9 Nis 2009

M.E.D.E.T.


PAZARTESİ

Benim adım Metin, titiz adamımdır. Maslak'taki işyerimden her akşam aynı saatte çıkarım. Terfi ettiğim için eskisi gibi fazla mesaiye kalmam gerekmez. Arabam otoparkta bana ayrılmış olan yerde durur. Her akşam aynı saatte kapısını açarım. Kış aylarındaysak hareket etmeden önce üstümdeki fazlalıkları çıkarıp, düzgün biçimde katlayarak yan koltuğa bırakırım. Evrak çantamı da giysilerimin üzerine. Torpido gözündeki pet şişemde su var mı diye kontrol ederim. Sonra aynalarımı gözden geçirir, gün içinde arabayı kimse kullanmadığı halde koltuğumu yeniden ayarlarım. Ardından kontağı açar ve hareket ederim. Evim karşıdadır, Moda'da. Hafta içi her akşam aynı yolu teperim. Trafik varsa bile kestirmelere, ara yollara sapmam asla. Yolum bellidir.

O Pazartesi akşamı da işyerimden çıktım. Otoparktaki arabama bindim. Evrak çantamı ve üstümdeki ince montu düzgün biçimde katlayıp, yana bıraktım. Torpido gözündeki pet şişemde su var mı diye kontrol ettim. Aynaları ve koltuk ayarını gözden geçirdim. Sonra arabamı çalıştırdım ve yola koyuldum. Olağan bir Pazartesi akşamıydı. Trafik normal yoğunluğunda, hava ise bulutluydu.

Ben akşamları arabayla evime giderken hep aynı radyo kanalını dinlerim. Tam da işten çıktığım saatlerde, bu kanalda siyasî espriler yapan ve aralarda da kaliteli şarkılar çalan adamın programı başlar. Zaman zaman sinir bozucu olsa da bu adamın mizah duygusunu severim ve akşamları onun programından asla şaşmam.

O akşam da radyom açıktı ve aynı adamın programını dinleyerek ilerliyordum ezberlediğim rotamda. Ama alışılmadık bir şey oldu o akşam. Tam da 'köprüden önce son çıkış' tabelasını geçmiştik ki, radyodan beklenmedik bir cızırtı yükseldi. İstanbul'un her yerinde gayet net dinlenebilen bu radyo kanalından daha önce böyle sesler duymamıştım. Yanlışlıkla radyonun arama düğmesine mi dokundum diye göstergeye baktım ama frekans aynıydı. Cızırtı gitgide arttı. Tam da köprünün ayağının üzerinden geçerken, derinlerden gelen pürüzlü bir kadın sesi duyuldu radyomdan:

"Burası Magosa Radyosu, bugün herhangi bir Pazartesi."

Sürprizleri sevmem, hayatım düzen üzerine kuruludur. Bu beklenmedik frekans karmaşasından da hoşlanmadım elbette. Ne idüğü belirsiz Magosa Radyosu araya girmeden önce, benim programcı başbakanı tefe koymakla meşgûldü. Zevkle dinliyordum. Düzelir belki umuduyla kanal değiştirmeye de yeltenmedim. Magosa Radyosu'nun sesi olan kadın, ilk anonsun ardından uzun bir es verdikten sonra devam etti:

"Bu akşam evlerinde ve arabalarında bizi dinleyen mutsuzlara, kayıplara, yalnızlara, dertlilere, çaresizlere hitap edeceğiz."

Belli ki arabesk kanallarından biri karışmıştı araya. Sinirlendim, köprü zevkimin içine ettikleri için. Hemen kanalı değiştirmeye yeltendim ama arabamı dolduran sesle irkildim:

"Dur!"

Gitgide garipleşiyordu her şey, durdum ve kulak verdim:

"Dur ki durul. Durul ki hafifle. Hafifle ki yatağını bul. Böyle nereye kadar gidecek yolcu? İç sıkıntısının en paralayıcı olanı sende, büyük adam postuna bürünmüş küçük adamdadır yani."

Çözmüştüm. Ülkede son zamanlarda gitgide güçlenen dinî akımlardan birinin, bir tarikatın radyosu falan olmalıydı bu. Kadın, muhtemelen bu sözlerin devamında Hak dinine çağıracaktı dinleyenleri. Ama yine de dinlemeyi sürdürdüm:

"Dur demem şundan: Hele nefes al. Ne neye hizmet eder düşün diye. Çorbayı sağa çevirsen de karışır, sola çevirsen de. Tencereye bir kere girdikten sonra çırpınsan ne yazar. Isıya alıştıkça çırpınmaya da dermanın kalmaz. Çorba olursun..."

Tuhaftır, hipnotize olmuşçasına dinledim bu sapır saçma felsefe parçalama çabasını. Kesin bir kitaptan falan çalıntıydı. Telefon numarası verirler mi diye dinlemeyi sürdürdüm ama köprü çıkışına doğru cızırtı yeniden arttı. Sesinde hiçbir duygu izi taşımayan kadın sunucunun, "Çorba olursun" cümlesini birkaç kez üst üste yinelediğini duydum en son ve gişelere vardığımda ses tamamen kesildi. Her zamanki programım geri dönmüştü. Benim zihnimde ise hâlâ o aptal cümle vardı:

“Çorba olursun... Çorba olursun... Çorba olursun... Çorba olursun... Çorba olursun...”

Her akşam aynı saatte işten çıksam da aynı saatte eve varmam olanaksızdır. Ancak ne zaman gidersem gideyim, karım benden önce eve varmış ve yemek hazırlıklarına girişmiş olur. Kızlarım beni kapıda karşılar. Hemen banyoya gidip, elimi yüzümü yıkarım. Sonra yemek masasına otururum. Yemekte kızlarımla konuşurum. Karımla alışıldık 'günün nasıl geçti' konuşmasını yaparız. Olağandışı bir şey olmamışsa hoşnutluk duyar, rahatlarız. Yemekten sonra karıma yardım ederim sofranın toplanması ve bulaşıkların yerleştirilmesi için. Eğer gece için bir planımız yoksa, ki hafta içleri genellikle olmaz, yeniden evin salonuna dönerim. Salonda hep aynı yerde otururum, cep telefonum ve kumandam yanımdadır. Kimi zaman evde çalışmam gerekir, bundan gocunmam. Bilirim ki bu yaşam kalitesini sürdürmek, kızlarıma iyi bir gelecek hazırlamak için çok çalışmak zorundayımdır. Eve iş getirmemişsem, televizyon seyrederim. Ara sıra kızlarımın ev ödevlerine yardım ederim, ama onların da günü bellidir. Çünkü yalnızca bazı derslerde yardım ederim ve o derslerin hangi günler olduğunu artık öğrenmişimdir. Haftanın iki gecesi internet başında vakit geçirir, tanımadığım kişilerle satranç oynarım. Ne yaparsam yapayım, eğer evdeysem aynı saatte yatağıma giderim. Kızlarım o saatte uyumuş olurlar zaten, karım da bana eşlik eder. Hafta içi bir, yerine göre de iki kez karımla sevişiriz. Ama Pazartesileri bu gerçekleşmez, çünkü Pazar gecesi geç yattığımız için ikimiz de yorgun ve uykusuz oluruz.

O Pazartesi gecesi de böyle oldu. Eve geldim, yemek yedik, televizyon seyrettim ve uyudum.

SALI

Şirkette pek sevenim yoktur. Bunu amir oluşuma bağlayanlar olsa da, şirkete ilk girdiğim zamanlarda da durumun farklı olmadığını anımsayabilirim. Bunu çok kafaya taktığım da söylenemez. Titizliğim, iş disiplinim, dakikliğim en çok işyerinde kendini gösterir. Bu durum, hayatlarını aylaklık yapmak üzerine kurmuş olan çapulcu sürüsünün hoşuna gitmez ve bana diş bilerler. Zaman zaman işten sıkıldığım olur, doğru. Her şeyi bırakıp gitmek duygusu gelip çöreklenir içime, ama bunu yapmam. Böyle duygulara kapıldığım günlerde daha sıkı çalışırım. Esip gürlerim altımdakilere, kimi zaman ibret olsun diye suçsuz günahsız ofisboyları, çaycıları, odacıları harcadığım bile olur. Gece yastığa başımı koyunca hepsini unuturum, babamın sözlerini anımsarım: "Parasız adam güçsüzdür, güçsüze ise herşey revadır."

Kendime itiraf edemesem de önceki akşam yaşadığım beklenmedik olay beni sarsmış olacak, Salı sabahı işyerinde barut gibiydim. Önüme geleni haşladım, Perşembe'ye yetişsin dediğim raporun o gün akşam masamda olmasını istedim, öğlen yemeğini sandviçle geçiştirip acelesi olmayan birkaç başka işi de tamamladım. Akşama doğru rahatlamıştım. Her zamanki saate işten çıktım ve arabama binip yola koyuldum.

Benim radyocu o akşam formsuzdu. Bir türlü taşı gediğine koyamıyor, koyamadıkça daha fena saçmalıyordu. Köprüye yaklaştıkça programı unutmuştum bile, insan ister istemez heyecanlanıyor. Köprünün ayağını geçerken yine bir parazitlenme ve aynı kadın sesi:

"Burası Elhamra Radyosu, bugün herhangi bir Salı."

Bu kadarı da fazlaydı artık. Hemen kanal değiştirmeye yeltendim ve kadının derinden gelen sesini duyunca yine durmak zorunda kaldım:

"Yapma!"

Metafizikle ilgim yoktur, doğaüstü şeylere kesinlikle inanmam. Ama bu o Salı akşamı Boğaziçi Köprüsü'nden geçerken belli belirsiz bir ürperti duymama engel olmadı. Kanalı değiştiremedim. Kadın konuşmayı sürdürdü:

"Dünyada iki tür insan olduğunu söylerler hep. Köprüden önceki son çıkışı alanlar ve almayıp, köprüye girenler. Kandırıldınız. Üçüncülerden kimse söz etmedi. Onlar köprüye yaklaşmadan yaşayıp gidenlerdir. Onlar tercihlerini erteleyenler, onlar gamsızlığa ya da boşvermişliğe değil kendini bilmeye meyil verenlerdir."

Tersini düşünmek istesem de kadının söyledikleri ilgimi çekmeye başladı. Ayağımı gazdan çekip, en sağ şeride girdim. O konuşuyordu:

"Sen bunu dinlediğine göre onlardan olamadın. Doktorlar da yalan söyledi. İç kanama adamı öldürmez, süründürür, bir ömür boyu sürer. İç kanamadan ölen olmamıştır, senin gibileri saymazsak. Sen de onlardan birisin, tabutunda ilerliyorsun. Nereye kadar ilerleyeceksin?"

Sonra uzun bir suskunluk ve gişelere yaklaşırken usandıran bir tekdüzelikle yinelenen şu soru:

"Nereye kadar...? Nereye kadar...? Nereye kadar...? Nereye kadar...? Nereye kadar...?"

Ben her akşam, oturduğumuz sitenin bekçisi olan gence başımla selâm veririm. O akşam vermedim.

Karım cin gibidir, yemek masasına oturur oturmaz, "Sende bir şey var, işte sorun falan mı çıktı?" diye sordu. Ona anlatacak değildim olanları, hem zaten inanmazdı. Hele de benim gibi azılı bir pozitivistin ağzından çıkarsa. Geçiştirdim. Büyük kızımın matematik ödevine yardım ederken, aklım radyodaki seste ve söylediklerindeydi. Karımla dizi izlerken de, banyoda elimi yıkarken de, küçük kızımı uyutmaya çalışırken de. Yatakta bana yaklaşan karımı ustaca püskürttüm ve radyodaki sesin sahibini gözümün önüne getirmeye çalışırken uyuyakaldım.

ÇARŞAMBA

Hafta içi sabahları kahvaltı yapmadan asla evden çıkmam. Sırf bunun için normalden yarım saat önce kalkarım. Zamanla, uykuyu benden daha çok seven karımı bile alıştırdım buna. Çocukları da masaya oturtur, hep beraber kahvaltı yaparız. Sonra ben evden çıkarım. Çocukları okula bırakmak, mesaisi benden daha geç başlayan karımın görevidir.

