23 Şub 2008

Temmuz 2005, Berlin


Zihnimizde yer etmiş prototipler, başka millet ve dinlere mensup insanları oturttuğumuz kalıplar var. (Bu kalıpları yıkalım dostlar, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim diye devam etmek; ciddiyet içinde başladığım şu yazıyı bir İclal Aydın-Esra Ceyhan eksenine sürüklemek isterdim ama, henüz o yumuşaklığa, o akışkanlığa erişemedim. Gelin görün ki, sevgili kardeşim Fiking ve eski tinercilerden Frenkof gayet iyi bilirler benim ‘gönül adamı’ olmak yolundaki niyetimi. Akşama kadar pencerenin önünde oturup, gün batana dek çay, battıktan sonra rakı içeceğim ve boy boy çiçek saksılarının arasından gelene geçene selam vereceğim bu gelecek projeksiyonu gerçek olursa, mekânıma geldiğinizde, sizleri Yunus Emre’den bir dizeyle karşılayıp, Mesnevi’den birkaç beyitle uğurlayabilir; ‘Dostlar, gelin sevgi şarabını birlikte içelim, kol kola girip kanatlarında sevgi taşıyan güvercinleri seyre dalalım,’ gibisinden vıcık vıcık ifadeler kullanarak huzurunuzu kaçırabilirim.) İkinci parantez: Arkadaş, Türkçe’den parantez kaldırılsın, zaten yoğunlaşma sorunumuz var; bu parantez açma kolaycılığı iyiden iyiye çıkarıyor beni konu dışına. Bak aklıma geldi şimdi, Ceymis Coys mudur nedir, bir adam varmış hani, ‘bilinç akışı’ diye bi yaraktan (abov!) bahsetmiş zamanında; farkında olmadan ondan mı yapıyorum nedir? Korktum valla kendimden, bakın Helga da onaylamıyor bu durumu. “Nein, Herr Vet, nein,” diyor. Ben de ona, “R harfini, yumuşak g gibi telaffuz eden o dillerini yerim senin,” diyorum; anlamıyor, aval aval yüzüme bakıyor. Hans ayısı ise ossura ossura uyumakla meşgûl.

Zihnimizde yer etmiş prototipler, başka millet ve dinlere mensup insanları oturttuğumuz kalıplar var. Takkeli Yahudi var mesela, cimri, uyanık, zengin. İhramlı Arap var sonra, esmer, pis, görgüsüz; Galeci'nin deyişiyle, ‘oturduğu yere sıçan’ bir insan evladı. ‘Daş’ Rus karısı var, mavi gözlü, sarışın, uzun boylu, hafifmeşrep. Yaygaracı İtalyan var, dışadönük, geveze, güvenilmez. Bunun daha cingeni var, Kürdü var, Ermenisi var; uzar gider bu konu. Bir konuyu daha layıkıyla dağıttığımın bilincinde olarak, şimdi sizlere Almanya topraklarına adım atmadan evvel zihnimde oluşmuş olan Alman imgesinden söz etmek ve buraya geldikten sonra bunun doğrulanıp doğrulanmadığını iletmek isterim. İstiyorum. Çok istiyorum bunu, evet.

Sizlere gelir gelmez çok sevdiğim bu şehirden, Berlin’den söz etmek eğilimindeyim aslında. Buraya geldiğimde ilk gözlemlediğim şeylerden biri, Berlin’de çok fazla Alman olmasıydı. Bu duruma şaşırmadım ama, buruk bir kıvanç (atıyorum tamamen, kıvancın ne olduğunu bile bilmem ki ben, buruğunu hissedeyim) hissettim. Ben buraya gelmeden evvel fazla Alman görmüş bir insan değilim. Bakınız, yetmiş iki milletten insanın harman olduğu Amerika diyarında bile yalnızca bir tane Alman’la tanıştım 2,5 sene boyunca, onunla da toplamda 10 cümle muhabbet etmemişizdir herhalde. Bu durumda, benim Almanlar konusundaki gözlemlerin ana kaynağı, cennet vatanımızın sahillerini şenlendiren turistlerden, futbol âlemimize girip çıkmış ‘Alman köylü’lerinden ve ister istemez Almanya’yla ve Almanlar’la ilişkilendirdiğim çevremdeki Alamancılar’dan ibaret. Aynı cümlede bu kadar çok Alman kullandığımı görse hayalimdeki ustam; Miyagi Usta’nın ‘Karate Kid’e cam sildirmesi misal, içinde Alman geçmeyen ve Almanya’dan bahseden bin tane cümle yazdırırdı bana. Bak, yine yaptım!

Benim Almanya’ya gideceğim belli olduğunda, o zamanlar, sloganı, ‘Rüzgâr yoksa küreklere asılın!’ olan bir kuruluşta forsa olarak çalışmakta olan sayın Hamit Podorov ile Almanlar üzerine konuşmuş idik. Bu konuşmadan çıkan sonuç, kısaca Almanların hâlâ seksenli yıllarda yaşadıkları ve süper maganda, korkutucu ölçüde eski moda insanlar olduklarıydı. Beyaz badinin üstüne siyah kruvaze ceket giyen, diken saçlı Werner Lorant’a bakıyorduk, marsık gibi yanmış, kıpkırmızı olmuş suratında yapıştırma gibi duran ülkücü bıyıklı Alman turiste bakıyorduk, insanlık âleminin, dünya döndükçe unutmaya, yaşanmamış saymaya çalışacağı seksenli yılların kadın şarkıcılarının bile cüret edemeyeceği kabarıklıktaki permalı saçlarıyla ortalıkta gezinen Alman turiste bakıyorduk, eski Doğu Alman lider Erik Höneker’inkilere bile rahmet okutacak denli devasa gözlüklerini mavi gözlerinin üstünde gururla taşıyan Peter Amca’ya bakıyorduk, bu ülkedeki modayı kıçından başından da olsa temsil ettiğini sandığımız Almancı akrabalarımıza, tanıdıklarımıza bakıyorduk, ‘kaleci saçı’ olarak bildiğimiz aslan yelesi tandanslı saç modelini Türkiye’deki, Doğu Avrupa’daki kaleciler bile terk etmişken; daha birkaç yıl öncesine kadar Alman milli takımı kalesini bu saçlarla koruyan Oliver Kahn’a, magandalığın ebedi temsilcisi olarak onurlandırılması gerekirken, Alman milli takımı hocalığıyla onurlandırılan Rudi Föller’e bakıyorduk. Bakıyorduk da ne oluyordu, Alman dediğimiz şey hakkında bir kanaâte erişiyorduk: Alman magandadır, zevksizdir, görgüsüzdür. Çalışmadığı zamanlarda, ayı gibi bira içip, geğirir. Ayı gibi bira içip, geğirmediği zamanlardaysa; çalışır.

Bütün bu özellikleri tek kelimeyle tasvir etmek için ne yaparız biz Türkler? Aaaa, nasığl diyur siz Türkleğr? Domuz! Evet, Almanlar domuzdur.

Berlin’de sokaktan rasgele çevirdiğimiz yüz Alman’a sorduk, ‘Alman’ı tek bir sıfatla tanımlayacak olsanız, ne derdiniz?’ diye. 97 tanesi Türkçe bilmediği için yanıt veremezken, iki tanesi çevresindeki Türk arkadaşları sayesinde çat pat Türkçe öğrendiklerinden, ‘çalışkan’ ve ‘sıkıcı’ diye yanıtladılar sorumuzu. Son kalan Alman ise çok sarhoştu ve elindeki bira şişesini kafamda kırmaya çalıştı, ben de hemen kaçtım olay yerinden; yanlışa yanlışla karşılık vermemiş oldum. İşte o çat pat Türkçe konuşan iki arkadaşımız Hans ve Helga şu anda yanımdalar ve Hans çok içtiği için fosur fosur uyurken, Helga da uykulu gözlerle Sat 1’de gece haberlerini seyrediyor.

Almanlar konusundaki önyargılarımın ne ölçüde isabetli olduğu konusuna girmeden evvel, sizlere; dağ taş demeden insanların telefonlarını bağlayan, arızaları gideren, halk arasında Teleman olarak bilinen sayın uzman yardımcısı arkadaşım Fiking ile bundan 4 yıl evvel başımızdan geçmiş olan bir olayı da nakletmek isterim. Efendim bizler cennet vatanın Yeni Foça adlı şirin bir beldesinde kalabalık bir ekip olarak tatilimizi edâ ediyorduk ve bir gün Yeni Foça’nın o ufacık plajında Alman bir aile dikkatimizi celbetti. Bu ailenin erkeği tam yukarıda anlattığım prototipe uyan, sarışın, bıyıklı ve tıpkı diğer yurttaşları gibi, ‘şu güneşi bulmuşken, bokunu çıkarayım, ameleye ıstakoza rahmet okutayım’ mantığıyla olaya yaklaştığından mütevellit kıpkırmızı olmuş bir kardeşimizdi. Bu adamın bir de 4-5 yaşlarında bir çocuğu vardı ve Almanca bilmesi dışında bizim Türk çocuklardan fazlası olmayan herhangi bir veletti. Ve bu adam çocuğunu da alıp, hemen plajın birkaç metre yakınında, su seviyesinin diz boyunu aşmadığı bir bölgede onunla oynamaya başladı. Biz sayın Teleman ile oturduğumuz yerden bu herifi izlerken, ziyadesiyle gıcık olduk hal ve hareketlerine ve sanıyorum vücudundaki kılların ve yanan bölgelerin orantısızlığı da sinir tellerimizi titreten ilave etkenlerdi. Hal böyleyken, kalkıp bu Alman vatandaşını eşek sudan gelinceye kadar dövmek için karşı konulması güç bir arzu duyduk. Bunu oradaki dostlarımızla da paylaştık. Adama baktıkça daha da çok sinirlendik. Adam çocuğuna suları sıçrattıkça, birer parçamız eksiliyormuş gibi geldi. Toplum içindeki saygın konumumuz ve geçmiş yıllarda vermiş olduğumuz şiddet aleyhtarı demeçlerimiz yüzünden, kendimizi tutmak, bu sinir harbine katlanmak zorunda kaldık o gün ve Alman’ı ellemedik. Ama ben ahdetmiştim bir gün o adamı bulmaya ve hesap sormaya. Gün bugündür dedim Almanya’ya gelince, Hans’la Helga’ya danıştım hemen. Sorduk soruşturduk, Nürnberg’de öyle bir adam var dediler. Kanımız yerde kalmayacak yiğit telefoncu, sana söylüyorum. İntikamımız acı olacak, aperatif olarak sunacağım kızılcık sopasının ardından, ana yemekte sırtına sırtına çalacağım yaş meşe odunuyla doyacak o kahpe karı çocuğu ve tatlı niyetine de şapırga dikeniyle pansuman yapacağım acıyan yerlerine. Domuz Almanlar beni şiddete sevk ediyor arkadaşlar. Ben derim ki, Avrupa Birliği’ne girmeden evvel, bi temiz dövelim ibneleri, sonra neme lazım; kaynaşınca severiz falan ibneleri.

İki cümlede anlatılacak meramın, üç sayfadır yarısına gelemedim daha, ne boktan adamım ben. Helga da öyle diyor, ‘Sen çok dolaştırmak lafı, bin dereden su getirmek sen,’ diyor, klavye gürültüsünden uyuyamıyormuş.

- Devamı ikinci bölümde olsun o zaman Helgam, ne dersin?

- Zehr schön derim, fantastisch derim ben bu işe.

- E peki o zaman, Allah rahatlık versin sana.

Öperim gıdılarınızdan.

Reha Vet

Hiç yorum yok: