24 Tem 2009

Küçük kişisel bisiklet tarihim - 2

Öncelikle kaçıranlar için birinci bölüme link verelim.


Neyse, duraklama devrini ciddi bir travma geçirmeden atlattım ama hayatın kanunları peşimi bırakmıyordu ki. Yaşım artıyor, boyum uzamaya devam ediyor, içim geceden yatırılmış bükme hamuru gibi kabarıyor o zamanlar. Tam olarak hangi yaşta olduğumu hatırlamasam da, kişisel bisiklet takıntımın bilinen ilk izleri, çocuk aklımla bir devlet sırrı muamelesi yaptığım o hikâyeyi duymamla başlıyor.

Benim dedem memleketin ilk Almancıları'ndan biri.

(Bizim Tursil üzerinden lâkap kavramına bir giriş yapmıştık hiç hak etmediği sünepe parantezlere sıkıştırarak onu. Güzergâh şaşırıp, yan öyküleri birdenbire asıl öykü haline getiren bir yazar adayı olarak devam edelim o zaman. Memleketin ilk Almancıları'ndan olan rahmetli dedemin bir değil, iki değil, üç âdet lâkabı vardır. Birincisi gençliğinden kalma, 'Süslü Hüsnü' lâkabı. Zira köy yerinde hiç kimse dış görünüşüne özen göstermezken, bizimkisi kırık aynaların karşısında saatlerini harcıyor, sadrialışık bıyığını muntazaman kesmek için her türlü fedakârlığa göğüs geriyor, 'gırantuvalet' kavramını Anadolu köylerine sokan adam olarak nam salıyor. Askerliğini yaptıktan sonra ikinci lâkabı galebe çalıyor. O artık Süslü Hüsnü değil, Hüsnü Onbaşı. Ölümünün ardından on yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bile bazı köylüler ondan 'Hüsnü Onbaşı' olarak söz eder. Ama benim en çok sevdiğim, gerek içerdiği alay dozuyla, gerekse de onun karakterini üç harfle ele verişindeki kısayolculuğuyla dedeme en çok yakıştırdığım lâkap başka. İlk olarak ne zaman ve kimin tarafından telaffuz edilmiş bilemesem de, köyümüzün en renkli karakteri olan Topal Hasan, artık ölmüş olan arkadaşıyla ilgili anılarını anlatırken ondan hâlâ 'Bey' diye söz ediyor: "'Yahu Bey' dedim, şindi bi gızarmış ekmek olmalıydı, yanında da bi guru sovan; gırıp gırıp yimeliydik. Biliyoz ya Bey'in bize çekişceeni. Amatçık da bana destek çekti, 'He len Hasan Ağa ne güzel yirdik' dedi. Bey'in tepesi bi attı. 'Len deyyuslar,' dedi. 'Garnınız et gömemiş ki, ekmeğinen soğanınan avunuyonuz,' dedi.")

Nerede kalmıştık, dedemin Almancılığı'nda. Dedem, bizim köyün meşhur imamı ve benim öz dayımla birlikte gözü karartmış ve Almanya'ya işçi yazılmış altmışlı yıllarda. Hamburg yakınlarındaki Lauenburg kasabasında bir fabrikaya taşımış onları kör talih ve dedem on yıl kadar orada yaşadıktan sonra, emekli oldukları halde hâlâ 'kesin dönüş' hayalinin buğusuyla yaşayan kader ortaklarına inat dönüp gelmiş bir süre sonra.

İşte benim kulağıma çalınan rivayet de, dedemin zamanında Almanya'dan abim için getirttiği ve abim tarafından uzun süre kullanıldıktan sonra köyümüzde bir ahırda çürümeye bırakılan bisikletle ilgiliydi. Bunu duyduktan sonra içim hiç rahat etmedi ki. O günlerde yanlış hatırlamıyorsam amcam, bugün bile hâlâ kullandığı, beylik bir reklam sloganında dendiği gibi 'yıllara ve yollara' meydan okuyan üç vitesli, kahverengi bisikletini yeni satın almıştı. Memleketin 'dışa açıldığı', tüketerek tükenmenin muteber bir yaşam biçimi olarak dolaşıma girdiği, şenlikli ve apolitik zamanlardı. Yıllar boyu sokaklarda o Allahlık koyu mavi Bisanlar'dan başka 'büyük bisikleti'ne rastlamayan biz çocuklar; önce Beldesan'ın, sonra canbaz yaradılışlı akranlarımızın akrobatik yeteneklerini sergiledikleri BMX'lerin ve en sonunda da fiyakasından yanına varılmayan 18 vitesli Bianchiler'nin piyasaya çıkmasıyla birlikte tamamıyla şirazeden çıktık. Tabii boyum henüz bu devasa boyutlardaki Beldesanlar'a, Bianchi'lere falan binecek denli uzamamıştı ama, geceleri başımı döşeğe koyup gıcır gıcır bir bisiklet hayaliyle uykuya dalmaya çalışmam da işte bu günlere rastlar.

Yine etabını şaşıran bir bisikletçi gibi konudan uzaklaştım, farkındayım. İşte dedemin Almanya'dan getirdiği ve ciddi bir tamirata ihtiyacı olduğu için, yabaların, tırpanların, armut sırıklarının yanı başında kaderine terk edilmiş bir biçimde yatmakta olan bisikletin varlığını öğrenmemle birlikte bütün hayatım değişti. Yaz yaklaşıyordu, bisiklet mevsiminin eli kulağındaydı. Bir şekilde anamı babamı iknâ edip o bisikleti mahpusluktan kurtarmalı, mahallenin ehil tamircisine teslim edip, üç tekerlekli bisikletten bu yana devam eden bisikleti özlemini dindirmeliydim. En sonunda muvaffak oldum mu, evet oldum! Ama söz konusu bisikletin varlığını öğrenmemle, onun şehre transferini ve tamirini sağlamam arasında ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum. Ama bu mavi Alman bisikleti kafamda bu kadar yer ettiğine göre, düşündüğümden uzun olmalı bu süre.

Neyse netice itibarıyla artık ikinci bisikletimi edinmiştim. Bu o yaştaki bir çocuğun trafiğin gitgide arttığı şehir sokaklarında bisiklet kullanılmasından duyulan korku yüzünden bana dayatılmış bir şart mıydı, yoksa ben mi öyle istedim hatırlamasam da; bu mavi bisikleti şehir sokaklarında kullandığımı hiç hatırlamıyorum. Çok mühim bir istisna haricinde.

O istisnayı da üçüncü bölümde anlatayım, cidden merak eden varsa...

4 yorum:

Adsız dedi ki...

na klar, ich bin neugierig wie Deine Geschichte weiter geht!

Sara

Rehavet dedi ki...

vielen dank sara.

in kurzer Zeit geht die weiter...

Erkek Egemen dedi ki...

Digresyonu severim. İyidir.

sara dedi ki...

Ich würde auch gerne weiterlesen, wie deine Geschichte mit dem blauen Fahrad weiter geht.

Grüße

Sara