2 Oca 2009

Esenler


İstanbul'un Avrupa yakasındaki şehirlerarası otobüs terminali tam da İstanbul'a yakışır bir yapıydı aslında. Rıfat'ın içini dışını, köşesini bucağını çok iyi bildiği bu hiçbir şeye benzetmediğim yapı benim için hep korku ve hüznün hüküm sürdüğü bir yer olmuştu. Otobüs terminalleri yalnızca benim değil, birçok insanın kitabında hüzünle eşdeğerdir, buna kuşku yok. Ama burası, bütün karmaşıklığı, melankolisi, pisliği, düzensizliği ve dışarıdan bakanların idrak edemediği kendi içindeki düzeniyle sanki bir İstanbul mikrokozmosu olarak işlev görsün diye inşa edilmiş gibiydi. Üniversite yıllarımdan önce de İstanbul'a gelip gitmişliğim vardı ama üniversiteye kayıt olmak için babamla birlikte bizi taşradan merkeze getiren otobüsten ilk indiğimizde sudan çıkmış balık kadar şaşkın, aslanın kaplanın gözlem altına aldığı bir belgesel ceylanı kadar ürkektim. Aradan yıllar geçti; ben büyüdüm, o şaşkınlığı, ürkekliği üzerimden atmayı başardım, uyanık bir ceylan haline geldim, İstanbul'u kendi İstanbulum yaptım ama bu terminal bana, 'yeni gelen yabancıya feleğini şaşırtan ilk İstanbul' olarak görünmekten geri durmadı hiçbir zaman. Tezat Amcam'ın bir arkadaşı var, emekli olduğu devlet dairesinden tanıdığı. Muhtemelen hafızasında en çok Türk filmi repliği barındıran insandır şu dünyada. Türk sinemasının bir aşığı varsa bu âlemde, o adamdır işte, Meyan Amcamız'dır. Söz konusu Meyan Amca'yla sohbet ederken bir gün ve tabiî konu Türk filmlerine gelmişken; "Türk filmleri gerçekçidir aslında, bakma sen alay edenlere," demişti: "Gerçekçidir ama adı üstünde gerçeği satar. Herhangi bir mal gibi, allayıp pullayarak satar, fark odur!" O gün için Meyan Amca'nın ne demeye çalıştığını pek anlamamış, sözünü bitirsin de bulunduğumuz ortamdan (Tabipler Lokali) bir an önce ayrılayım diye kafa sallamıştım sadece. Çok sonra, sayısını unuttuğum İstanbul yolculuklarımdan biri daha nihayete ererken, otobüsün camından işte şu içinde bulunduğum terminali görmüş, görür görmez de aklıma başka bir resim düşmüştü: 60'lı ve 70'li yılların göç temalı filmlerinde, göç edenin İstanbul'da ilk karşılaştığı devasa bina olan Haydarpaşa Garı! İşte orada sanki, fazlasıyla kestirmeci bir yöntemle de olsa, Meyan Amca'nın ne demeye çalıştığını anlar gibi olmuştum. Türk filmlerinin denize nazır, Alman işi devasa gar binasının yerini; gerçek hayatta, bu ne idüğü belirsiz beton yığını alıyordu işte. O da gerçek, bu da gerçek; bu süssüz, yalınkat gerçek.

Hiç yorum yok: