7 Eyl 2010

Boksör

Boksör’le de bahis bürosuna gidip gelmeye başladığım günlerde dost olduk. Boksör’ün boksörlük günlerini görmemiştim ama geniş omuzları, yelpazeyi andıran kocaman elleri, uzun boyu ve korkutucu cüssesini hesaba katınca “Ben gençliğimde boksördüm,” dediğinde ona inanır, ilerlemiş yaşına rağmen ondan korkar, kafanızda hemen “bulaşılmaması gereken adamlar”dan biri olarak kodlardınız onu. Boksör çok az konuşan, genellikle bütün gün aynı yerde oturup başını fazla hareket ettirmeden karşısındaki duvarda seçtiği küçücük bir noktayı seyreden, gün boyunca en az 15 bardak "otomat kahvesi"ni iç eden, zaman zaman beklenmedik bir yorumla herkesi şaşkına çeviren ve bahis oynayacağı zamanlarda da kuponuna yalnızca buz hokeyi maçlarını dahil eden acayip bir adamdı. Bürodaki çocuklar onun arkasından “Beynine çok yumruk yediği için bu hale gelmiş” diye ileri geri konuşsalar da, benim tandığım Boksör’ün beyin hücreleri zehir gibi çalışıyordu ve o tezgâhın arkasında gördüğüm asalak takımının içindeki en kavrayışlı, en görmüş geçirmiş, en kurnaz adamlardan biriydi.

Bir gün arka odada herkesin kafası güzelken, Patron’un pis işlerini yapan buçukluk Yogolardan (Patron’un kendine ait dumanlı dünyasında Yugoslavya henüz dağılmamıştı ve eski Yugoslavya’dan gelen herkes birer Yugo’ydu) biri, Boksör de ortamda olduğu halde, belki de hiç konuşmadığı için Boksör’ün Almanca bilmediğini düşünerek, “Sen bu herifi niye besliyorsun yanında?” gibisinden münasebetsiz bir soru sordu Patron’a. Diğer çocuklar tabii hem Boksör’ün sular seller gibi Almanca konuştuğunu, hem de Patron’la Boksör arasındaki anlam verilemeyen derin dostluğu bildikleri için birdenbire paniğe kapıldılar. Hatta içlerinden fazla heyecanlı olan birkaç tanesi çizgi romanlardaki gibi birdenbire ayaklanıp etraftaki kırılacak şeyleri toplamaya yeltendiler ama beklenen olmadı. Patron, cevap vermeden önce Boksör’e baktı. Boksör yüzündeki ifadeyi hiç bozmadan, “Hadi anlat bakalım, çocuk güzel sordu. Bu kopiller de senelerdir bunu sormak istiyo ama hiç biri cesaret edemiyordu,” dedi. Soruyu soran Marko, ortamın birdenbire gerildiğini görüp pişman oldu ama sessizliği bozan kişi olmaktan da çekindi. Patron bunun üzerine biraz durup düşündükten sonra Marko’ya Almanca, “Boksör böyle salak sorular sormadığı için burada,” dedi. Bunun yeterli bir cevap olduğunu düşünen ve kırdığı potu geç de olsa anlayan Marko, “Patron ben onu demek istemedim,” diyecek oldu ama o anda sabahtan beri oturduğu koltuktan bir gök gürültüsü gibi ayağa fırlayan Boksör, Marko’yu iki eliyle yakasından tutup havaya kaldırdı ve ayakları yerden kesilen çocuğun kıpkırmızı olmuş suratına iyice yaklaşarak Türkçe olarak, “Anladın mı lan göt!” diye bağırdı ve Marko’yu tekrar yere indirdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar eski yerine oturup duvarı seyretmeye devam etti.

Boksör’le Patron’un asıl hikâyesini öğrenmek ise, bir kavga olasılığından ötürü geceyi hep beraber bahisçide geçirmek zorunda kaldığımız karlı bir Şubat gecesinde nasip olacaktı.

2 yorum:

medgallis dedi ki...

begendim.

Erkek Egemen dedi ki...

Hmm... Yürrü be Rehavet Bey Kardeşim be...
Çok sinemasal olmuş by the way...