15 Şub 2008

Rüya

Abi, birer çay daha içer miyiz?. Dur şurdan simit de aldıralım çırağa... Diyeceğim Raif abi, bu sabah evden çıktım, buraya doğru geliyorum. Hava ayazladı son zamanlarda biliyorsun, benim beyin de soğukta daha iyi randıman veriyor abi; 750'lik su motoru gibi valla, takır takır çalışır; kara kış yüzünü göstermeyegörsün. Neyse abi, bir rüya görmüştüm yıllar evvel, tak diye o geldi aklıma bu sabah, abi ben ki, gece gördüğüm rüyayı sabah kalkınca unuturum, yaş kırkı geçtikten sonra, 15-20 yıllık rüyaları birer birer hatırlamaya başladım. Valla Amerikan filmi gibi, 32 kısım tekmili birden geri geliyorlar abi, bu sabah görmüşüm gibi sanki. Yok be abi, son on gün oruç mu tuttum ki başıma vursun. Abi, 20 küsur yaşlarımdayken bi rüya görmüştüm ben, sokak ortasında hatırlayıverince, elimde cıgara yanıp gitmiş, parmağım sızlayınca aklım başıma geldi. Abi, o zamanlar bizim burada Süleyman vardı hani, tüccar, hububat alıp satıyordu. Biz bi ara çok samimiydik onunla, şimdi anlatması uzun hikâye, Süleyman’ın İstanbul’a işi düştü. Ben de aylağım o zamanlar, geziniyorum sağda solda, Süleyman vurdu yumruğunu masaya, ‘masraflar benden, beraber gidecez’ dedi kalktı. El mecbur gittik... Amma Raif Abi, İstanbul kocaman şehir, pis şehir abi, soysuz, müptezel... Eminönü dedikleri yerde biz birbirimizi kaybettik Süleyman’la, benim de ilk gidişim abi İstanbul’a. Kalabalığın orta yerinde, dımdızlak kalıverdim abi. Önce dönsem mi memlekete dedim, sonra belki buluruz birbirimizi diye düşünüp vazgeçtim. Eh be abicim, ona sorarsın, buna minnet edersin derken; yedinci sınıf bi otel parçasına kapağı attım atmasına ama; götüm de üç buçuk atıyor. Ah şu nokyaları icat eden müyendiz çocukların gözlerinin çapağını yiyim ben, o zaman var mı ki bunlardan. Daha otel bakmaya da fırsatımız olmamış o saata gadar, kim bilir süleyman nerde. Arkadaş yalnız nasıl bir otel bulmuşum ben de, hapçısı da orda, hırsızı da orda, şaşkalozu da, pezevengi de; ıslahevinden hallice resepsiyonuna soktumun mekânı. Çantaları bıraktığım gibi dışarıya tekrar, gece yarılarına kadar Eminönü’yü didik didik edersin Sülo’yu bulacam diye abicim, ama nafile. Dangalaklık bende tabii, koca şehirde ufacık bir süleyman, nerden bulucan. Neyse abi, bi yandan göt korkusu, bir yandan iç sıkıntısı, bi yandan bilinmezlik derken; koydum yastığa başımı ama, ne mümkün uyumak. Ucu ucuna telliyorum yeniceleri ama bana mısın demiyor. Abi, nevresimle, yorganla, yastıkla cebelleşirken ben sabaha karşı canım geçivermiş beş dakka. Rüyayı da o kısa uykuda gördüm zaten. Abi anlatıyorum, durup dururken yavaş yavaş yataktan yükseliyorum abi, içimde tarifi olanaksız bir huzur var, yataktan uzaklaştıkça gevşiyor vücudum, yağlarım eriyor sanki, uhrevî değil ama, böyle nasıl söylesem.. Öyle dünyevî bir saâdete, hidayete erme hissi... Otelin çatısı yok abi, uçmuş; yavaş yavaş ama pervasızca yükselirken; duruyorum birden. Düşeceğimi sanıyorum, hafiften bir korku, iki dirhem yürek dingildemesi. Ama öyle olmuyor, bunun yerine dikleşiyor vücudum ve bu kez döne döne yükselmeye başlıyorum; tıpkı o dubaili şaşkalozların kuleleri gibi. Aşağıya bakıyorum, suyu görüyorum ve bir sürü minareyi ve minarelere baktıkça düşecekmiş hissi yeniden gelip çörekleniyor içime. Yükselişim birdenbire duruyor, asılı kalıyorum havada; tedirginlik falan hafif kalır artık, katıksız korkuyorum abicim. Tam da o anda, o camiîlerden birinin minaresi, tıpkı o gazetedeki dubai tavırs çizimleri gibi yavaş yavaş yükselmeye başlıyor burula burula. Boşluktayım, içimde bir boşluk hissi var ve bir minare yanımdan geçip, göğe doğru uzanıyor. Sarılıyorum o minareye Raif Abi ve kaymaya başlıyorum aşağıya doğru. Kurtuldum diye öyle mutluyum ki, öyle rahatlamışım ki; elimden kayıverdi abi, fark edemedim bile ve düşerken uyandım. Ama, çok fena düşüyordum abi; fena! Daha da uyumadım, daha da gitmedim abi İstanbul’a. Evet abi, huzura eriverdim be sabah sabah, şunu hatırlayınca. Abi buyur, simitler de gelmiş sıcak sıcak...

Hiç yorum yok: