15 Eki 2008

Kıraâthane alışkanlıkları

Kıraâthanede dönem dönem bazı şeyler moda olur, alışkanlık haline gelir; sonra hangi sebepten bilinmez birdenbire bırakılırdı. Ve bu durumu sorgulayan kimse de çıkmazdı. Bir ara mesela, herkes okeyi, 51’i bırakmış; ohel adında bir iskambil oyununa sardırmıştı, sonra ne olduysa kimse oynamaz oldu bu oyunu. Başka bir zaman, tırışkadan bir çizgi film moda oldu, karşısında at yarışı bile olsa, kıraathânenin televizyonunda o çizgi film açılır, koca koca adamlar ekranın karşısında sebilhane bardağı gibi dizelenip çizgi film seyrederdi. Bir ara pokere sardırdı herkes, parayla oynanmaya başlayınca tadı kaçar gibi oldu ve bırakıldı. At yarışının modası hiç geçmese de, saplantı haline geldiği dönemler oldu. İşte o Felek Abla’nın kentimizden ayrı olduğu dönemde, soğuk geçen bir kış mevsiminde ise bizim müdavimler ucuz Marmara’yı keşfetti. O dönem, kıraâthanenin karşısındaki mahalle bakkalımız, hatırı sayılır bir Marmara stoku yapmıştı. Piyasanın en ucuz birası olan ve litrelik pet şişede satılan Marmara’yı bizim bakkal, piyasanın da altında bir fiyata satmaya başlayınca; geceleri kıraâthanede Marmara içme salgını başladı. O zamanlar garsonluk yapan Salim, gece belli bir saatten sonra ocağı söndürüyor, elinde siyah poşetlerle bakkal ve kıraâthane arasında mekik dokuyordu. Normal koşullarda Doru Ferhat, mekânında alkol alınmasına soğuk bakardı ancak dertli bir dönemine denk gelen bu Marmara salgınından kendisi de yakayı kurtaramayınca; mekân kıraâthanelikten çıkıp, gizli bir birahane haline geldi. İşte o Marmaralı gecelerden birinde, ikinci litreliğin ardından kafası bir hayli güzelleşen Doru Ferhat, tek başına oturduğu patron masasında, “Ah be kambur felek!” diye öyle bir içlendi ki, tüm masalar birdenbire sessizleşti ve başlar ondan yana çevriliverdi. Doru Ferhat’ın akranı ve arkadaşı olan Mete Abi’nin elindeki okey taşını sertçe şaklatmasıyla bozulan ölüm sessizliğini, yine Mete Abi’nin cüretkâr sorusu takip etti: “Ulan Ferhat, sen kızının adını niye Felek koydun?” Doru Ferhat’ın bu soruyu beklemediği apaçık ortadaydı, hafiften afalladı. Bunu başkası sormuş olsa fena halde terslenirdi ama Mete Abi’yle aralarındaki eskiye dayanan samimiyet, ona bu soruyu sorma hakkını veriyordu. Doru Ferhat, yeni açtığı üçüncü Marmara’sından bir fırt çektikten sonra, “Biliyordum böyle olacağını da onun için amına koyiim,” dedi. Mete Abi, uzun süren sessizliğin ardından gelen bu yanıtı fazla umursamadan masa arkadaşlarını, “Oğlum oynasanıza lan, ne bekliyorsunuz tren gibi?” diye haşladı ve yeniden Ferhat’a döndü: “Nasıl olacağını biliyordun?” Kıraâthanede herkes biliyordu ki, bu noktada Ferhat’ın sigortası atmak üzeredir ve karşısındaki Mete Abi olmasına rağmen, “Sana ne lan?” diyerek, kestirip atacaktır. Ancak öyle olmadı. Doru Ferhat o gece, kızının adını neden Felek koyduğunu söylemedi ama kızıyla yaşadığı tüm sorunları ve çektiği ızdırabı bütün açıklığıyla döktü ortaya. Zaten kıraâthanedeki Marmara modasının birkaç gün sonra bıçak gibi kesilmesi de bu beklenmedik iç dökmenin, Ferhat’ta yarattığı pişmanlığın sonucuydu. Bu kez biliyorduk bir kıraâthane alışkanlığının neden sona erdiğini.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

hem kambur, hem ensest mi?