış etmemiş; bir fiske darbesiyle çıkarıvermiştim hepsini hayatımdan. O gece atölyede, tıpkı gençliğimdeki gibi kan ter içindeydim; kendimi kaybetmiş, o gün tutturduğum küfür karasıyla gece kızılını birbirine karıyordum. Sonra Bandocu aradı: “Ömer ölmüş!” Ben de öldüm. Karabasan serisine noktayı o gece koydum.

MUAMMER:

Bandocu’nun şaraba asılmasıyla şişenin dibini görmesi bir oldu, biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Çizgileri Afrika memleketlerinin sınırları gibi dimdik, kaskalın, pervasız ve tavizsizce çizilmiş masumiyet haritamız, Salihli troleybüsünden inen emekli bir kadastrocu tarafından seyirhidrografiveoşinografi dairesine peşkeş çekilmeden önce yani. Doğal kaynakları kurumuş, beşerî kaynakları ise hiç gelişmemiş olan üniformaya özerk bölgesinde yaşayıp da kendi zavallı varoluşlarının devletlü hıncını bizim sfenks Ömerimizden çıkaran heykel düşmanları, kaşe paltomuzu tersyüz etmeden önce yani. Rengâhenk ülkesinin malacıbaşısı, en renk körü talebelerin başöğretmeni, ihtiyarlığının pasını kirini eflatun paltolarla değiştokuş eden C. Efendi; kaşe tuvalimizin orta yerine Musa'nın bile içinden çıkamayacağı mavilikte bir Kızıldeniz attırmadan önce yani. Ben bile bile, Bandocu'ya rağmen, Ayşa Ayşa'ya aşık olmadan ve onun kanına girmeden önce. Bandocu, iyi niyet ve saflıkla yapılmış bir açıklamayı dinlemek yerine yakama yapışıp beni evinden kovmadan önce. Ercan abi selamı sabahı kesmeden, C. Efendi bize küsmeden, Ömer ölmeden, Ayşa Ayşa beni ağlatmadan önce. Biz bu mereti oysa kadehten içerdik evvelce. Şimdi kadehler dolapta, Ercan yanmaya korkan sıska kalorifer peteğinin önünde kötü bir şaka gibi duruyor, Bandocu'nun klarneti tozlanmış, kaşe paltoyu annesi bir ihtiyaç sahibine bağışlamış, Ayşa Ayşa'nın çok sevdiği koltuk örtüsü ise tıpkı onun gibi haritadan tamamıyla silinmiş. “Cevat Hoca'yı arayalım mı Bandocu?”

BANDOCU:

Ayşe'yi tanıdığımız günlerde, şimdilerde adını bile hatırlayamadığım tuhaf bıyıklı bir şarkıcı, o zamanlar çok popüler olan bir Arap şarkısına Türkçe söz yazıp meşhur olmuştu. Muammer'in caz ve klasik çalan radyolardan sıkıldığı zamanlarda, ağrı kesici niyetine başvurduğu o özel radyonun nöbetçi DJ'i de bu yorumu çok beğenmiş olacak, özellikle geceleri en az üç kere döndürmezse içi rahat etmezdi. Tuhaf bıyıklı şarkıcı, adı geçen şarkısının nakaratında “Ayşa Ayşa” diye içli içli bağırdıkça biz de bağıra çağıra ona eşlik etmekten özel bir zevk alır, günlük hayatımızda da ünlem işareti yerine kullanırdık onu. Artık ne Ayşa Ayşa var, ne bu lâkabı hiç beğenmeyen ve asla ağzına almayan Ömer, ne de telefona çıksın diye dualar ettiğimiz C. Efendi.

AYŞA AYŞA:

Bandocu'nun bana aşık olduğunu anlamıştım zaten, o yüzden şaşırmadım bunu duyduğum gece. Ona hiçbir zaman karşılık vermedim, o da konuyu bir daha hiç açmadı. Muhtemelen benden bir işaret bekliyordu, hâlâ bekliyor olduğundan da kuşkulanmıyor değilim. Sonraki günler eve gidip gelmeye devam ettim ama ne ben rahat olabiliyordum ne de Bandocu. Sonra bir gün ne yapmam gerektiğini danışmak bahanesiyle Muammer'i aradım ve Tunalı Hilmi'de bir barda buluştuk. Aynı gece Bandocu'yla Muammer gözümün önünde yumruklaştılar ve Muammer'le birlikte, onun Batıkent'teki bir arkadaşının evine sığındık. (Altı ay sonra onu gözyaşları içinde arkamda bırakarak terk edeceğim evdi bu.) C. Efendi olanları duyunca üçümüze de çok sinirlenmişti, bir gün dersten sonra beni çağırıp akıl vermeye kalkınca, çıkmaz bir yola saptığının bilincinde olduğu halde bunu kabullenmek istemeyen her insan gibi öfkeye kapıldım. Kapısını çarpıp çıkmam, Muammer uğruna, Muammer haricindeki tüm dostlarımı hayatımdan çıkarmam anlamına gelecekti; gözümü bile kırpmadım!

ÖMER:

Cenazem beklendiği gibi olaylı geçti ve tüm dünya tarafından izlendi. Sağolsunlar yalnızca dava arkadaşlarım değil, memlekette vicdan sahibi ne kadar adam, ne kadar kadın varsa hepsi oradaydılar. Orada olmayanlar da vardı, orada oldukları halde orada olmayanlar da. Salihli'nin en güzel kızı, şu hayatta onun üstüne ailesinden bile daha çok titreyebilecek olan tek dostunun cenaze törenini kendi yüzleşme korkularına kurban etmiş, gelmemişti. Yıllar sonra yeniden can ciğer olduğum çocukluk arkadaşım Can Karbakır – nâm-ı diğer Bandocu – elbette oradaydı ama bütün tören boyunca gözleriyle onları, düşmanlarını aradı. Yine de hakkını yemeyeyim, ablamın yaptığı duygusal konuşmayı dinlerken kendinden geçerek iki damla gözyaşını benden esirgemeyen de oydu. Bandocu'nun can düşmanı Muammer, arkalarda bir yerde tek başına, soğuktan üşüyen bir köpek gibi kuyruğunu kıstırarak izledi cenaze törenimi. Başını bir an için bile kaldırmadı, birileriyle göz göze gelmekten korktuğu için olsa gerek. Efendilerin en efendisi, Akademi’deki hocaların en kalenderi Cevat Efendi de yoktu. Neyse ki iş sitem etmeye gelince diğerlerine fazlasıyla eli açık davranmıştım, ona bir şey kalmadı.

C. EFENDİ:

Ömer'in ölümüyle birlikte, yenilediğimi sandığım hayatıma ve baştan yaratacağımı düşündüğüm sanatıma ilişkin bütün yalancı umutlarım da onunla birlikte Cebeci Asri Mezarlığı'na gömüldü. Cenazeye gitmedim, dayanamazdım. Bandocu hariç diğerlerini bir daha aramadım. İntihar, istifa, inziva gibi seçenekleri ise, uygulamayı bırak, değerlendirecek kadar bile cesaretli değildim. Beş yıl daha aynı üniversitede çalıştıktan sonra İstanbul'da yeni açılan bir özel üniversitede dekan olan eski bir arkadaşımın teklifini kabûl ederek İstanbul'a taşındım. Karabasan serisini ilk kez İstanbul'da sergiledim, Bandocu'nun Esat'taki evinin duvarında asılı olan parçanın yerini boş bıraktım ve boşluğun altına “Bu Ömer içindi” yazdırdım. Sergiden birkaç ay sonra, gecenin üçünde telefonum çaldı. Muammer bir iş için Ankara'ya gelmişti, sarhoş olup Bandocu'nun kapısını çalmıştı, Bandocu onu kapıda görünce dayanamayıp boynuna sarılmış, içeriye davet etmişti. Şarap içiyorlardı, kalorifer evi Ercan abileri gibi ısıtamıyordu ve sesimi duymak istemişlerdi. “İstanbul'a gelin bir ara, misafirim olun,” dedim. “Peki Efendim,” dedi Muammer. Onlar cesaret edip soramıyordu, ben sordum: “Ayşe'den haberiniz var mı çocuklar? Ne yapıyormuş?”

Hiç yorum yok: