10 Eyl 2010

Alaman - 10


Yukarıdan baktım, ağaçların arasına serpiştirilmiş evler gördüm. Yukarıdan baktım, muntazam taksim edilmiş araziler, tarlalar gördüm. Yukarıdan baktım, hepsi birörnek geniş ve dümdüz akıp giden caddeler gördüm.

Yukarıdan baktım, benim memleketimdeki hangi estetik düşmanı encümenin onay verdiği bilinmez eciş bücüş otogarlar gibi, pazar yerini şehrin dışında taşıyacağız diye kuş uçmaz kervan geçmez bir ovanın orta yerine konduruverdikleri “moderen” toptancı pazarları gibi, işbilmez bir müteahhitin sermayesinin son kırıntılarıyla alelacele diktiği dört tek apartmandan ibaret, İstanbul’un 155 kilometre dışında olduğu halde “şehrin merkezinde konforlu bir yaşam” diye pazarlanan orta sınıf kerkmeye yönelik siteler gibi bir yapı gördüm.

Aşağıya inince anladım, meğer o gördüğüm Berlin’in meşhur havaalanı Tegel imiş. 1961 yılında pılını pırtısını toplayıp iki inek parası biriktirip memlekete geri dönmek üzere buraya gelen akrabalarımın ve yurttaşlarımın aksine, Tegel Havaalanı’nda beni davul zurnayla değil, “achtung”lu anonslarla ve bakışıyla adam terleten ızbandut Alman polis görevlileriyle karşıladılar. Kimselere bulaşmadan, ilişmeden, sürmeli gözlü hostesle bile iki lafın belini kırmadan geçirdiğim uçak yolculuğunun ardından Tegel’in daracık koridorlarında Alman polis memuruyla yüzleşeceğim ânı beklerken, belli belirsiz bir yeni hayat endişesinin, yontulmayı bekleyen, hatta yontulursa tehlikeli hale gelebilecek bir korkunun yakama yapıştığını hissettim. Zaten ne olduysa o korkuyu yontmaya başladıktan sonra oldu.

Muhtemelen Alman ırkını temsil etmeleri için Erfurt Polis Üretimevi’nde özenle seçilen sarışın, mavi gözlü memurlardan benim payıma düşeni süpürge gibi kaşları ve bembeyaz teniyle dünyanın en ifadesiz yüzlü adamlarından biriydi. Atadan dededen değil ama Amerikan filmlerinden, kişisel gelişim kitaplarından, modern yaşam gurularından, new age düşkünü azgelişmiş hissiyat tüccarlarından öğrenmiştik oysa biz; hislerimizi bastırmak, içimize atmak, kendi kendimizi dizginlemeye çalışmak kendimize karşı işlediğimiz en büyük günahtı. Dolu dolu yaşamalıydık. İçimizden geçeni olduğu gibi dışa vurmalıydık. Rol yapmamalıydık. Ama sen gel de bunu benim Günther’e anlat! Pasaportu alırken de, incelerken de, hafifçe başını kaldırıp yüzüme pis pis bakarken de, anlamadığım soruları sorarken de, aynı soruların İngilizce’sini sorarken de, pasaportumu geri verip iyi günler dilerken de aynı umursamaz yüz ifadesi, aynı “ben senin yedi sülaleni satın alırım” şişinmesi, aynı umarsızca görevini yapan adam memnuniyeti. Gerçi hakkını yemeyeyim Günther’in, en ufak bir zorluk çıkarmadı bana, sorması gereken soruları sorup yarı yarıya tatmin edici olduklarını sandığım cevaplarını aldıktan sonra beni Alman topraklarına saldı ve içinde oturduğu kulübeyi saran kesif kasvet ve beklenti kokusunu ciğerlerine doldurarak, “ben gerekirse sizin ananızı bellerim” bakışlarıyla titreteceği yeni karakafalıları beklemeye devam etti. Günther’le yüz yüze geçirdiğimiz birkaç saniye ise benim Almanlık halinin sacayaklarından birini keşfetmeme yaradı: Tekdüzelik!

2 yorum:

Erkek Egemen dedi ki...

Tegel iyidir... Yakındır, küçüktür, mahallemizin havalimanıdır. Severiz kendisini.

Ayrıca

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
alman tekdüzeliği türk keşmekeşliğine yeğdir.

Adsız dedi ki...

Turk`un Turk`ten baska dostu yoktur.