5 Nis 2011

Nehir

Nehrin öte yakasında olup bitenlerden hiç birimizin haberi yoktu.

Seva anlatmıştı, bir gece nereden icap ettiyse okkalı bir cıgaralık sarıp, tahta köprüye uzanmış, geçmek değilmiş niyeti öte yana. Kendisi de bilmiyor neyini nasılını, uyandığında öte yakadaymış, köprü de berhava olmuş gözlerinin önünde. Düşe kalka ilerlemeye çalışmış, daha üç adım atmadan bir çukurda bulmuş kendini. El yordamıyla sağını solunu yoklayınca, çukurun bir adam boyu olduğunu fark etmiş, ürpermemiş, merak etmiş daha ziyade kime kazıldığını içine düştüğü mezarın. O mezardan çıkmaya çalışırken, bir başkasına düşmüş Seva, boylu boyunca uzanıp her şeyi unutmaya çalışmış sonra. Becerememiş ayağa kalkıp yürümüş mezarın içinde, daha üç adım atmadan bir kez daha düşmüş. Yine bir mezarmış bu düştüğü, bir an ömrünün geri kalanını boş mezarlara bata çıka heba edeceğini düşünmüş, o zaman ürpermiş. Daha yapacağı şeyler varmış çünkü, kiraz yetiştirecek, en parlak taşı bulacak, çam özünden merhem yapacak, hayvanlara konuşmayı öğretecekmiş. Seva, bir mezardan diğerine düşe kalka ilerlerken, ilerleyişinin yüzeyde değil, dibe doğru gerçekleştiğini ilk kez fark ettiğinde heyecanlanmış. Kiraza, elmaya ve üzüme can veren şeyi keşfedebileceğini düşünmüş bir an, sonra üzüm çekmiş canı, iri, etli, kırmızı bir salkım üzüm. Bir salkım üzüm için ölebilirmiş o anda ve bir mezardan diğerine düşerken bir salkım üzüm uğruna ölmeyi denemek geçmiş aklından. Uzanıvermiş son düştüğü mezara, gözlerini kapamış ve beklemiş.

Oysa nehrin bu yakasında, geceleri evimizden çıkmazdık biz.

Hiç yorum yok: