22 Ara 2008

Roman uyarlamaları ve Buddenbrooklar


Ayıptır söylemesi geçtiğimiz ay çok zamandır gözümü diktiğim bir romanı nihayet devirebildim. Alaman yazar Thomas Mann’ın tuğla gibi eseri "Buddenbrooklar"dan söz ediyorum. Ticaretle iştigal eden bir Kuzey Alman burjuva ailesinin 19. yüzyıl süresince yaşamış üç kuşağının hikâyesini bir monografi titizliğiyle anlatan romanı okuduklarım arasında en iyilerden biri olarak telakki ederek, göynümün (gaşların garasına / gurbanım arasına) müstesna bir köşesine yerleştiriverdim. Okumayana da tavsiye ederim, 19. yüzyıl kodaman romancılık geleneğinin en halis, en titiz, en sürükleyici numunelerinden biri.

Bunu niye anlattım? Geçende TV seyrederken ana, bir de baktım ne göreyim. Buddenbrooklar'ı filme çekmemiş mi meğer haylaz bir Alman yönetmen, söz konusu filim de 25 Aralık’ta gösterime girmeyecek miymiş Alamanya’da. Aldı beni bir telaş, hemen okuduktan kısa süre sonra film uyarlamasını seyrettiğim kitapları düşünmeye çalıştım, sonra da genel olarak uyarlamalar üzerine.

Bir kere şu var, çok mecbur kalmadıkça, roman uyarlamalarını kitabı okumadan önce seyretmem. Bu kuralı tabii Harry Potter, James Bond gibi seriler için bozmuşumdur ama herifin teki oturup Kafka, Camus, Mann falan uyarlamışsa zinhar seyretmem. Zira kitap okuma zevki hepsinden büyüktür ve o zevkin içine edilmesini istemem. Kitabı okuduktan sonra ise büyük bir zevkle filmi seyrederim. Zira roman okurken hepimizi birer yönetmen oluruz, kendi yönetmenlik yeteneğimizi sınayabileceğimiz yegâne alan da işte o uyarlamadır. Eş dostla konuşurken, popüler konulardan biridir, ortamdaki herkesin okuduğu bir kitabın uyarlaması yapılsa, hangi karakteri kimin oynaması gerektiğini tartışmak.

Uyarlamaların başarısı üzerine düşünürken şuna vardım: Abicim kitabın öyküsü çizgiselse, bildik iyi-kötü teması etrafında dönüyorsa, kurguda herhangi bir karmaşıklık, postmodern bir gönderme, psikolojik çözümleme yoksa uyarlamanın başarı oranı da o derece yükseliyor. Mesela yakın zamanda Sis ve Gece'nin uyarlamasını izledim, sevdim. Yüzüklerin Efendisi en iyi uyarlamalardan biriydi. Keza, Pasolini'nin "Decameron", Hitchcock'un "Trendeki Yabancılar", Minghella'nın "Yetenekli Bay Ripley", Refiğ'in "Karılar Koğuşu", zor bir roman olmasına rağmen Tarkovski'nin "Solaris", Visconti'nin "Venedik'te Ölüm", Altman'ın R.Carver öykülerinden uyarladığı "Short Cuts, Kavur'un şahane "Anayurt Oteli", "Ashby'nin "Being There" adıyla yaptığı Kosinski uyarlamaları ve aklıma gelmeyen niceleri; oturaklı ve başarılı uyarlamalar olarak nefasetlerini muhafaza ediyorlar.

Ancak hiç bulaşmamak gerektiğini düşündüğüm romanlar da var. Her şeyin de filmi yapılmaz ki arkadaşım. Mesela Jean-Jacques Annaud amcamız bence "Gülün Adı"nı hiç ellemese, romanı okuyup 'ne güzel yazmış şerefsiz Umberto' deyip bir kenara geçse daha iyi olurmuş. Yaptığı film tek başına kötü değil ama romandan sonra keçiboynuzu tadı veriyor en fazla. Ya da Peter Ustinov'un "İnce Memed" uyarlaması. Olmamış abicim, kühnüne varamamışsın hikâyenin. Yaşar Kemal'i nasıl dökeceksin peliküle, kolay iş mi? Aynı şekilde, Alan Rudolph diye bir kardeşimiz Kurt Vonnegut'un hayatta en son film yapılacak kitabı olan "Şampiyonların Kahvaltısını" aldı, ne idüğü belirsiz bir filme çevirdi. İzleyen aymazlar da "bu muymuş len Vonnegut, Bank Asya 1. Lig müsabakalarını izleriz daha iyi" diye burun kıvırdı, en çok da roman sahibine ayıp oldu. İlk ağızda bunlar geliyor aklıma... Ve bunlardaki sorun yönetmenin ya da senaryolaştıran adamın yeteneksizliğinden çok romanın sinema diline uygunsuzluğu. Sözgelimi Yakup Kadri'nin sinemaya gayet müsait "Yaban" romanını batırmayı becerebilen yönetmenler de gördük, o ayrı mesele.

(Kitaptan daha çok zevk veren, daha derli toplu duran uyarlama var mı diye de düşünüyorum, aklıma gelen bir şey yok. Ancak Yüzüklerin Efendisi serisini keşke okumasaydım dediğim oldu filmleri gördükten sonra. Tolkien kızmasın ama bugünden bakınca vakit kaybı olarak görüyorum o üçlemeyi okumayı. Filmini seyretsek yetermiş. Keza, "Roger Ackroyd Cinayeti" haricindeki Agatha Christie kitapları için de aynı şeyi söyleyebilirim. Zaten hepsini de okumadım.)

Netice nedir? Her yazının bir neticesi olmak zorunda mı kardeşim, ortaokul kompozisyon dersinde değiliz ya. Ama ustasıyımdır, isterseniz konuyu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlayarak şahane bir bağlama çeker, Kemalist Türkçe öğretmeninin aklını alarak yıldızlı pekiyiyi cebime atarım.

NOT: Bu arada 90'larda yazılmış en kıyak Türkçe romanlardan Hasan Ali Toptaş'ın "Gölgesizler" romanının da filme çekildiğini duydum. Merakla bekliyorum ama hayal kırıklığına uğrama ihtimalim çok güçlü, zira bu roman da ellenmemesi gerekenlerden biriydi sanki. Her şeyden de film olmaz ki. Yarın öbür gün birileri Tutunamayanlar'ı ya da Aylak Adam'ı film yapmaya kalkarsa kapısına dayanırım, gerekirse kahveden adam toplayıp dövmeye giderim valla. Rus atasözü:

Dostoyevski'den film olmaz, ona kasan yönetmenden dost olmaz.

2 yorum:

Otisagabey dedi ki...

Aylak Adam'ı ben filme çekmek istiyorum ama enden önce kapına ben dayanacam sanırım.

ivedisyen dedi ki...

hacım, bana bundan üç dört yıl önce, hayali aylak adam'ı film yapmak olan bi yapımcı, birlikte çalışıp çalışamayacağımızı sormuştu. Demem o ki; harbiden kafaya koyduysa yapar yakında. bence sen kahvehane ilişkilerini şimdiden kurmaya başla:)