Çarşamba sabahı da aynen bunları yaptık. Hayatımda ters giden bir şeyler yoktu ki, neden rutinimi değiştireyim. Herkesten 10 dakika önce iş yerindeydim her zamanki gibi. Gökdelenden içeriye adımı atmamla birlikte havam da değişti zaten. O aptal radyo anonslarını, tekdüze sesli sıkıcı kadını, olayın iki gün üst üste tekrarlanmasının garipliğini, her şeyi unutmuştum. Bir gün önceye oranla son derece sakindim. İş arkadaşlarımı, kimilerini şaşırtan bir çoşkuyla selamladım ve masama oturup işlerime gömüldüm. Öğle arasına kadar her şey yolundaydı. Öğle yemeğinde gereksiz bir terleme hissettim ellerimde, çorbamı içerken. "Çorba olursun!" Kadın ve o uğursuz sesi yeniden aklıma düştü. Akşamı zor ettim.

Her zamanki saatte çıktım ve yola koyuldum. Bir an aklımdan diğer köprüye yönelmek geçtiyse de bunu kendime yediremedim. İçimi kavuran merak hissi de cabası. O gün trafik, Çarşamba akşamı normalinin üstünde yoğundu. Bir yerlerde kaza olmuş olmalıydı. Bir ara kendimi, başkaları yaparken ağız dolusu sövdüğüm bir işi yaparken buldum. Emniyet şeridinde seyrediyordum bir an önce köprüye erişmek için. "Köprüden önce son çıkış" tabelasını gördüğümde, kadının söyledikleri aklıma düştü yeniden. Kalp atışlarım hızlandı, favori sunucumu bile dinleyemiyordum. Köprünün ayağının üstünden geçerken yüzüme bir gülümseme yayıldı. Metafizik de rutine binmişti:

"Burası Dresden Radyosu, bugün herhangi bir Çarşamba."

Bu kez ne radyoyu kapatmak, ne de kanal değiştirmek geçti aklımdan. Vitesi fazla yükseltmeden sağ şeride yerleştim ve dinlemeye koyuldum:

"Bugün kimliksizlere hitap edeceğiz, et makinasına kolunu kaptırmış aymazlara, izanı yitirmiş camgözlere, ağ peşinde ağız açan kefallere..."

Kitap okumayı bırakalı uzun zaman oldu ama zamanında iyi edebiyatla kötüsünü ayırt edecek kadar okumuşumdur. Ve bu kadının söyledikleri de üçüncü sınıf taşralı şairlerin edebiyat parçalama çabasından farklı değildi. Ama gariptir, bu açılışı takip eden uzun sessizlik boyunca konuşmaya devam etmesini bekledim heyecanla. Bu iş nereye varacak bilmek istiyordum. Sessizlik neredeyse köprü boyunca sürdü, sessizlik sürdükçe ben hızımı daha da azalttım ve en sonunda yeniden ağzını açtı meçhul kadın:

"En acınası, en rezil, en sefilleri de suda değil karada çırpınanlardır. Kuyruklarını sağa sola çarparkenki umutsuzlukları, infaza giden idamlığı bile kıskandırır. Sen de onlardansın. Ağ peşinde ağız açanlardan, deryanın bilinmezliğini, plastik kovanın konforuna feda edenlerdensin. Kızgın yağda cızırdarken fark edeceksin, ne yazık..."

Gişeye girerken 'ne yazık'lar tekrarlandı ve ses kesildi.

Bekçiye o akşam da selam vermedim. Yemekte suratım asık, kafam dolu, canım sıkkındı. Kızlarımın her zamanki tekdüze sorularını ve karımın aptal iş arkadaşlarıyla yaşadıklarını dinliyormuş gibi yaptım sadece. Karımın Pazar günü çocukları sinemaya götürme teklifine hiç itiraz etmediğim gibi, Cumartesi günü gidilecek olan alışveriş merkezi konusunda da fikir bildirmedim. Nedendir bilmem televizyon da zevk vermedi o akşam. Bir ara birkaç senede bir telefonla görüştüğümüz, yurt dışında yaşayan eski bir arkadaş düştü aklıma. Elim telefona gitti geldi birkaç kez ama onu da arayamadım. Dolapta geçen kış Dubai'den dönüşte aldığımız ama hiç dokunmadığım bir şişe kaliteli şarap vardı. Çocukları yatırdıktan sonra onu açıp, bir kadeh doldurdum kendime. Karımın şaşkın bakışları arasında evin balkonuna çıkıp, şarabımı içerken içimdeki anlam veremediğim, yüreğimi küp küp attıran sıkıntıdan kurtulmaya çalıştım. Hiç adetim olmadığı halde, kadını ve söylediklerini unuttursun diye şaraba sığınmıştım ama o da kâr etmedi.

İlk kadehimi zar zor bitirdikten sonra yatak odamıza gittim ve karımla seviştik. Onu şaşırtacak ölçüde, neredeyse sadistçe sert davrandım sevişirken. Bitirdikten sonra ondan çok ben şaşırdım bu duruma. Uzun süre uyuyamadım.

PERŞEMBE

Sabah her zamankinden on beş dakika daha geç uyandım ve bu yüzden kahvaltıyı iptal etmek zorunda kaldık. Banyoda dişlerimi fırçalarken yanıma gelen karımın, "Hayırdır Metin, sende bir şeyler mi var?" sorusuna, "İştendir, kafam biraz karışık," diye yanıt verebildim. Geçiştirsem inandırıcı olmayacaktı.

Yine hiç adetim olmadığı halde, her gün önünden geçtiğim börekçinin önünde durup yolda yemek için börek ve portakal suyu aldım. Trafiğin durduğu bir anda böreğimi açıp yemeye başladım. Tam da ayağımın altına dökülen kırıntıları almak için eğildiğim anda yeşil ışık yanmış olacak, arkadaki hayvan sürüsü aynı anda kornalarını öttürmeye başladı. Sinirlerim çelik gibidir normalde, değil İstanbul, Kahire trafiğinde bile sarsılmamıştır. Ama bu kez öyle olmadı, çıldıracaktım. İçgüdüsel olarak camı açıp, elimle arkadakilere bir hareket yaptıktan sonra gaza bastım. Dikiz aynasından bakınca arkamdaki beyaz Kartal'ın sürücüsü ve yanındaki ayı yavrusunun bana küfrettiklerini ve beni takip etmeye niyetli olduklarını görebiliyordum. Tam da viraja girerken hızımı biraz arttırınca, vites kolunun dibine bıraktığım böreğin yere düşmesi her şeyin tuzu biberi oldu. Sağ şeride geçip tamamen yavaşladım. Niyetim arabayı kenara çekip, hem böreğimi yemek, hem de koltuğa dökülen kırıntıları temizlemekti ama beyaz Kartal da yavaşlayınca vazgeçmek zorunda kaldım. Bir süre oldukça düşük bir hızla peş peşe ilerledikten sonra, işe geç kalacağımdan korkarak hızlanmaya karar vermiştim ama onlar benden sabırsız çıktı. Hızlanan beyaz Kartal solumdan geçerken, camı açıp, bana bakarak ağız dolusu küfreden tosuna boş gözlerle bakmakla yetindim sadece.

İşyerinde her şey yerli yerindeydi, ben hariç. Öğle yemeğine kadar elimdeki tüm işleri bitirip, birkaç kişiyi de haşladıktan sonra; yemekte normalde hiçbir yakınlığımın olmadığı bir herifin karşısına oturdum. Onun da karşıda oturduğunu ve işe kendi arabasıyla gidip geldiğini biliyordum. Utana sıkıla, kendimi zorlayarak akşamları eve giderken hangi radyoyu dinlediğini sordum. Radyo dinlemiyormuş hırt. Bunun üzerine fazla ayrıntıya girmeden, kendi dinlediğim frekansın köprüye girişte bozulduğunu söyledim. İlgisini çekmedi tabiî. Şirketteki diğer ne oldum delisi gençler gibi bu da benden hoşlanmıyordu muhtemelen. Ben yine de son bir çabayla, o akşam aynı radyoyu dinlemesini ve köprü üstünde kanalın kendiliğinden değişip değişmediğini ertesi gün bana söylemesini rica ettim. Herif gönülsüzce kafa sallarken, ben kendi kendime lanet okuyordum.

Öğleden sonra bir ara rotamı değiştireyim diye düşündüm. Diğer köprüyü kullanabilirdim pekâla. Sonra bu meseleyi bu kadar kafaya taktığım, keyfimi bozmasına izin verdiğim ve aptalca şeylerden medet umduğum için kendi kendime daha fena kızdım. Tabiî ki rotamı değiştirmeyecektim, tabiî ki radyomu kapatmayacaktım, tabiî ki böylesine saçma bir rastlantılar dizisinin hayatımı değiştirmesine izin vermeyecektim. Bu düşüncenin rahatlığıyla özgüvenim biraz olsun yerine geldi ve mesai bitimiyle birlikte her zamanki gibi yola koyuldum.

Benim geveze radyocunun ne dediği umrumda değildi. Olabildiğince hızlı giderek köprüye ulaştım ve aynı kadının, aynı duygusuz ses tonunu bu kez nedense belli belirsiz bir ürpertiyle algıladım:

"Burası El Paso Radyosu, bugün herhangi bir Perşembe."

Yine bir sessizlik.

"Bugün nadas nedir bilmeyen şaşkın çiftçilere, kendi mahallesinde kaybolan muhtarlara, bin yıldır aynı koltukta oturan ihtiyat heyeti üyelerine ve korktuğunu bilmeyen korkaklara hitap edeceğiz. Ki en azılısı da onlardır. Korkuları arttıkça daha çok sarılırlar kendi tekdüze soysuzluklarına ve mezarlıkta ıslık çalarak feraha çıkacaklarını sanırlar. Oysa ölülerin bando heyeti kurduğu, kimseye hesap vermeden trombon üfledikleri birer deryadır o mezarlıklar. Değil ıslık, bangır bangır senfoni çalsan umurlarında olmaz."

Bu her zamankinden uzun süren tiradın sonlarına doğru kadının sesinde ilk kez bir duygu kırıntısı sezmiştim. Benim için sarsıcı bir yanı vardı bütün bu söylenenlerin, bunu artık itiraf etmek zorundaydım. Öldüğünü sandığım bir adamın konuşmalarıydı sanki, ürpertici olan da buydu zaten. O akşamki konuşmada geçen bütün o benzetmeler, mecazlar, örnekler; hepsini anlamlandırabiliyor, bir oyun olamayacak kadar ciddi, bir rastlantı olamayacak kadar derinlikli bir şeylerle karşı karşıya olduğumu hissediyordum.

Bunları kafamda tartarken öyle dalmışım, öyle yavaşlamışım ki yine korna sesleriyle irkildim ama hiçbir tepki veremedim bu kez.

"Çember daraldıkça huzursuzlanıyor, kafesteki kuş kadar bile özgür hissedemiyorsun. Oysa sen de bilirsin, hepimiz biliriz. Çember daralsa da Pi değişmez. Pi'nin peşinden git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme..."

Pi’nin peşinden gitmek yerine eve gittim. Bekçiye yine selam vermedim. Yemek masasına oturmadım. Önce 'karnım aç değil' diyecektim. Başka bir şey geldi aklıma. 'İş yemeğine gitmem gerekiyor, yabancı konuklarımız var. Biraz dinlenip çıkacağım,' deyip yatak odasına gittim. Karım hemen peşimden gelip, 'Nereden çıktı şimdi bu iş yemeği?' diye sordu. İşkillenmişti doğal olarak. Bir şeyler uydurup savuşturdum, başımı yastığa koydum, tavana baktım, düşünmeye çalıştım. Hiçbir şey düşünemedim. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme. Git. Gitme.


Üstümü bile değiştirmeden çıktım evden. Ne yapacağımı, nereye gittiğimi bilmiyordum. Birilerini aramak geçti aklımdan. Kimi arayacak, kiminle buluşacak, kime dert yanacaktım ki? Karşıya geçtim. Arnavutköy'de, gerçekten de iş yemekleri için kullandığımız bir balık lokantası vardı, oraya gittim. En dipte köşede kalmış masayı seçerek, rakı ve balık sipariş ettim kılkuyruk garsona. Kravatımı sabahtan beri gevşetmediğimi, rakı bardağında yüzerken fark ettim. Garsona, diğer masaları işgâl eden kalantorlara, işadamı bozuntularına, şen şakrak ailelere ve ortalıkta koşuşturan veletlerine, sokaktan hızlı hızlı geçip giden hanımefendi ve beyefendilere; herkese, hepsine karşı derin, dizginlenemez bir öfke duyuyordum. Rakı bardağını duvarda parçalamak, meze tabaklarını garsonun kafasında kırmak, şu iki kişilik tahta masayı ters getirmek, camları kapıları tekmelemek, birilerinden, bir şeylerden hıncımı almak... ,

Bunların hiç birini yapamadım. Balığımın yarısını yiyip, mezelerin de sadece tadına baktıktan ve iki duble rakıyı kaşla göz arasında iç ettikten sonra kuzu kuzu hesabımı ödeyip çıktım. Arabama bindim, her zamanki koltuk ve ayna düzeltmelerini yaptım ve köprüye doğru gaza bastım.

Köprüde frekansım aynıydı. Hiçbir şey olmadı. Köprüye girerken çalmakta olan şarkı, köprü ortasına kadar devam ettikten sonra o gecenin nöbetçi diceyi yeni şarkıyı anons etti:

"Şimdi bütün yalnızlar için geliyor: Yalnızlar Rıhtımı."

O gece eve giderken bütün yalnızlarla birlikte Yalnızlar Rıhtımı'nı dinledim ve ağlayarak eve vardım. Evde, çocuklarım uyumuş, karımsa beni beklemişti. İş yemeğinin nasıl geçtiğini sordu. "İşi bağladık," dedim.

Uyuduk.

CUMA

Sabah her zamanki saatte uyandım. Birlikte kahvaltı ettik. Her zamanki sabah nemrutluğumdan uzak, hattâ neşeli bile sayılabilirdim. Karıma, çocuklarıma şakalar yaptım, hattâ kahvaltı sofrasını bu kez ben topladım.

Neşem işyerinde de sönmedi. Benden nefret edenler de dahil her gördüğüme selam verdim. Mahalle karısı kılıklı, eciş bücüş bazı kadın çalışanlara iltifat bile ettim. Öğle yemeğinde bir gün önce beklenmedik ilgime mazhar olan hıyar geldi karşıma oturdu. Bir gece önce aynı kanalı dinlediğini ve köprü üstünde hiçbir anormallikle karşılaşmadığını söyledi. 'Ben de karşılaşmadım zaten, o bir günlük bir şeymiş herhalde' diye yalan söyledim konu bir an önce kapansın diye. Beklenmedik canayakınlığımdan cesaret almış olacak, 'Ama o dicey hakkaten çok sıkıymış, her akşam dinlerim artık,' dedi. Tez zamanda dinleyecek yeni bir kanal bulmaya karar verdim.

Yemekten sonra işleri biraz saldım. İnternette gezindim, iş arkadaşlarımla futbol muhabbeti yaptım, yıllardan sonra ilk kez çaycıya nereli olduğunu bile sordum.

Akşam olunca işten çıktım. Otoparktaki arabama bindim. Evrak çantamı ve üstümdeki ince montu düzgün biçimde katlayıp, yana bıraktım. Torpido gözündeki pet şişemde su var mı diye kontrol ettim. Aynaları ve koltuk ayarını gözden geçirdim. Sonra arabamı çalıştırdım ve yola koyuldum. Olağan bir Cuma akşamıydı. Trafik normalden biraz daha yoğun, hava ise bulutluydu.

O akşam da radyom açıktı ve aynı sunucunun programını dinleyerek ilerledim ezberlediğim rotamda. 'Köprüden önce son çıkış' tabelasına dudağıma yarım bir gülümsemeyle baktım. Tabelayı geçer geçmez, radyodan beklenmedik bir cızırtı yükseldi. Cızırtı gitgide arttı ve tam da köprünün ayağının üzerinden geçerken, derinlerden gelen pürüzlü ama duygusuz bir kadın sesi doldu arabamın içine:

"Burası Timbuktu Radyosu, bugün herhangi bir Cuma."

Bu kez şaşırmadım, ürpermedim, rahatlamadım, meraklanmadım. Sağ şeride geçtim, kadına kulak verdim:

"Bugün korkaklara, aymazlara, yalancılara, huzursuzlara, düşkünlere, gamlı baykuşlara, aptal uşaklarına, ısırgan otlarına, ağ peşinde ağız açanlara hitap etmeyeceğiz."

Arabanın camını hafifçe araladım, akşam güneşinin altında daha bir güzelleşen şahane Boğaz manzarasına baktım. Sonra gülümseyerek radyonun düğmesine uzandım ve yine durmak zorunda kaldım.

"Bekle ahmak!"

Canım sıkıldı. Hakarete uğradığım için değil kendime söz geçiremediğim için. Kadını son kez dinledim.

"Yalnızca iç sıkıntısının değil, ahmaklığın da en paralayıcı olanı sende, büyük adam postuna bürünmüş küçük adamdadır yani. Uyarılara kulak asmıyor, gözünü açmayı reddediyor, kendini kendine peşkeş çekmekte ısrar ediyorsun. Öyle olsun. Burası Timbuktu Radyosu, bokunda boğulmak isteyene derman bulamayanların radyosu..."

Bu kez tekrarı gelmedi son cümlenin. Bokumda boğulacağım hayata doğru bastım gaza.

8 yorum:

eytişimsel ananas dedi ki...

muhteşem.

kimsiniz siz?

muhteşem.

özdekçi mango dedi ki...

Valla ben tanırım, iyi çocuktur diyebilirim.

fevri hareket dedi ki...

ben tanimam..
tanisam da tanimazdan gelirim.

yalniz hikaye ic giciklayici olmus. radyodan gelen sesler, beni gitarima dogru iteliyor.

rumuz: kopruden uzak yasamak isteyen

Portekiz Su Kopegi dedi ki...

Cigerini bilirim, kalender adamdir. Yedirmeyi icirmeyi sever.
Cok da guzel yazar kerata. Bu daha ne ki...

Rehavet dedi ki...

tanıyana tanımayana teşekkür ederim de "eytişimsel ananas"ın ilk mesajında kendimi GORA'daki kısa boylu anten karakter gibi hissetmedim değil.. vallahi korktum..

eytişimsel ananas dedi ki...

:) :)

nevi şahsına münhasir dedi ki...

daha bilinmiyor blog enteresan. yakında oo muhteşemlerle dolar burası. "Kitap okumayı bırakalı uzun zaman oldu ama zamanında iyi edebiyatla kötüsünü ayırt edecek kadar okumuşumdur. Ve bu kadının söyledikleri de üçüncü sınıf taşralı şairlerin edebiyat parçalama çabasından farklı değildi." yani siz zaten itiraf etmişsiniz bana kalırsa. bayık ve gereksiz betimlemeler, ince görüldüğü sanılan detaylar. bu kadar uzun yazacak azme belki bir şeyler düşünülebilir. yine de bakmayın bana siz. devam edin dediğim gibi yakında gelecektir maşuklarınız. siz yazın, ne yazarsanız yazın, gelecekler ve pohpohlayacaklar. belki öyle bir hayat daha güzeldir sizin için. niye canını sıkasın ki, di mi ama?

Rehavet dedi ki...

kıymetli 'nevi şahsına münhasir',

hakîkaten ismiyle müsemma bir insanmışsınız, ben mesajınızdan bunu çıkardım.

yahu hele bi gelsin şu maşuklar, pohpohlamaya başlasın da ondan sonra konuşalım tüm bunları; olmaz mı?

yaklaşımınız eğer testi kırılmadan blogçuyu dövmek üzerine kuruluysa tabiî, ona da saygı duyacaz artık; ne diyelim.

öyküye yönelik eleştirilerde ise cevap gerektirecek bir durum yok. elbet herkes beğenmeme hakkını kullanabilir, kullanacaktır.

sağlıcakla,
reha vet